|
ORYANTALİZMİN GÖLGESİNDE DİVAN ŞİİRİ
Kemal KAHRAMAN
Oryantalizm, en genel tanımıyla,”Batı”nın
“Doğu” hakkında bilgisidir. Edward Said,
Oryantalizm alanında öncü kabul edilen ve paradigma
oluşturan kitabında, bu bilgiyi üç boyutta ele alır:
Birincisi, en kolay tanımıyla, Oryantalizm, akademik bir
disiplindir. Bu açıdan bakılınca, Doğu üzerine
yazı yazan ve ders veren herkes Oryantalisttir ve
yaptığı iş de Oryantalizmdir. İkincisi,
muhayyileye dayanan Oryantalizmdir. Bu, aralarında
Aiskhylos, Victor Hugo, Dante ve Karl Marks’ın da
bulunduğu geniş bir felsefeciler, şairler, romancılar,
iktisatçılar topluluğunun, Doğu insanının örflerine,
yazgılarına, düşünce dünyalarına, romanlarına,
destanlarına ilişkin yazılarında ortaya çıkan Doğu-Batı
ayrımına dayanan Oryantalizmdir. Üçüncüsü ise,
diğer ikisine göre biraz daha tarihi ve somut,
fonksiyonu “ açıktan
açığa farklı bir dünyayı algılamak, bazı
durumlarda kontrol etmek, yönlendirmek hatta eritmek
olan bir disiplindir.
Edward Said, bunun başlangıcını onsekizci yüzyılın
sonu olarak belirler.
Oryantalizm, üçüncü boyutu ile, saf bir bilgi olma
konumundan çıkarak, Aydınlanma sonrası Avrupa kültürünün,
Doğu’yu siyasi, sosyolojik, askeri, ideolojik, ilmî
olarak çekip çevirebilmesini hatta üretebilmesini
sağlayan o müthiş sistemli disiplin haline gelmiştir.
Böylece, Batı’yı”
başkalarını” bilme ve yönetme nesnesi haline
getiren Oryantalizmin asıl önemli işlevi, siyasi,
ekonomik ve kültürel birlik olarak Batı’yı ve
batılı özneyi hakim bir evrensel norm ve merkez
olarak kurma olmuştur.”
Çünkü, “ Avrupanın
kendisini bir kültürel kimlik olarak konumlandırabilmesi
için ötekine ihtiyacı vardır. Bu öteki de Doğu
olarak işaretlenir. Batı’dan farklı ama ondan aşağı,
barbar ilkel bir Doğu imgesidir. Oryantalizm bu işaretlenmenin
adıdır.”
Bryan Turner ise, “Oryantalizm ve İslamda Sivil
Toplum” adlı makalesinde Oryantalizmin görevini”
Doğunun sonsuz
karmaşasını, anlaşılabilir tipler, karakterler ve
kurumlara indirgemek”
olarak belirtir. Kısaca Oryantalizm, hegemonik bir işlemdir;
Batı’nın kendisini merkeze alıp “öteki” (Doğu)
ni zaman içinde geriye itmesidir.
Oryantalizmin
Görünmez Kıldığı Şiir: Osmanlı Divan Şiiri
Oryantalizmin “yönlendirme”, “indirgeme”, “ötekileştirme”
ve en önemlisi “eritme, görünmez kılma” işlevlerinden
en olumsuz etkilenen hiç şüphesiz Divan Şiiri olmuştur.
Oryantalizmin bütün tarihi boyunca, Divan Şiiri, gözardı
edilmiştir. Batı’da Osmanlı edebiyatına yönelik
çalışmalar, bir elin parmağını geçmiyor.
Bilindiği gibi, bir kaç dikkate değmeyen çalışma
dışında, Batı’da Divan Şiiri’ne yönelik ilk
önemli çalışma, Baron Von Hammer-Purgstal’ın
1836 ile 1838 tarihleri arasında Peşte’de yayımlanmasına
başlanan dört ciltlik “ Geschiste der Osmanichen
Dischtkunst” adlı eseridir. Eserde, 2200 kadar
Osmanlı şairinin biyografik bilgileri bulunmaktadır.
İkincisi, M. Dora D’istria’nın 1877 yılında
yayımlanan ve Havass Yayınlarınca 1982’de “
Osmanlılarda Şiir” adıyla Türkçeye çevirilen
La Poese des Ottomans’tır. Üçüncüsü ise, W. J.
Wilkinson Gibb’in ilk cildi 1900 yılında
Londra’da son cildi de aynı şehirde 1907’de yayımlanan
altı ciltlik meşhur “Osmanlı Şiir Tarihi” adlı
eseridir.
