|
ÜLGENER VE GERİ KALMIŞLIK SORUNSALI
Anzavur DEMİRPOLAT
On dokuzuncu yüzyıla
damgasını vurmuş ve günümüzde tartışması sürmekte
olan temel problemlerden birisi genelde üçüncü dünyanın,
özelde de İslam dünyasının batı ile karşılaştırıldığında,
başta iktisat olmak üzere hayatın diğer alanlarında
- teknoloji, bilim, sanayi v.s.- “geri kalmış”lığı
sorunsalıdır. Bu durumun İslam dünyasında temelli
bir sosyo-kültürel problem haline gelişi ile başta
Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere diğer coğrafyalardaki
Müslüman devletlerin batılı devletlere yenik düşmesi
ve bunun sonucunda da 19. yüzyıla geldiğinde İslam
coğrafyasının önemli bir kısmının batılı
devletlerin sömürgesi durumuna gelmesidir. 16. Yüzyıl,
dünya tarihi ve sonrasındaki şekillenmeler açısından
adeta dönüm noktasıdır. Zira, aynı yüzyıl içerisinde
güç dengelerinde tam bir dönüşüm söz konusudur:
16. Yüzyılın ortalarında İslam coğrafyası,
Osmanlı’nın batıdaki ilerleyişi sayesinde Viyana
önlerine kadar genişlemiş; ancak bu yüzyılın son
çeyreğinden itibaren ise tersi bir genişleme süreci
başlamış, batılı devletler başta İslam dünyası
olmak üzere dünyanın diğer coğrafyalarına üstünlük
kurmaya başlamışlardır. İlerleyen zaman içerisinde
dünyanın diğer coğrafyalarını kendisine bağımlı
hale getirecek, öncesinde dünyanın değişik bölgelerinde
yeşermiş olan büyük medeniyet havzalarını sosyo-kültürel
boyutta dönüştürecek gücü batı nereden bulmuştu?
Batıda,
16. yüzyıldan itibaren belirgin hale gelmeye başlayan
iki temel süreç ilerleyen zaman diliminde, batıyı
hegemonik bir güç haline getirmiştir. Bu süreçleri
şu şekilde özetleyebiliriz: Bu süreçlerden ilki,
Hudson’ın
belirttiği, batıda “teknik rasyonelliğin” gelişimini
sağlayan teknik ve bilimsel alanda ortaya çıkan
gelişimlerdir. Diğeri ise, dünyanın diğer coğrafyalarında
tarıma dayalı bir iktisadî düzen söz konusu iken,
batıda toprağa dayalı feodal sistemi dönüştürecek,
zaman içerisinde kilise ve aristokrasinin yanında yükselecek
burjuvazi olarak nitelendirilen yeni bir sınıfın
dogmasıdır. Batıda burjuva sınıfının yükselmeye
başlaması, Marx’ın kapitalizmin doğuşunda önemli
gördüğü iki temel faktörün -finans ve tecimen
sermayesinin- artışı ve “endüstriyel
sermayenin” gelişiminin görünür hale geldiği
endüstri kapitalizmin gelişimi ile sonuçlanmıştır.
Batıdaki tekno-bilimsel gelişmeler (özellikle de
savaş teknolojisindeki gelişme) sadece kapitalist üretimin
artışını değil, ama aynı zamanda kapitalist üretimin
gerektirdiği ham madde ihtiyacının karşılanması
ve yeni pazarlar yaratılması amacıyla batılı
devletler tarafından gerçekleştirilen batı dışı
coğrafyalardaki sömürgeleştirme sürecinin başarıya
ulaşmasını sağlamıştır. Dolayısıyla,
Wallerstein’ın
belirttiği üzere 16. yüzyılın ortalarından
itibaren batıda görülen süreç, dünyanın diğer
coğrafyalarının ham madde deposu ya da
“periphery”e dönüştüren “kapitalist dünya
sistem”inin gelişimidir. Bu gelişim Osmanlı örneğinde
de görüleceği üzere, batı dışı toplumların başta
iktisadî üretim alanları olmak üzere diğer
toplumsal alanlarda da ciddi sorunların yaşanmasını
beraberinde getirmiştir. Batılı devletlerin izlediği
sömürgeci yayılım ve merkantalist politikalar,
uzun süreçte, başta İslam dünyası olmak üzere
diğer batı dışı toplumların “modernleşme”
olarak nitelendirdiğimiz dönüşümleri ve
beraberinde “geri kalmışlık” sorunsalının özellikle
siyasî elitler ve yerel aydınlar düzeyinde tartışılmasının
temel sâiklerinden birisi olmuştur.
