|
GÜNÜMÜZ HOLLANDASI’NDA İSLAM ARAŞTIRMALARI
Hülya KÜÇÜK
Hollanda, Kuzey
Denizi kıyılarında, büyük bir kısmı denizden
kazanılmış ve bu sebeple toprakları denizden aşağıda
bir Avrupa ülkesidir. Zaten asıl adı olan “Nederland”
(İngilizce: the Netherlands) da “aşağı
kara parçası” anlamına gelmektedir. 41.526 km2
yüz ölçüme ve 15 milyon civarında nüfusa
sahiptir.
Günümüzde insan hakları ve hürriyeti açısından
en önde gelen Avrupa ülkesi olan Hollanda, İslam
araştırmaları açısından da önde olmayı başarmıştır.
Bunun temelinde köklü geleneğe sahip olmanın verdiği
bir avantajın yattığı muhakkaktır. Bu açıdan, günümüzdeki
duruma geçmeden önce ülkenin İslam araştırmaları
tarihine kısa bir bakış yerinde olacaktır.
İslam
dünyasında olduğu gibi Batı’da da İslam araştırmaları
ile Arapça ayrılmaz bir ikili oluşturmuşlardır.
Hollanda’da bu açıdan en eski tarihe sahip olan üniversite,
Leiden Üniversitesi’dir. Leiden Üniversitesi’nde
Arapça eğitiminin tarihi, Hollanda’nın 1574’te
İspanyol egemenliğinden kurtulmasından hemen sonra
(1575’te), bir nevi bağımsızlık sembolü olarak
kurulan üniversitenin
kendisi kadar eskidir, denebilir. Daha 1599’da ilk
Arapça kürsüsü kurulmuş ve 1613’te ilk profesörü
olarak Thomas Erpenius (1584-1624)
atanmıştır. Bu zat, Arapça grameri ve diğer ilmî
konulardaki çalışmaları ile iki asra yakın bir
zaman Hollanda’nın Avrupa’da Doğu araştırmaları
sahasında önder olmasını sağlamıştır.
XVII.
Asırdaki Hollandalı oryantalistler arasında, üniversite
kütüphanesini Doğu el yazmaları bakımından dünyanın
en zengin kütüphanelerinden birisi haline getiren
Jacobus Golius (1596-1667) ve Levinus Warner
(1619-1665) zikre şayandır.
XVIII. Asrın başında yeni bir gelişme olarak,
Utrecht Üniversitesi teolog ve oryantalistlerinden
Adrianus Relandus (Adriaan Reland, v.1718), İslam araştırmalarında
“tarafsızlık” ilkesini geliştirdi.
Relandus’un Latince olarak yazdığı De
Religione Mohammedica (Utrecht, 1705, 1717) adlı
eseri, Hz. Muhammed hakkında o dönemde var olan
efsane ve hurafeleri eleştirmesi ve İslam’a ön
yargısız yaklaşımı açısından çığır açıcı
bir nitelikte idi.
Birinci cildinde Arapça ve Latince kaynaklara
dayanarak İslam inancını ele aldığı bu eserin
ikinci cildinde Relandus, o dönemde Batı’da hakim
olan İslam telakkîsini eleştirdi. Katolik kilisesi
bu kitabı ‘okunması ve bulundurulması yasak
kitaplar’ listesine aldı. Buna rağmen kitap İngilizce,
Fransızca, Almanca, Hollandaca (Flemenkçe) ve İspanyolca’ya
çevrildi.
Relandus, Orta Çağ’da İslam’a karşı var olan
eski polemiklerin bir tarafa itilmesi gerektiğini
savunuyordu. Zira Haçlı Seferleri’nden beri varlığını
sürdüren bu polemikler, İslam hakkında düşmanca
bir anlayışı yansıtıyor ve İslam hakkında hiçbir
güvenilir bilgi sunmuyordu. İslam’la ilgili güvenilir
bilgi toplamak, Relandus’a göre, Müslümanların
kendi dinleri hakkında verdikleri bilgilere dayanıldığı
takdirde mümkün olabilirdi. Relandus’un, İslam
fenomeninin içindeki kişiler, yani Müslümanlar
tarafından yazılmış İslamî kaynaklara dayanan
bir İslam etüdünü öneren yaklaşımı, daha
sonraki dönemlerde de kabul görmüş ve günümüze
kadar gelmiştir. Burada akılda tutulması gereken
bir nokta, bu yaklaşımın, ‘Müslüman yazarların
görüşlerini hiçbir kritiğe tabi tutmadan almak
anlamına gelmediği’ idi.
XIX.
Asırda, öncelikle Almanya’daki İslam araştırmalarının,
Hıristiyanlığın (İncil’in, İsa’nın (a.s.)
hayatının, Hıristiyanlık tarihinin ve Hıristiyan
dogmasının) ‘tarihsel-kritiksel olarak incelenmesi
gerektiğini’ vurgulayan akımın derin etkisi altına
girdiği muhakkaktır: Dinî doktrine göre, mesela İncil,
Tanrı’nın sözü ise de bu akım bunları ortaya
çıktıkları devrin şartlarına göre anlaşılması
gereken ve sanki ‘insan-yazarlar’ tarafından yazılmış
metinlermiş gibi inceliyor, Hıristiyanlığı diğer
dinler gibi bir din olarak ele alıyor ve onlarla karşılaştırıyordu.
XIX. Asır ilim adamları, aynı metodu İslam’a da
uyguladılar. Mesela Ignaz Goldziher’in (1850-1921)
İslam’la ilgili çalışmaları bu metodu kullanmış
çalışmalardandı.
Hollanda’da bu metod, 1870’lerde Leiden Üniversitesi’nde
Arapça okuyan Christian Snouck Hurgronje
(1857-1936)’yi çok etkiledi. Hurgronje, 1880’de, Het
Mekkaansche Feest (Mekke Festivali) diye
isimlendirdiği Hac hakkındaki doktora tezini
savundu. 1885’te bir Müslüman adı (Abdülğaffâr)
kullanarak -ki Müslüman olduğuna, Müslüman ilim
adamları dahil, zamanının ilim adamlarını inandırmıştı-
Mekke’ye gitti, altı ay kaldı ve burada II. Abdülhamid’in
Pan-İslamizm politikalarının ‘Hollanda
Hindistan’ı
hacılarını nasıl etkilediği hakkında Hollanda hükümetine
raporlar sundu. Mekka
adlı tarihsel/kültürel antropolojik eseri, buradaki
araştırmalarının sonuçlarını taşır. 1907’de
Leiden Üniversitesi Arapça kürsüsüne profesör
olarak atanan Hurgronje, Ignaz Goldziher ve Theodor Nöldeke
gibi Almanca konuşan oryantalistlerle devamlı
irtibat halinde bulundu. Bu üçlünün Hollanda’da,
özellikle Leiden’de hâlâ belirgin bir tesiri vardır.
Bu arada hemen hatırlatalım ki Hollanda şarkiyat
araştırmalarında çok önemli bir unsur, Müslüman
Endonezya’nın Hollanda’nın kolonisi olması
dolayısı ile,
bu araştırmaların politik ve pratik değeri olması
idi.
|