Antropoloji ve diğer Sosyal Bilimlerin de yardımıyla
bilgiye dayalı olarak Doğu’yu dönüştürmek ve
konrol etmek isteyen Batı’nın Osmanlı şiiri karşısındaki
bu sessizliğinin sebebi ne olabilir?
Batı’nın bu kayıtsızlığına dikkati çeken, önemli
bir araştırmacı Türkiye’de özellikle, Din ve
Tasavuf konularındaki araştırmaları ile tanınan
Annemarie Schimmel’dir. Kendisine, bir Alman yayınevi
tarafından, Yakın Doğu lirik şiirine dair bir
antoloji hazırlanması teklif edildiğinde, Eski Mısır,
Babil, İsrail, Arap ve İran edebiyatlarından az çok
iyi tercüme edilmiş değerli çalışmaları koyalıkla
bulabildiğini belirten yazar, Klasik Türk edebiyatına
gelince tam bir hayal kırıklığına uğrar:” Hâfız ve Hayyam geniş bir muhitte tanınır, fakat Bâkî ve Fuzûlî’nin
kim olduğunu sorsanız bilemezler. Dünya edebiyatı
tarihine ait kitapların çoğunda ve Şarkiyatçılar
(Oryantalistler) tarafından hazırlanan etüdlerde
bile, Türk divan edebiyatı’nın İran edebiyatı’nın
zayıf bir taklidi, solgun bir gölgesi olduğunu
okuyabilirsiniz. Türk Edebiyatı’nın Almanya’da
çok az okunur olması bir taraftan şaşılacak bir
haldir. XV. Asırdan itibaren Alman edebiyatında Türkler
oldukça büyük bir rol oynamışlardır. Alman halk
şiiri o zaman Batı’da ilerleyen Türklerden sık sık
bahseder (tabii pek menfi mânâda).XVIII. asırda
bilhassa velüt müellif Lohenstein’ın mutantan ve
hayalle dolu piyeslerinin konuları, Osmanlı
sultanlarının saraylarında vaki olan maceralardı.
1650 senesinden itibaren İran edebiyatından daha
canlı daha kuvvetli olan Türk edebiyatıyla
Almanya’da kimse meşgul olmamıştır.Meşhur Şarkiyatçı
Joseph Von Hammer, Hafız tercümesi ile Goethe’ye
ilham verirken, bir kaç sene sonra kaleme aldığı Bâkî
divanının tercümesi Garp edebiyatında hiç bir
tesir bırakmamıştır. XIX. Asrın ilk yarısında
Almanya’nın en mahir Şarkiyatçısı Friedrih Rückert,
Türk Divan edebiyatından hiç bir şiir tercüme
etmemiştir. Arap, İran, Çin ve Hind’den maharetli
tercümeleri vardır. Bu âlim ve şair Türk edebiyatıyla
meşgul olsaydı şüphesiz bu edebiyat aleyhine hakim
olan peşin hükümleri bertaraf edebilirdi. Bu durum
Gibb’e kadar böyle devam etmiştir.
Osmanlı şiirinin Batı’daki en tanımış uzmanı olan
Washington (Seattle) Üniversitesi Yakın Doğu
Dilleri ve Kültürü Bölümü (emekli) Profesörü
Walter G. Andrews, Batı’nın Divan şiirini yok
sayması konusunda en tutarlı görüşün sahibidir.
Osmanlı şiirine dair çalışmalarda tesbit ettiği
perspektif hatalarını düzeltmek için kaleme aldığını
söylediği eserinin önsözünde şunları söyler:
““ Osmanlı
şiirinin gözardı edilmemiş bir edebi fenomen olduğunu
ciddi olarak iddia eden hiç kimseye rastlamadım.
Osmanlı şiiri, Türkiye dışında dünya edebiyatını,
kültürünü ya da medeniyetini temsil eden herhangi
bir derlemede çok az yer almıştır. Aldığı yer o
kadar az ki neredeyse görünmez demek mümkündür.”Andrews
bu tavrı garib olarak değerlendirir. O’na göre,
“Dünya Edebiyatı” kavramı çerçevesinde şimdiye
kadar Osmanlı edebiyatının yerinin çoktan
konumlandırılmış olması gerekirdi. Çünkü, “ Osmanlı
imparatorluğu, yaklaşık olarak Kolomb döneminden
1. Dünya savaşının sonuna kadar tek başına ve
tartışmasız bir şekilde, büyük müslüman ötekini
temsil etmiştir. Kuzey Afrika’dan, Orta Doğu ve Doğu
Avrupa’ya ve Orta Asya’ya kadar, çok sayıda
insan üzerinde derin kültürel etkileri olmuştur.