Sömürü
hareketlerinin başladığı 18. yüzyıl, başta
Osmanlı olmak üzere diğer İslam devletlerinin
askerî güçlerinin batı orduları ve askerî
teknolojileri karşısında hezimete uğradıkları dönemdir.
Alınan yenilgiler ve kaybedilen topraklar, yönetici
elit kesimi yeni çözüm arayışlarına yöneltmekle
kalmamış, ama aynı zamanda “diğeri”, yani batı
hakkındaki ve dolayısıyla kendileri hakkındaki
tasavvurlarının dönüşmesini de beraberinde
getirmiştir. İlk çözüm arayışları, Osmanlı ve
Mısır örneğinde görüleceği üzere askerî
kurumlarda ciddi teknik ve yapısal dönüşümler başlatmak
amacıyla yeni askerî örgütlenmelerin ve eğitim
kurumlarının inşa edilmesi, dışarıdan bu
kurumlarda askeri eğitecek batılı uzmanların
getirilerek ihdas edilmesi ve yine aynı amaçla batıya
teknik alanda yetişecek gençlerin gönderilmesi ile
sonuçlanmıştır. Ancak, yenileşme hareketleri
sadece askerî alanla sınırlı kalmadı; zira bu
alandaki gelişimler diğer eğitim kurumlarının da
modernleşmesini zorunlu kıldı. Ayrıca, batılı
devletlerle olan ticarî ilişkiler ve batılı
devletlerin Osmanlı üzerine uyguladıkları yaptırım
ve istekler, devlet bürokrasisini diğer alanlarda da
benzer modernleşmeci girişimlere yöneltmiştir. Bu
dönemde yetişen aydın kesim -kendi içindeki farklılaşmalara
rağmen- ve geleneksel eğitim kurumlarında ve çevrelerde
yetişmiş “ilmiyye” sınıfı mensubu ulemadan
bazı şahsiyetler devlet yöneticilerinin modernleşme
girişimlerine destek vermenin yanında, başta İslam
dünyası olmak üzere kendi toplumlarının batı karşısında
içine düştükleri güçsüzlükten kurtulmaya yönelik
farklı projeleri gündeme getirmişlerdir. Ancak,
dile getirilen görüşler ve ileri sürülen çözüm
önerileri kendi içerisinde başta “diğeri”
olmak üzere kendi hakkında yeni bir “benlik
tasavvuru”nun üretilmesini, batı karşısında güçsüz
düşmenin, “geri kalmışlığın” farklı dışsal
ve içsel-tarihsel nedenlerinin formülleştirmesini
de beraberinde getirmiştir.
18. Yüzyılın ortalarından itibaren batılı entelektüeller
ve oryantalistler, özellikle Weber gibi batıda yükselen
“rasyonel kapitalist kültürün” özgün koşullarını
ya da sebeplerini ortaya koymaya çalışan sosyal
bilimcilerin önemli bir kısmı genelde üçüncü dünya
olarak nitelendirilen coğrafyanın, özelde de İslam
toplumlarının başta iktisadî alan olmak üzere diğer
alanlardaki “geri kalmışlığı”nı açıklamaya
çalıştığını görmekteyiz. Sadece İslam coğrafyasındaki
aydın gruplarını değil, ilk dönem batılı
oryantalistler olmak üzere batıda günümüze değin
akademik ve bilimsel yazında da tartışılan bu
iktisadî “geri kalmışlık” sorunsalına verilen
cevapları yada yaklaşımları “içselci” (internalist)
ve dışsalcı (externalist) olmak üzere iki temel
grupta toplayabilmek mümkündür.
