ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
İsmail Hakkı Sezer: KUR’ÂN’DA ŞİİR VE ŞAİR
Şükrü Özen: HİCRÎ II. YÜZYILDA İSTİHSÂN VE MASLAHAT KAVRAMLARI
Halil İbrahim Bulut: SİHRİN HAKİKATİ VE MÛCİZEDEN FARKI
Şamil Dağcı: İSLAM CEZA HUKUKUNDA İRADE-SUÇ İLİŞKİSİNİN CEZAYA ETKİSİ
Mustafa Öztürk: KUR’AN BAĞLAMINDA HZ. MERYEM’LE İLGİLİ BİR İNCELEME
Ali Akpınar: KUR’AN AYETLERİNE GÖRE HAC İBADETİNİN ZAMANI VE DAHA SAĞLIKLI BİR İBADET İÇİN BAZI TEKLİFLER
Yaşar Yiğit: İNSANLIK ONUR VE ŞEREFİNİN KORUNMASI AÇISINDAN KAZF SUÇU VE CEZASININ DEĞERLENDİRİLMESİ
Hasan Hüseyin Tunçbilek: İSLÂM’IN DIŞINDAKİ MONOTEİST DÜŞÜNCE VE İNANÇLARDA ULÛHİYET ANLAYIŞI
Ünal Kılıç: Bİ’RİMAÛNE SEFERİ (Sebep, Sonuç ve Çıkar İlişkileri Bağlamında)
İhsan A. Bagby Çeviri: Şükrü Selim Has: KLÂSİK İSLAM HUKUKU TEORİSİ’NDE (FIKIH USULÜ’NDE) MASLAHAT MESELESİ
Josef Van Ess Çeviri: Zafer Erginli: TASAVVUF VE MUHALİFLERİ: UYGULAMALAR ÜZERİNDEKİ YANSIMALAR, MİHNELER, DÖNÜŞÜMLER
Norman Calder Çeviri: Süleyman Akkuş: BERAHİME: LİTERAL YAPI VE TARİHSEL GERÇEKLİK
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:

Mehmet Aydın: DÜNYA BARIŞININ SAĞLANMASINDA DİN TEMSİLCİLERİNE DÜŞEN SORUMLULUK

İsmail Köksal: İSLAM HUKUKU AÇISINDAN İSRAF EKONOMİSİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

Hamit Er: OSMANLI DEVLETİ’NDE EĞİTİM VE ÇAĞDAŞLAŞMA ÇABALARI

Davut İltaş: YADSINAN GELENEK: “İSLAM’A YAMANAN SANAL ŞİDDET: RECM VE İRTİDAT MESELESİ” YAZISI ÜZERİNE BAZI ELEŞTİREL MÜLAHAZALAR

Mehmet Evkuran: İNSAN DOĞASINI YENİDEN DÜŞÜNMEK

 
NOSTALJİ:
Dilâver Gürer: SEMÂ VE DEVRÂN HAKKINDA İKİ RİSÂLE
  makaleler


BERAHİME: LİTERAL YAPI VE TARİHSEL GERÇEKLİK

Norman CALDER - Çeviren: Süleyman AKKUŞ

John Wansbrough’un tarihçilere yönelttiği eleştiriler en esprili ifadelerini, “Res ipsala loquitur [Kendi kendine konuşan şey]” adlı makalesinde bulur. Bu makalede problemin özü, öyle görünüyor ki, Wansbrough’un tarihçileri, romanlar yazan ve gerçekleri sunduklarını zanneden insanlar olarak tasavvur ediyor olmasıdır. Dil oyunları, öyküsel yapılar ve özgün benzetmelere angaje olduğu suçlamasıyla, zeki bir tarihçi geçmişle övünmek ve kendi işine bakabilir (haddini bilir). Wansbrough her şeye rağmen bir tarihçidir de: Çünkü çalışması üzerinde yapılacak tipolojik bir değerlendirme, henüz onun roman ya da teoloji türüne kaydığını gösterecek durumda değildir. Hatta onun edebî eleştiri sahasındaki yoğun çalışmaları, bir toplumun tarihini anlatmaya çalışan bir çabanın parçalarıdır. Wansbrough’un itirazları gerçeğin imtiyazlı buyurgan konumuna, bazı anlatısal yapıların baskıcılığına, yorumsal zenginliklerden uzak durmaya ve metodolojik ve literal özgüven eksikliğine yöneliktir. Doğrusu önemli eleştiriler, ne var ki bu eleştiriler, yalnızca ciddi bir endişeyi değil, aynı zamanda bu tarihçilerin, romancıların -onlara rağmen- başarılarından hoşlanmayı da ima eden bir bağlamda sunulmuşlardır.

