|
BERAHİME: LİTERAL YAPI VE TARİHSEL GERÇEKLİK
Norman CALDER - Çeviren: Süleyman AKKUŞ
John
Wansbrough’un tarihçilere yönelttiği eleştiriler
en esprili ifadelerini, “Res ipsala loquitur
[Kendi kendine konuşan şey]” adlı makalesinde
bulur. Bu makalede problemin özü, öyle görünüyor
ki, Wansbrough’un tarihçileri, romanlar yazan ve
gerçekleri sunduklarını zanneden insanlar olarak
tasavvur ediyor olmasıdır. Dil oyunları, öyküsel
yapılar ve özgün benzetmelere angaje olduğu suçlamasıyla,
zeki bir tarihçi geçmişle övünmek ve kendi işine
bakabilir
(haddini bilir). Wansbrough her şeye rağmen
bir tarihçidir de: Çünkü çalışması üzerinde
yapılacak tipolojik bir değerlendirme, henüz onun
roman ya da teoloji türüne kaydığını gösterecek
durumda değildir. Hatta onun edebî eleştiri sahasındaki
yoğun çalışmaları, bir toplumun tarihini
anlatmaya çalışan bir çabanın parçalarıdır.
Wansbrough’un itirazları gerçeğin imtiyazlı
buyurgan konumuna, bazı anlatısal yapıların baskıcılığına,
yorumsal zenginliklerden uzak durmaya ve metodolojik
ve literal özgüven eksikliğine yöneliktir. Doğrusu
önemli eleştiriler, ne var ki bu eleştiriler, yalnızca
ciddi bir endişeyi değil, aynı zamanda bu tarihçilerin,
romancıların -onlara rağmen- başarılarından hoşlanmayı
da ima eden bir bağlamda sunulmuşlardır.
Tarihçilerin,
kendilerinin romancılarla aynı kategoride görülmelerinden
duydukları rahatsızlığa benzer şekilde çağdaş
Müslümanlar da, tarih olduğunu düşündükleri şeylerin
gerçekten (çoğunlukla hikâye vs tarzında sunulmuş)
teoloji olarak anlatılmasından rahatsızlık
duyarlar. Hem Müslümanlar hem de oryantalistler, üzülerek
söylemeliyiz ki bu bir danışıklı dövüş de değildir[1]
kendilerini aynı metodolojik çıkmaz içerisinde
bulurlar. Bu çıkmazın neticesi de gerçeklere
duyulan bir açlıktır. Gerçek bir referans için
duyulan bu özlemin, insan psikolojisinin genel bir
neticesi mi yoksa benzer bir grup şartın gelip geçici
bir sonucu mu olduğu, geç dönem yirminci yüz yıl
düşüncesinin metodolojilerinden kaynaklanan baskılar
altındadır. Kimi zaman oryantalistler olarak da
adlandırılan bir grup akademik tarihçiye göre bu
mesaj zorlayıcıdır (ya da zorlayıcı olmalıdır).
Tarihsel söylemin onarılamaz/onmaz kadük yapısı
ve ‘çözümlenebilir bir netice’nin[2]
sinsi ayartmaları, dahilî ve haricî diğer bir çok
faktörle birlikte (meslekî yapıyı kontrol eden
politik baskılar gibi), süreci (yorumu) –ki bu,
kesin olarak, tarihsel çabanın gerçek değeri olan
sonraki bir çalışmadır- heba ederek öykü (tarih)
üzerinde bir odağa
kilitlenir.
Âlimlerin
gerçek bir referansa dair araştırmaları ve bunun
sonucunda yorumsal zenginlikten kaçınmalarının önemsiz
fakat yeterince hoş bir örneği, Berahime hakkında
sürekli ümit vermeye kendini angaje etmiş Batı
biliminin sunduğu tarihte ya da romanda cevabını
bulabilir. 1934’te Paul Krauss’la birlikte uzun
bir düşünce süreci içerisinde heresiografik
fragmanlar ve teolojik metinlerde dağınık bir şekilde
keşfedilen bu kelimenin, Hindu-Müslüman tartışmalarını
ve bu tartışmaların İslam üzerindeki süregelen
etkilerini ‘otantik’ olarak yansıttığı tam
olarak kabul edilmekteydi.[3]
Metin ve olguyu birbirine eşitleyerek akÂdemik bir söylemin
sona erdirilmesine sebep olan ve 1985’te batılı
ilim dünyasını İbn Hazm’la Şehristânî arasındaki
uyum konusuna yeniden çeken araştırmacı Sarah
Stroumsa olmuştu. Bu
Brahmanlar çok ilginçtiler, ancak en azından gerçektiler.
Paul Kraus bunların, gerçek olmaları mümkün
olmayacak kadar tuhaf olduklarını öne sürerek tartışmayı
yeniden başlattı: Herhalde birisi yalan söylemek
zorunda kalmıştı (ya da bir roman yazıyordu).
