|
SİHRİN HAKİKATİ VE MÛCİZEDEN FARKI
Halil İbrahim BULUT
İslâm dünyasında doğup gelişen fikir akımlarına
mensup düşünürlerin büyük bir ekseriyeti, hârikulâde
olayların imkânını kabul ederler. Bunu, hem
Allah’ın güç ve kudret sahibi olduğunu, varlığa
her zaman müdahale edebileceği esasını, hem de
peygamberlik müessesesinin en önemli delili olan mûcizelerin
imkân ve delâleti meselesini izah edebilmek için
yaparlar. İslâmî literatürde, olağanüstü
hadiseler genel olarak gerçek ve gerçeğe benzer
olmak üzere ikiye ayrılır. Buna göre mûcize ve
kerâmet gerçek anlamda hârikulâde olayları;
sihir, kehânet, hokkabazlık ve parapsikolojik bir
takım hadiseler de gerçeğe benzer hârikulâde
olayları teşkil ederler. Aslında bu ikinciler, yapılış
tarzı ve sonuçları itibarıyla sıradan insanlar
tarafından bilinmediğinden dolayı olağanüstü
diye isimlendirilirler. Bu makalede, gerçek anlamda hârikulâde
bir olay olan mûcize ile görünüş itibarıyla hârikulâde
olan sihir arasında nasıl bir ilişki bulunduğu
meselesi üzerinde durulacaktır. Önce sihrin tanımı,
Kur’an ve sünnetteki kullanımı ve türleri izah
edilecektir. Sihrin bir hakikatinin olup olmadığı
meselesi lehte ve aleyhte delillerle açıklandıktan
sonra, kelâm literatürü esas alınarak sihir ile mûcize
arasındaki farlılıklar ya da benzerlikler ortaya
konulacaktır. Makale, genel bir değerlendirme ile
sonuçlandırılacaktır.
A.
Sihrin Sözlük Ve Terim Anlamı
Sözlükte
“sebebi bilinemeyen, hakikati idrak edilemeyen, latîf
ve ince şey”
manalarına gelen “shr” kökü “aldatmak, hîle
yapmak ve aklı çelmek” anlamlarının yanı sıra,
henüz varlıkların dış görünüşlerinin
belirginleşmediği ve bu sebeple gerçekte olmadığı
halde alaca karanlıktan dolayı gözün algılamakta
yanıldığı “seher vakti”, ince ve latîf tesiri
sebebiyle “gıda” ve ayrıca “akciğer” gibi vücudun
içte kalan organları anlamlarını da içermektedir.
Dilciler, sihrin eşyayı olduğundan başka türlü göstermek,
sâhirin (sihir yapanın) ise bâtıl olan şeyi gerçek
sûrette gösteren ve varlığı olduğundan başka türlü
hayal ettiren kimse olduğunu belirtmişlerdir.
Bazıları da bu kelimenin aslının “bir şeyden başka
bir şeye çevirmek ve döndürmek” olduğunu söylemiştir.
Nitekim bu anlamıyla ilgili olarak Hz.
Peygamber’den rivâyet edilen “Beyanda sihir vardır”
hadisi delil getirilmiş, doğru olmasa dahi kelâmda
dinleyenin kalbini cezbeden bir yön olduğuna dikkat
çekilmiş;
hatibin güzel ve süslü ibarelerle gerçeği saptırabileceğine,
bâtılı hak gibi gösterebileceğine
vurgu yapılmıştır. Bu itibarla sihir lafzı,
sebebi gizli olan, hakikatin hilâfına algılanan, göz
boyama ve aldatma gayesiyle yapılan her şeyin ismi
olmuştur.
Sihir
kelimesinin ıstılah anlamı ise “tabiat üstü
gizli güçlerle ilişki kurarak veya kendilerinde
gizli güçler bulunduğuna inanılan bazı tabiî
nesneler kullanarak zararlı, faydalı veya koruma gâyeli
bazı sonuçlar elde etmek için yapılan işler” şeklinde
tarif edilir.
Sihir ve çeşitleri konusunda geniş açıklamalar
yapan İbn Haldûn (ö. 808/1406) sihri “semâvî
kuvvetlerin yardımıyla, nefis ve rûhun unsurlar âlemine
tesir etme kudret ve istidadını bildiren ilimdir”
diye tanımlar.
Taşköprizâde (ö. 968/1561) ise daha mufassal bir târif
yaparak sihrin sebebinin gizli, hakikatinin ise sâhirden
zuhur eden fiil ve sözlerden kaynaklanan, aldatmaca
ve hîleler yoluyla insanları itaat eder bir hâle
getirmek olduğunu belirtir. Ona göre bu ilim,
gezegenlerin pozisyonlarını bilmekten, bunlardan her
birisinin yer ile irtibatından, gezegenlerin görünümleriyle
ilgili vakitlerdeki sâhirin uyguladığı işlem ve
terkiplerden bahseder.