Tarihçilerin, kendilerinin romancılarla aynı kategoride görülmelerinden duydukları rahatsızlığa benzer şekilde çağdaş Müslümanlar da, tarih olduğunu düşündükleri şeylerin gerçekten (çoğunlukla hikâye vs tarzında sunulmuş) teoloji olarak anlatılmasından rahatsızlık duyarlar. Hem Müslümanlar hem de oryantalistler, üzülerek söylemeliyiz ki bu bir danışıklı dövüş de değildir[1] kendilerini aynı metodolojik çıkmaz içerisinde bulurlar. Bu çıkmazın neticesi de gerçeklere duyulan bir açlıktır. Gerçek bir referans için duyulan bu özlemin, insan psikolojisinin genel bir neticesi mi yoksa benzer bir grup şartın gelip geçici bir sonucu mu olduğu, geç dönem yirminci yüz yıl düşüncesinin metodolojilerinden kaynaklanan baskılar altındadır. Kimi zaman oryantalistler olarak da adlandırılan bir grup akademik tarihçiye göre bu mesaj zorlayıcıdır (ya da zorlayıcı olmalıdır). Tarihsel söylemin onarılamaz/onmaz kadük yapısı ve ‘çözümlenebilir bir netice’nin[2] sinsi ayartmaları, dahilî ve haricî diğer bir çok faktörle birlikte (meslekî yapıyı kontrol eden politik baskılar gibi), süreci (yorumu) –ki bu, kesin olarak, tarihsel çabanın gerçek değeri olan sonraki bir çalışmadır- heba ederek öykü (tarih) üzerinde bir odağa kilitlenir.

Âlimlerin gerçek bir referansa dair araştırmaları ve bunun sonucunda yorumsal zenginlikten kaçınmalarının önemsiz fakat yeterince hoş bir örneği, Berahime hakkında sürekli ümit vermeye kendini angaje etmiş Batı biliminin sunduğu tarihte ya da romanda cevabını bulabilir. 1934’te Paul Krauss’la birlikte uzun bir düşünce süreci içerisinde heresiografik fragmanlar ve teolojik metinlerde dağınık bir şekilde keşfedilen bu kelimenin, Hindu-Müslüman tartışmalarını ve bu tartışmaların İslam üzerindeki süregelen etkilerini ‘otantik’ olarak yansıttığı tam olarak kabul edilmekteydi.[3] Metin ve olguyu birbirine eşitleyerek akÂdemik bir söylemin sona erdirilmesine sebep olan ve 1985’te batılı ilim dünyasını İbn Hazm’la Şehristânî arasındaki uyum konusuna yeniden çeken araştırmacı Sarah Stroumsa olmuştu. Bu Brahmanlar çok ilginçtiler, ancak en azından gerçektiler. Paul Kraus bunların, gerçek olmaları mümkün olmayacak kadar tuhaf olduklarını öne sürerek tartışmayı yeniden başlattı: Herhalde birisi yalan söylemek zorunda kalmıştı (ya da bir roman yazıyordu).

Kraus sonraki kelâmî metinlerin bir kaçında Berahime’ye atfedilen karakteristik davranışların, Hindistan Brahmanları’nın bilinen özellikleriyle ilişkisi olmadığını gözlemlemiştir. Bir İsmailî kaynakta (Mueyyed fi’d-din Hibetullah eş-Şîrâzî (ö.470/1077), Mecâlis Mueyyediyye), İbn Ravendi’nin Kitabü’z-Zümürrüd isimli eserinden alınmış seçme parçaları keşfederek bunları, Berahime hakkında bilinen en eski referanslar ve muhtemelen daha sonraki bütün referansların da (daha ziyade 1934’lerden bugüne kadar yazılanlar) kaynağı olarak takdim etti. Bu Brahmanların kendilerine özgü karakteristiklerinin gerçek Brahmanlarla hiç bir ilgisinin olmayışı, Kraus’a göre, Berahime’yi kendi görüşlerinin sözcüsü olarak kullanan kötü bir üne sahip heretik bir yazarın [İbn Ravendi] kendi varsayımlarıyla açıklanabilirdi. Doğrusu bu düşünceler, yalnızca diyalektik bir kurgu, ya da basitçe birer yalandan ibarettiler.[4]