Birinci
yaklaşım, batı dışı toplumlarda rasyonel bir
kapitalizmin gelişmeyiş nedenini izah ederken, bu
toplumların değer sistemleri ve içsel yapıları üzerine
yoğunlaşmakta, ancak, hiçbir şekilde bu toplumların
“uluslararası iş bölümünde” sahip oldukları
konumu değerlendirme kapsamı içine sokmamaktadır.
Dolayısıyla, başta Weber olmak üzere bir çok batılı
sosyal bilimci, Berger’in
belirttiği üzere, inanç sistemlerini ve “yerel
faktörleri” batı dışı toplumlarda rasyonel bir
kapitalizmin gelişmeyişinin temel nedeni olarak görmektedir.
Ayrıca, Parsons’un yaklaşımında da görüleceği
üzere, içselci yaklaşımı benimseyenler kültürel
faktörleri, özellikle de dini “sosyal sistemin en
temel unsuru” olarak değerlendirmişlerdir.
Başta Weber olmak üzere Lerner ve Herslag gibi
sosyal bilimciler
İslam toplumlarının iktisadî geri kalmışlığı
ya da bu toplumlarda batı tarzı bir kapitalizmin doğmayışının
nedenlerini ortaya koyarken sergiledikleri yaklaşım
tamamıyla içselci yaklaşımı temsil etmektedir. Örneğin
Lerner’e göre İslam toplumlarının modernleşememelerinin
temel sebebi, bu toplumlarda fertlerin geleneksel değerlere
ve normlara sıkı sıkıya bağlılık göstermeleridir;
çünkü, bu durum, İslam dünyasında, toplumların
modernleşmesinde önemli bir faktör olan kendisini
değişen koşullara adapte edebilen ve “empati”
yeteneğine sahip yeni bir birey tipinin gelişimini
engellemiştir. Herslag’a göre ise, İslam dünyasındaki
iktisadî durgunluk ve geri kalmışlık sermaye
birikiminin oluşmayışı ile izah edilemez; zira,
ona göre, bu toplumlarda eksikliği duyulan en önemli
şey kapitalizmin gelişmesi için gerekli olan risk
üstlenebilen bir iş adamı tipini üretecek, uygun
bir değersel, kültürel alt yapının var olmayışıdır.
Ancak,
İslam toplumlarının geri kalmışlığı sorunuyla
ilgilenen ve bu yaklaşımı benimseyenleri de kendi içerisinde
iki temel gruba ayırmak gerekmektedir: Bu yaklaşımı
benimseyenlerden bir kısmı sorunun kökeninin bizzat
İslam dininin vazettiği temel değerlerden
kaynaklandığı fikrini ileri sürerken, diğerleri,
bu yaklaşıma karşı çıkarak, İslam dünyasının
iktisadî geri kalmışlığının Kur’an’ın
vazettiği değerler ile Peygamber ve sahabelerin
ortaya koyduğu uygulamalardan kaynaklanmadığını,
sorunun İslam toplumlarının tarihsel ve kültürel
gelişiminde aranması gerektiği görüşünü ileri
sürmüşlerdir. Ernest Renan ve Cromer gibi ilk dönem
oryantalistleri ve özellikle İslam dünyasındaki
“batıcı” aydınları bu gurubun içerisine dahil
etmek mümkündür; zira bu düşünürler İslam dünyasının
batı ile karşılaştırıldığında bilim, felsefe,
ve teknik alanda geri kalmışlığını en başta o
dinin vazettiği temel değerlerden kaynaklandığını
belirtmişlerdir. Örnek vermek gerekirse, Renan’a göre,
tarih boyunca, tüm dinsel öğretiler, özellikle de
İslam dini, “özgür araştırmaya” karşı ve
engelleyici olmuştur. Sadece İslam dininin kendisi
değil, ama aynı zamanda onun yayıcısı olan
Araplar başından beri bilime ve felsefeye karşı düşmanca
bir tavır sergilemişlerdir. Şayet, İslam dünyasında,
bilim ve felsefe alanında bir gelişme olmuşsa bu
yalnızca eski Yunan ve Pers kültürünün tesiri
sonucu mümkün olabilmiştir.