Başka bir tanıma göre sihir, şeytan ve cinlere yakınlaşmak,
onlardan yardım dilemek ve bu şekilde her hangi bir
şeyi, hakikatinin dışında göstermektir.
Sihir
kelimesi büyü anlamını da taşımakla birlikte,
sihrin büyüden daha kapsamlı olduğu kabul edilir.
Çünkü büyü ile sihrin bazı şekilleri arasında
farklar vardır. Sihirbazlıkta gözü aldatan,
hokkabazlık, el çabukluğu ve renk yanıltmasına
dayanan bir sanatı yürütme anlamı vardır. İllüzyonizm,
manyetizma, hipnoz, telepati gibi teknikleri uygulayan
sihirbazdır. Büyücü ise iyi veya kötü varlıkların
yardımını sağlayan, büyü tekniğini, usullerini,
tılsımlı sözleri, iksirleri, uygun materyali,
muskaları, diğer ilgili maddeleri bilen ve kullanan
kimsedir.
İslâmî kaynaklarda kâhin, mecnun, şâir ve sâhir
arasında her ne kadar bir fark ortaya konulmaya çalışılmışsa
da, Kur’an’a bakıldığında söz konusu kavram
ve şahıslar arasında belirgin bir ayrıcalığın
olmadığı görülür. Kur’an-ı Kerim’de sihir
ifâdesinin bazen peygamberler, bazen onlardan zuhur
eden mûcizeler, bazen de bizzat ilâhî kelâmın
kendisi için kullanıldığı görülür.
Kur’an’da sihir kelimesi, gözü ve gönlü
aldatma,
hak ve hakikatten yüz çevirme,
seher vakti,
mecnun,
yeme ve içmeye muhtaç olan sıradan bir insan
ve maharet sahibi âlim kimse
anlamlarında kullanılmıştır. Hadis literatüründe
ise, gıda,
vakit,
vücudun içte kalan her hangi bir uzvu,
zekice açıklama yapmak
gibi anlamlarda kullanılmıştır.
İslâm
dininin sihir konusundaki tutumunu iyi anlayabilmek için,
İslâm öncesi Arap geleneğinden intikal eden kültürel
mirası dikkate almak gerekir. İslâm öncesi
Arabistan’da, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin tesiri
ile gelen unsurlar hesaba katılmazsa ruhlar âlemi
yani metafizik âlem, Allah ile kabilelerin ilâhları
ve cinlerden meydana gelmekte ve insanları bu âlem
ile birleştiren bağlar sihirbazlar, kâhinler, şâirler
ve mecnunlar vasıtasıyla kurulmakta ve bunların söz
konusu âlemden haber verdiklerine inanılmaktaydı.
Böyle bir inancın yaygın olduğu Arap toplumunda nübüvvetle
görevlendirilen ve yeni bir şeriat getirip Allah,
melek, cin, şeytan, cennet ve cehennem gibi mânevî
âlemden haber veren Hz. Muhammed’in, Mekkeli müşrikler
tarafından çoğu defa bu kavramlarla itham edilmesi
anlaşılabilir bir husustur. Çünkü Arap toplumunda
gâipten haber verdiğine inanılan kimselere bu tür
isimler verilmekteydi. Nitekim Kur’an’da müşriklerin,
Hz. Peygamber’i “Bu, apaçık bir sihirbazdır”,
“Pek yalancı bir sihirbaz”,
“Sihirlenmiş bir insan (meshûr)”
demek suretiyle sihirle itham ettikleri bildirilir. Diğer
taraftan onun bir şair,
kâhin
ve mecnun
olduğunu ileri süren müşriklerin bu itirazlarına
Kur’an’da yer verilmiş, bunlara cevap olarak da
Hz. Peygamber’in şair, kâhin ve mecnun olmadığına
vurgu yapılmıştır.
Müşrikler, Hz. Peygamber’e bu şekilde itiraz
ederken ilâhî kelâma da “sihir” diye iftirada
bulunmuşlardır.
Aslında inkârcıların bu tavrı Hz. Peygamber ve
Kur’an’la sınırlı değildir. Nitekim Kur’an-ı
Kerim, bütün peygamberlerin inkârcılar tarafından
aynı şekilde yalancılıkla ve sihirbazlıkla itham
edildiklerini bildirmiş,
sihirbazlıkla peygamberlik görevinin apayrı şeyler
olduğunu izah etmek için de çoğu defa Hz. Mûsâ
ile Firavun’un sihirbazları arasında geçen mücadeleden
bir çok yerde örnekler vermiştir.
Böylece Kur’an, mûcize ile sihir arasında mahiyet
farkının olduğunu beyan etmiş, sihirbazların yaptıklarının
göz boyama, aldatma ve el çabukluğu türünden olduğuna
dikkat çekmiştir. Bu itibarla sihri ve sınırlarını
bilen sihirbazların, Hz. Mûsâ’nın mûcizeleri
karşısında aciz kalmalarını ve Mûsâ’nın
Rabbine îman etmelerini
bu çerçevede tahlil etmek gerekir.
|