Josef Van Ess buna karşı çıktı. İbn Ravendi’nin kötü ününün, Mâtürîdîlerin onun hakkında kabul ettikleri gibi, her zaman aynı şekilde açık olmadığını gösterdi. Üstelik Krause (anlaşılması çok güç bir kaynak olduğunu itiraf ederek) İbn Ravendi’nin diyalektik doksolojilerini, onun görüşlerini temsil eder tarzda –gerçekte bu görüşler onu ifade etmemektedir- ele almıştı. Mâtürîdî’yi (ö.333/944) esas alan Van Ess’e göre, Berahime’ye isnat edilen bu fikirlerin gerçek sahibi Ebu İsa el-Varrâk’tı. (Takriben üçüncü/dokuzuncu asrın başı). Acaba onların Brahmanlarla bir ilgisi olabilir miydi? Van Ess, Ebu İsa’nın fikirlerinin, İraniyan bir Arap düşmanlığını ve kutsal kan/soy düşüncesine karşı oluşu yansıttığını ileri sürer. Bu son nokta Hindu Ahimsa prensibiyle ilişkilendirilebilir. Şimdi bu ince (nazik) temelde Ebu İsa, İbnu’r-Ravendi’yi, kendi görüşlerini örten bir kılıf olarak bir Berahime görüntüsü inşa etmiş kurnaz bir yalancı (roman yazarı) olarak takdim etmektedir.[5] (Mâtürîdî tarafından da ifade edildiği gibi, Ebu İsa’nın fikirleri gerçekte Berahime’yle ilgili değildir.) Sonraki bir makalede Van Ess, Ebu İsa’nın kötü şöhreti hakkında bir takım şübheler ortaya koydu: “Biz, kaynaklarımızın büyük bir çoğunluğunda anlatıldığı gibi, onun gerçekten bir gizli-Maniheist olup olmadığından bütünüyle emin değiliz.”[6]Eğer” ve “belki” ölçüleriyle birisi hâlâ yalan söylemekteydi ve muhtemelen bu Ebu İsa’ydı. Eğer Mâtürîdî’nin, İbn Ravendi’nin Kitabu’z-Zümürrüd’ünü kullandığını kabul edersek o zaman Ebu İsa’nın, kendisini Brahmanların arkasına gizlediği söylenebilir. İbn Ravendi, Ebu İsa’nın el-Garîbu’l-Meşrikî’sinden alıntılarda bulunmuş “olabilir” ve bu “doğulu yabancı” belki de bir “Brahman” olarak tasvir edilmiştir.[7] Eğer hayvanlara acı çektirmek (dinî kurban) probleminin tam olarak Hind “Ahimsa” öğretisi ve Ebu İsa’nın Maniheist eğilimlerine (tabii onun gerçekten bir gizli-Maniheist vs. olduğundan emin olabilirsek) benzediğini hatırlarsak, o zaman yukarıdaki iddianın tamamı, öyle ya da böyle daha fazla bir zorlama olacaktır. Üstelik Ebu İsa’nın, Brahmanlarla ilgili olarak genelde herkesçe kabul edilen görüşü Maniheizm ve Budizm’in (Hinduizm değil), “yaşayan bir realite” olduğu bir bölgeden doğduğu gerçeğiyle çok daha kabul edilebilir bir hale gelmiştir.[8] Ebu İsa – yukarıdaki yargı zorlayıcıdır; yoksa öyle değil mi?- Brahmanların düşüncesini, Hindu inancının tek bir yönünü yansıtmak (oldukça kusurlu bir yansıtmayla) için gösterilebilecek kendi görüşlerine bir kılıf olarak kullanmak için Hindular hakkında yeterli bilgi elde edebilirdi. Van Ess, İbnu’r-Ravendi’yi yazarken “coşku” halinde olduğunu itiraf eder[9] ve Sarah Stroumsa tarafından; “Van Ess’in okuması oldukça kişiseldir... ikna edici değildir.”[10] şeklinde eleştirilir.


[1] Krş. Wansbrough, “Res ipsa loqitur: history and mimesis” (Albert Einstein Memorial Lecture, Israel AcÂdemy of Sciences, Jerusalem, 1987), 9.

[2] Age, s. 23-25.

[3] Sarah Stroumsa, “The Barahima in Early Kalam”, JSAL, 6, 1985, 241.

[4] Paul Kraus, “Beitrage zur Islamischen Ketzergeschichte: das Kitab al-Zumurrud des Ibn al-Rawandi”, RSO, 14, 431. (“Von den Brahmanen des Ibn al-Rawandi gibt es keine Brücke zu denen der indischen Wirklichkeit.”) Ayrıca bz. s. 356-357. Krauss’un, İbn Ravendi’nin, kendi görüşlerinin bir sözcüsü olarak niçin Berahime’yi seçmiş olduğuna dair bir dizi öneri sıraladığı yer.

[5] Josef Van Ess, “İbn ar-Rewandi, or the making of an image”, Al-Abhath, 27, 1978-79, 15-21.

[6] Van Ess, “ Al-Farabi, and ibn al-Rewandi”, Hamdard Islamicus, ¾, 1980, 4.

[7] Aynı eser, s. 7.

[8] Aynı eser, s. 8.

[9] Van Ess, “İbnu’r-Ravendi”, s. 21.

[10] Stroumsa “The Barahima”, s. 21.