|
DÜNYA BARIŞININ SAĞLANMASINDA DİN TEMSİLCİLERİNE DÜŞEN SORUMLULUK
Mehmet AYDIN
Bugün dünya nüfusunun sekiz milyara yaklaştığı
tahmin edilmektedir. Bu demografik dağılımın
sosyolojik yönden iki önemli belirleyici özelliği
vardır: Bunlardan birincisi, etnik aidiyet, diğeri
dinî aidiyettir. Dünya üzerinde bulunan insanların
belirleyici özelliği bu iki sosyolojik karakter yapısıyla
dikkat çekerken; dinî aidiyetin bölgesel ve etnik yönden
daha bir dikkat çekici olduğu görülmektedir. Çünkü
etnik köken, çoğu zaman dinî aidiyetin manevî
atmosferi içinde erimekte ve ön plana çıkmaktadır.
Bugün dünyadaki demografik duruma göre, dinlerin dağılımını
ele almak bir anlamda dünya barışının temininde
bu din mensuplarının oynadığı rolü de belirtmek
anlamına gelmektedir. Dünya nüfusunun yarısına
yakınını Hıristiyanlar, Müslümanlar, Yahudiler
ve bunlardan kaynaklanan yeni dinî cereyan mensupları
oluşturmaktadır. Dünya nüfusunun diğer yarısını
da Hind kökenli
dinler olan Hindiuzim, Budizm, Sikhler ve Jainistlerle,
Çin kökenli dinler olan Konfüçyanizm ve Taoizm teşkil
etmektedir. Dünyadaki bu dinî dağılım, dünya nüfusunun,
çok azı müstesna, bir dinî aidiyete mensup olduğunu
göstermektedir.
Dünyadaki
bu dinî aidiyeti coğrafî olarak dünya haritası üzerinde
yerleştirmeye çalıştığımız zaman, karşımıza
şöyle bir manzara çıkmaktadır: Avrupa kıtası, büyük
çoğunlukla Hıristiyanlarla meskûn iken, Afrika büyük
oranda Müslümanlarla dolu, Asya Müslümanlar,
Budistler, Hinduistler, Şintoistler ve Konfüçyanistlerle
meskûndur. Amerika ve Avustralya genelde Hıristiyan
temayüllerin ağırlığı altında bulunmaktadır.
Dinlerin dünyadaki dağılımı ile dünya barışı
arasında bir ilişkinin olup olmadığını incelediğimizde,
dünya barışını tehdit eden birçok faktörle karşı
karşıya geliriz. Bunların başında fakirlik, siyasî
gerginlikler, ırkçı çatışmalar, dinî çatışmalar
ve tabiî felaketlerin sonucunda meydana gelen göçlerin
sağladığı etnik, dinî ve sosyal gerginlikler
gelmektedir.
Görüldüğü
gibi dünyamız dinî, etnik, sosyal ve doğal
afetlerin sonucunda barışı ve huzuru kaybetmiş ve
gerek ferdî ve gerekse sosyal boyutlu birçok
problemin içinde boğulmakla karşı karşıya kalmıştır.
Dünyamızda sadece dine dayalı gerilimlerin sebep
olduğu sosyal
barışın yok olması bile, tek başına üzerinde
durulması gereken ciddi bir problemdir. Bugün, İrlanda’daki
Katolik-Protestan çatışması, İslam ülkelerindeki
fundamentalist akımların sebep olduğu sosyal ve
siyasî gerilim, Hindistan’daki dinî kökenli çatışmalar,
Beyrut’ta ve Balkanlar’daki Hıristiyan-Müslüman kavgaları, Filistin’deki Musevî-Müslüman
savaşı, ciddi manada dünya barışını tehdit eden
unsurlar olmuştur ve olmaya devam etmektedir.
Aslında
bütün dinler, barışçıl hedefler göstermekte ve
mensuplarını bu barışçıl hudutlar içinde
kalmaya zorlamaktadırlar. Bugün dünya nüfusunun
hemen hemen yarısını teşkil eden Yahudiler, Hıristiyanlar
ve Müslümanlar, kendi dinlerinin buyruklarına sadık
kalmış olsalardı, dünyada barışın teminine son
derece önemli bir katkı sağlarlardı. Çünkü bu
üç dinin, Hz. İbrahim’in mirasını taşıması
onun Halil (Allah’ın Dostu) isminin bu üç dinde
temellendirilmesi, başlı başına dünya barışı için
bir ümit kaynağı olmasına yetmektedir. Hz. İbrahim,
her üç dinin beslendiği çok önemli bir peygamberî
kaynaktır. Bunun için Yahudilerin, Hıristiyanların
ve Müslümanların Hz. İbrahim’den alacakları çok
önemli mesajları vardır. Zaten bu üç dinde Hz. İbrahim’in
temel felsefesi korunmuş ve her üç din mensubu için
bu mesajlar, bir hayat felsefesi meydana getirmiştir.