Diğer
taraftan, genel anlamda ikinci yaklaşımı
benimseyenler daha geniş bir yelpazeyi oluşturmaktadır.
Bu yaklaşımın batıdaki en önemli temsilcilerinden
biri Weber olmasına rağmen, İslam dünyasında 19
y.y. başından itibaren başta modernist ve İslamcı
aydınlar olmak üzere, sorunun üstesinden gelmeye çalışan
devlet bürokrasisi ve akademik düzeyde sorunu tartışmaya
çalışan sosyal bilimcilerin yaklaşımları büyük
ölçüde birbiriyle ve Weber’in yaklaşımı ile örtüşmektedir.
Turner’ın da belirttiği üzere İslam dünyasında
19. yüzyılda filizlenen İslamcı entelektüel akımların
-özellikle ilk dönem İslamcı modernistlerin ve
selefî hareketlerin- İslam dünyasının iktisadî
anlamda geri kalmışlığın nedenlerine ilişkin
çözümlemeleri bir iki temel nokta (İslam dininin
Medine dönemindeki şekillenişi ve dinin yayılış
döneminde dinin temel toplumsal taşıyıcıları
hakkında söyledikleri) dışında büyük ölçüde
Webercidir. Zira, İslam coğrafyasında yetişen aydın
kesimleri -özellikle modernist ve selefî akımlar-
ve akademisyenler tasavvufun geleneksel İslam dünyasında
başta esnaf olmak üzere tüm toplum kesimlerinde
etkin olmasını, İslam dünyasının batı ile karşılaştırıldığında
sosyo-ekonomik alanlarda “geri kalmışlığı”nın
birincil sebeplerinden biri olarak görmüşlerdir.
Batıda
rasyonel bir kapitalizmin doğuş ve gelişim unsurlarını
açıklamaya çalışan Weber,
bir dinin vazettiği değerler kadar o dinin tarih içerisinde
temel taşıyıcısı olmuş olan toplumsal grupların,
o dinin “iktisat ahlâkının” şekillenmesinde önemli
olduğunun belirtir. Bu noktadan yola çıkan Weber
“Dünya Dinlerinin İktisat Ahlâkı” isimli çalışmasında
beş büyük dinin -Yahudilik, Hıristiyanlık, İslam,
Budizm, Konfuçyanizm- tarih içerisinde temel
toplumsal taşıyıcısı olmuş toplum kesimlerini ve
toplumsal tabakalara ve bu tabakaların dinsellik ve
rasyonellik biçimlerini ortaya koymaya çalışarak,
niçin batı dışı toplumlarda batı tarzı bir
rasyonel kapitalizmin gelişmediğini izah etmek
ister. Weber’e göre, bir dinin vazettiği değerlerin
monoteistik, etik ve rasyonel bir karakter taşıyıp
taşımaması kadar, o dinin tarih içerisinde oluşmuş
toplumsal taşıyıcılarının da, o dinin iktisat
ahlâkının tarih içerisindeki şekillenişinde
etkin olduğunun söyler. Weber,
diğer dinler ile karşılaştırıldığında Hıristiyanlığın
ta başından itibaren gezginci tüccarların dindarlık
biçimi olduğunu ve tarih içerisinde esnaf ve küçük
burjuvazi gibi ileride burjuva sınıfının temelini
oluşturan şehirli “civic” gruplar arasında yer
ettiğini söyler. Weber’in çözümlemelerinde, köylüler
ve aristokrat sınıflarla karşılaştırıldığında
bu şehirli “civic” gruplar rasyonel bir dindarlık
ve “iktisat ahlâkının” gelişiminde en uygun
toplumsal kesimdir. Zira, onlar sahip oldukları
rasyonellikten dolayı toplumsal gruplar arasında
rasyonel ve etik bir dindarlık biçimine en yatkın
olan kesimdir. Bu açıdan bakıldığında batıda
dinin toplumsal taşıyıcıları olarak
nitelendirilen şehirli toplumsal gruplar en az Hıristiyanlığın
doğuşu itibariyle monoteistik ve rasyonel bir öze
sahip olması kadar önemlidir.
|