Kraus
sonraki kelâmî metinlerin bir kaçında
Berahime’ye atfedilen karakteristik davranışların,
Hindistan Brahmanları’nın bilinen özellikleriyle
ilişkisi olmadığını gözlemlemiştir. Bir İsmailî
kaynakta (Mueyyed fi’d-din Hibetullah eş-Şîrâzî
(ö.470/1077), Mecâlis Mueyyediyye), İbn
Ravendi’nin Kitabü’z-Zümürrüd
isimli eserinden alınmış seçme parçaları keşfederek
bunları, Berahime hakkında bilinen en eski
referanslar ve muhtemelen daha sonraki bütün
referansların da (daha ziyade 1934’lerden bugüne
kadar yazılanlar) kaynağı olarak takdim etti. Bu
Brahmanların kendilerine özgü karakteristiklerinin
gerçek Brahmanlarla hiç bir ilgisinin olmayışı,
Kraus’a göre, Berahime’yi kendi görüşlerinin sözcüsü
olarak kullanan kötü bir üne sahip heretik bir
yazarın [İbn Ravendi] kendi varsayımlarıyla açıklanabilirdi.
Doğrusu bu düşünceler, yalnızca diyalektik bir
kurgu, ya da basitçe birer yalandan ibarettiler.[4]
Josef
Van Ess buna karşı çıktı. İbn Ravendi’nin kötü
ününün, Mâtürîdîlerin onun hakkında kabul
ettikleri gibi, her zaman aynı şekilde açık olmadığını
gösterdi. Üstelik Krause (anlaşılması çok güç
bir kaynak olduğunu itiraf ederek) İbn Ravendi’nin
diyalektik doksolojilerini, onun görüşlerini temsil
eder tarzda –gerçekte bu görüşler onu ifade
etmemektedir- ele almıştı. Mâtürîdî’yi (ö.333/944)
esas alan Van Ess’e göre, Berahime’ye isnat
edilen bu fikirlerin gerçek sahibi Ebu İsa el-Varrâk’tı.
(Takriben üçüncü/dokuzuncu asrın başı). Acaba
onların Brahmanlarla bir ilgisi olabilir miydi? Van
Ess, Ebu İsa’nın fikirlerinin, İraniyan bir Arap
düşmanlığını ve kutsal kan/soy düşüncesine
karşı oluşu yansıttığını ileri sürer. Bu son
nokta Hindu Ahimsa prensibiyle ilişkilendirilebilir.
Şimdi bu ince (nazik) temelde Ebu İsa, İbnu’r-Ravendi’yi,
kendi görüşlerini örten bir kılıf olarak bir
Berahime görüntüsü inşa etmiş kurnaz bir yalancı
(roman yazarı) olarak takdim etmektedir.[5]
(Mâtürîdî tarafından da ifade edildiği gibi, Ebu
İsa’nın fikirleri gerçekte Berahime’yle ilgili
değildir.) Sonraki bir makalede Van Ess, Ebu İsa’nın
kötü şöhreti hakkında bir takım şübheler
ortaya koydu: “Biz, kaynaklarımızın büyük
bir çoğunluğunda anlatıldığı gibi, onun gerçekten
bir gizli-Maniheist olup olmadığından bütünüyle
emin değiliz.”[6]
“Eğer” ve “belki” ölçüleriyle
birisi hâlâ yalan söylemekteydi ve muhtemelen bu
Ebu İsa’ydı. Eğer Mâtürîdî’nin, İbn
Ravendi’nin Kitabu’z-Zümürrüd’ünü
kullandığını kabul edersek o zaman Ebu İsa’nın,
kendisini Brahmanların arkasına gizlediği söylenebilir.
İbn Ravendi, Ebu İsa’nın el-Garîbu’l-Meşrikî’sinden
alıntılarda bulunmuş “olabilir” ve bu
“doğulu yabancı” belki de bir “Brahman”
olarak tasvir edilmiştir.[7]
Eğer hayvanlara acı çektirmek (dinî kurban)
probleminin tam olarak Hind “Ahimsa” öğretisi
ve Ebu İsa’nın Maniheist eğilimlerine (tabii onun
gerçekten bir gizli-Maniheist vs. olduğundan emin
olabilirsek) benzediğini hatırlarsak, o zaman yukarıdaki
iddianın tamamı, öyle ya da böyle daha fazla
bir
zorlama olacaktır. Üstelik Ebu İsa’nın,
Brahmanlarla ilgili olarak genelde herkesçe kabul
edilen görüşü Maniheizm ve Budizm’in (Hinduizm
değil), “yaşayan bir realite” olduğu bir
bölgeden doğduğu gerçeğiyle çok daha kabul
edilebilir bir hale gelmiştir.[8]
Ebu İsa – yukarıdaki yargı zorlayıcıdır; yoksa
öyle değil mi?- Brahmanların düşüncesini, Hindu
inancının tek bir yönünü yansıtmak (oldukça
kusurlu bir yansıtmayla) için gösterilebilecek
kendi görüşlerine bir kılıf olarak kullanmak için
Hindular hakkında yeterli bilgi elde edebilirdi. Van
Ess, İbnu’r-Ravendi’yi yazarken “coşku”
halinde olduğunu itiraf eder[9]
ve Sarah Stroumsa tarafından; “Van Ess’in
okuması oldukça kişiseldir... ikna edici değildir.”[10]
şeklinde eleştirilir.
|