Hz. İbrahim’in bu üç dine bıraktığı en temel
miras “Tanrı’nın Birliği” her şeyi
yaratanın Allah olduğu ve Allah’ın rahmetini ve
bereketini bütün insanlıktan esirgemediği
konusudur. Her üç din, monoteist çizgide Hz. İbrahim’in
bu mirasını devam ettirmektedirler. Yahudilik on
emrin birinci maddesi olarak Allah’ın vahdaniyetini
temellendirirken, İslamiyet de dinin temeline
Allah’ın vahdaniyetini koymaktadır. Hıristiyanlık
bir’de üç, üç’te bir sistemiyle monoteist
yolda olduğunu iddia ederken yine “Allah’ın
Birliği” üzerinde durmaktadır.
Elimize
kutsal kitabı geçen ilâhî dinlerin başında
Yahudilik gelmektedir. Tora, Talmud ve Kabbala’da şekillenen
Yahudilik, zannedildiği kadar bencil ve dışa kapalı
bir din olarak görülmez. Yahudilik de dünya barışının
temininde ılımlı bir yol izlemektedir. Her ne kadar
Dinler Tarihi kitapları,
Yahudiliği “Millî Dinler” içinde tasnif etse
de, Yahudiliğin millî din boyutunda kaldığını söylemek
oldukça zordur. Dünya barışının sağlanmasında
Dinlerarası Diyalog çok önemli bir vasıtadır.
Diyalogdan söz edildiği zaman, Yahudiliğin buna
ilgi duymadığını söylemekte bir haksızlık
olacaktır. Çünkü Yahudi bilginleri, Tora’yı
yorumlarken, Nuhi’lerinde Allah yanında kurtuluşa
erebileceklerini ifade etmişlerdir. Buna göre Hz.
Nuh’un yedi kanunu olan, putlara tapmamak, Tanrı’ya
küfretmemek, adam öldürmemek, hırsızlık
yapmamak, zinadan kaçınmak, canlı hayvanlardan et
koparıp yememek, adil ve dürüst olmak gibi
hususlara iman eden, Yahudilerin dışındaki din
mensuplarının, dünya ve ahirette kurtuluşa
ereceklerine inanan Yahudilerin, dinler arası
gerilimlere giden yolları kapadıkları görülmektedir.
Bugün dünya Yahudiliğin içindeki çok değişik akım
ve cereyanlara rağmen, genel Yahudi felsefesinin bu
doğrultuda kendini gösterdiğini görmek, dünya barışı
için ümit verici bir durum arz etmektedir. Yine
Yahudilikte, insana verilen önem, insanın saygınlığı
açısından ve dünya barışı açısından dikkat
çekicidir. Tora’da “Allah’a benzeyen insanın”
yaratılışından bahsedilmektedir.
Burada insanın, Allah şeklinde yaratıldığı ve
ona bunun bir imtiyaz olarak verildiği ifade
edilmektedir.
Değişik Tora tefsirlerinde bu cümlelerin çok farklı
yorumları yapılmıştır. Bunlara göre, insanın
Tanrı’ya benzemesi, yaratılıştan itibaren insanın
özel boyutta olduğunu ve yaratıcının işareti olan eşsiz zekâ yeteneğiyle Tora’nın daimî bir harikası
olma özelliğini yansıtmaktadır.
Aynı şekilde Yahudiliğin “insan öldürme”
eylemini yasaklaması,
yine insan hayatına duyduğu saygının bir
ifadesidir. Bugün dinler adına yapılan terörizmin
insan hayatına yönelik bütün eylemlerini Yahudilik
hiçbir zaman tasvip etmemiştir. Bu açıdan,
Filistin’deki “masum insanların katli” ne
Yahudiliğin ne de İslamiyet’in caiz gördüğü
bir eylem tipi değildir. Bu olsa olsa, siyasal gözü
dönmüşlüğün ve fanatizmin sonucunda olmaktadır.
Bunun sebebi cehalettir. Diğer yandan sosyal dayanışmaya
da Yahudilik çok önem vermektedir. Tora’da elliden
fazla yerde garip kelimesi kullanılmış ve
garibe karşı iyi davranmak emredilmiştir.
Böylece Hz. İbrahim’e dayanan bir din olarak
Yahudilik ve Yahudiler, dünya barışına giden yolda
kendilerine düşen görevi yapabilirler. Dinleri hiçbir
zaman, Yahudileri barıştan uzak tutmamaktadır.
|