Gene de Osmanlı toplumunun her düzeyinde şiirin güçlü
bir etkinlik olmasına karşın, bu büyük siyasi,
iktisadi toplumsal ve kültürel varlığın dikkate
değer bir edebiyat kültürünün olmadığı hiç
tartışmaksızın ve neredeyse evrensel bir kabul görmüştür.
Eğer bu doğru olsaydı, tüm dünyada eşsiz bir örnek
oluşturur ve yalnızca bu bile üzerinde önemle
durulmayı gerektirecek bir konu olurdu.
Schimmel, yukarıda ele alınan yazısında, Divan Şiiri’nin
Batı’da yankı bulamamasının sebeplerinden birisi
olarak,Türk dilinin yapısının Batı dillerinden
tamamen farklı olmasını gösterir. Bu yapı farklılığı,
Divan edebiyatının, bir Avrupa diline nazmen çevrilmesinde
önemli engel teşkil etmiştir. Oysa Farsça bir şiiri
bütün özelliklerini koruyarak bir Avrupa diline
aktarmak nisbeten kolaydır. Çünkü, Farsça ile
Avrupa aynı dil ailesinin üyesidirler.
Schimmel söz konusu yazısında, Oryantalistler tarafından
hazırlanan eserlerde, Türk Divan edebiyatının İran
edebiyatının zayıf bir taklidi, solgun bir gölgesi
olduğunu okuyabilirsiniz der ve bu durumun Gibb ile
bittiğini düşünür. Ancak bugün biliyoruz ki,
Gibb’de sonra da durum değişmemiştir. Çünkü
aynı yargılar, Gibb ile devam etmiştir. Oysa, Gibb
eserini yazarken oldukça iyi niyetlidir:”
Bu eseri yazmaktaki asıl maksadım Oryantalistler için
Osmanlı şiirinin kısa bir taslağını sağlamak değil;
okullarımızda şimdiye kadar hiç bir yazar tarafından
kendi dilimizde yazılmayan bir edebiyat tarihine İngiliz
okuyucularının da ulaşmasını temin etmektir. Arap
ve İran edebiyatları tarihi bir mikdar da olsa
bilinmektedir. Fakat, Türk edebiyatı hususunda Türklerin
edebiyatı yoktur (vurgu Gibb’e ait) gibi mantıksız
bir sonuca götürecek olan anlamsız bir cehalet hüküm
sürmektedir. Bu cehaleti ortadan kaldırmak için bir
şeyler yapmak ümid ve gayretinde olduğumdan vasat
İngiliz okuyucularına ulaşmaya çalıştım.
Buna rağmen, Gibb de Divan şiirini unutulmaktan
kurtaramamıştır. O halde, Türkçeye bile yazıldıktan
yüzyıl sonra çevrilmiş bu geniş muhtevalı ve
oldukça meşhur eser, niçin Batı’da Osmanlı şiirini
duyurmaya yetmemiş hatta tam tersi bir sonuç doğurmuştur?
Andrews’e göre, Gibb, tanınmış bir otorite
olarak, kendisinden önceki Oryantalistlerin düşüncelerini
devam ettirmiş hatta onların görüşlerini
rasyonelize etmiş ve Osmanlı şiirini görünmez kılmakta
esas rolü oynamıştır. Çünkü, Gibb de “
Osmanlı şiirini ve genelde Osmanlı kültürünü,
Oryantalist bakış açısının egemen olduğu bir söylem
içerisinden okumuştur.
Divan Şiiri’nin
Batı’da unutulmaya terkedilmesinin zihni arka planını
incelediğinde Andrews’in karşısına yukardaki
ifadelerden de anlaşılacağı üzere Oryantalizm çıkar:
“ Osmanlıların
bizim geçmişimiz üzerinde apaçık ve derin, bugünümüz
üzerindeyse kalıntısal etkilerine karşın, onları
yüzyıllık eski düşmanlıkların çarpıtıcı
aynasında gördüğümüz kadarıyla ve elbette eksik
tanıyoruz. Bir düşman olarak Osmanlıyı daima
zorba bir savaşçı saymanın ve asla duyarlı bir şair
olamayacağını düşünmenin belirli bir yararı
olmuştur. Dahası evrensel edebi tarih, evrensel
edebi değerler, saf ulusal diller ve kültürlere ilişkin
kuramsal ve pratik nosyonlarımız, Osmanlıların,
Avrupa ne ise onun tam tersi olduğunun düşünüldüğü
bir dönemde ortaya çıkıp gelişmişlerdir”.
|