|
İRADE-SUÇ İLİŞKİSİNİN CEZAYA ETKİSİ
Şamil DAĞCI
İslam
bilginleri, özellikle usulcüler ve fukaha, yaptıkları
din tanımında akıl ve irade unsurunu ön plana çıkarmışlardır.
Bunun tabiî bir sonucu olarak ilâhî hitaba, daha
dar ve teknik anlamda ise hukukun özünü oluşturan
emir ve yasak normlarına (teklif) muhatap olabilmesi için kişinin, akıl ve irade
yeteneklerine sahip olması dinen zorunlu görülmüş,
buna karşılık akıl hastalığı (cünûn),
yaş küçüklüğü (sığaru’s-sinn)
ve iradeye maddî baskı (ikrâh)
gibi akıl ve iradeye doğrudan müessir olan ehliyet
arızaları, dinî-hukukî yükümlülüğü de
ortadan kaldıran birer sebep (esbâbu
ademi’l-mes’ûliyye) olarak kabul edilmiştir.
Esasen peygamberler vasıtasıyla insanlara ta’lim
edilen emir ve yasakları kabul veya reddetme ve
bunların gereğini yerine getirip getirmeme, akıllı
insanların tercihlerine bırakılmıştır. Bu
anlamda din, topluma bir yaşama modeli sunmakta; akıl
ve irade yeteneğine sahip olan insanlar da bu modelin
muhatabı kabul edilmektedir. Bu açıdan din, kaynak
itibarıyla ilâhî, hitap alanı itibarıyla da aklî
ve irâdîdir.
Bu
çalışmamızda münhasıran hayata ve vücut bütünlüğüne
karşı işlenen suçlar bağlamında kısaca iradenin
önemi ve cezaya etkisi üzerinde durulacaktır.
İslam
ceza hukuku açısından suçu en genel anlamıyla, bir
emrin ihmali veya bir yasağın ihlali şeklinde
tanımlamak mümkündür.
Bu tanıma göre Şâri’in hem emirlerinin yerine
getirilmemesi hem de yasakladığı fiillerin işlenmesi
suç kabul edilmektedir. Ceza da en genel anlamıyla işlenen
fiilin göreceği karşılıktır.
Dinen tasvip edilen fiil ve davranışların karşılığı
mükâfat; yasaklanan fiillerin karşılığı ise bir
takım dünyevî ya da uhrevî müeyyidelerdir.
İslam’ın
bütün emir ve yasakları, çağdaş hukuk tekniği
bakımından hukukî nitelikli birer norm değildir.
Çünkü salt hukukî hükümlerin arka planında da
evrensel ahlâkî ilkelerin bulunduğu görülmektedir.
Bu özelliği dikkate alarak İslam hukuku, bir bakıma
İslam ahlâkına giydirilen müeyyideler olarak kabul
edilebilir. Bunun bir yansıması olmak üzere İslam’da
suç ve ceza kavramları da geniş bir anlam muhtevasına
sahiptir. Örneğin Hz. Peygamber (s.a.v.) bir
hadisinde “İsm
(günah), içinde iz bırakan ve insanların muttali
olmasından hoşlanmadığın şeydir”
buyurmuştur. Buna göre gayr-i ahlâkî ya da daha
genel bir ifade ile anti sosyal bir fiili işlerken kişinin,
hemen etrafına bakarak “yalnız mıyım, ne yaptığımı gören var mı?” ya da daha önce
yaptığı bir işi hatırladığında “ah!
keşke yapmasaydım” şeklinde bir iç kısıntısı
hissetmesi bile onun, dinen tasvip görmeyen ve uhrevî
sorumluluğu gerektiren bir hareket yaptığının göstergesidir.
Ancak İslam hukukçuları, fiillerin göreceği uhrevî
karşılığı ceza hukukunun kapsamı dışında
tutmuş ve cezayı, suç sayılan fillere öngörülen
hukukî (maddî) müeyyideler ile sınırlandırmışlardır.
Bu nedenle ceza kavramının ifade ettiği anlamı karşılamak
üzere İslam ceza hukuku literatüründe teknik bir
terim olarak ukûbe
kavramı kullanılmış, buna karşılık genellikle müeyyidesi
uhrevî olan fiiller ise, bu kavramın kapsamı dışında
tutulmuştur.
Bir
fiilin suç sayılabilmesi için bir takım
nitelikleri taşıması gerekir. Kur’an ve sünnetin
iktizâî-teklifî (emir ve nehiy) hükümlerinde,
nelerin yapılabileceği teker teker sayılma yerine,
sadece yasağın sınırları belirtilmekte, yasak
kapsamının dışında kalanların yapılıp yapılmaması
ise bireyin tercihine bırakılmaktadır. Örnekleri
Kur’an ve Sünnet’te de yer alan ve klâsik fıkıh
usûlünün sistematiğine de müessir olan bu telâkki,
insana geniş bir mubahlık alanı tanındığını,
yasaklığın istisnaî ve arızî bir durum olduğunu
ortaya koymaktadır. Ne var ki, yasak alanı çok sınırlı
olmasına rağmen insanlar, zaman zaman geniş olan
mubahlık (ibâha) sınırları içinde kalma yerine, yasak alana girmekte ve
onu mubah hale getirmeye çalışmaktadırlar. Halbuki
kulun, Şâri’in yasak kıldığı fiilleri mubahlaştırma,
hak ve yetkisi bulunmamaktadır.
Eşya
ve fiillerde aslolan ibâha iken birtakım fiillerin
suç sayılması ile insan davranışlarına sınırlamalar
getirilmektedir. Zahiren çelişki gibi görünen bu
durum esasen toplum hayatı için bir zorunluluktur.
Ancak insanın hürriyeti ile sorumluluğu arasındaki
hassas dengeyi korumak ve keyfîliğe engel olmak için
hangi fiillerin, hangi merci tarafından suç sayılabileceği,
Kur’an ve Sünnet tarafından belirlenmiş, ayrıca
bir fiilin suç sayılabilmesi için taşıması
gereken niteliklerin neler olduğu (suçun
unsurları) da hukukçular tarafından detaylı
olarak ortaya konulmuştur. İslam ceza hukuku açısından
bir fiilin suç sayılıp sayılmamasında en önemli
belirleyici Kur’an ve Sünnet’tir.
Siyasî otoritenin (ulû’l-emr)
kanun yapma (legislation)
yetki ve faaliyetini de,
Kur’an ve Sünnet’in açılımı olarak görmek
mümkündür. Suçların sarih olarak bir ceza
kanununda veya ceza hükümlü özel bir kanunda
belirlenmiş olmasına çağdaş ceza hukukunda suçun
kanûnîlik unsuru denilmektedir.
|