|
OSMANLI DEVLETİ’NDE EĞİTİM VE ÇAĞDAŞLAŞMA ÇABALARI
Hamit ER
Büyük bir
devlet geleneğinin küçük bir nüvesi olarak
kurulan Osmanlı Devleti, kuruluşundan (1299) XVI. yüzyıl
ortalarına kadar, hızla ilerlemiş; sadece İslam dünyasının
değil, aynı zamanda tüm dünyanın en büyük ve en
güçlü devleti haline gelmiştir. Osmanlı
Devleti’nin bu büyümesi ve güçlenmesi devlete bağlı
kurumların; özellikle de eğitim kurumlarının gelişmesini
sağlamıştır. Devletin gereksinim duyduğu her türlü
bilimsel ve entelektüel ihtiyaç bu kurumlar
tarafindan karşılanmıştır. Osmanlı Devleti’nin
yegâne eğitim kurumlarını ve bilgi üretim
merkezlerini medreseler oluşturmakta idi. Buradaki eğitim
sistemi, Osmanlı Devleti’nden üç yüzyıl önce
kurulmuş olan Türk-İslam devletlerinin eğitim
sahasındaki birikim ve tecrübenin bir devamıdır.
Zaman içerisinde Osmanlı bu birikimi Fatih Sultan
Mehmed ve Kanunî Sultan Süleyman dönemleri başta
olmak üzere, bu kurumları daha da geliştirmiş ve
gelebilecekleri en son noktaya kadar ulaştırmışlardır.
Medreseden
yetişen ilmiye sınıfı devlet içerisinde büyük
bir imtiyaza sahip oldukları gibi, ilmiye sınıfının
üst düzeyini oluşturan şeyhülislam, kazasker,
padişah hocaları sahip oldukları imtiyazın ötesinde
padişahı etkileri altında tutabilecek avantajı da
ellerinde bulunduruyorlardı. İlmiye sınıfı devlet
içerisinde eğitim-öğretim, yönetim ve hukukî işlerin
yürütülmesini sağlıyorlardı.
Osmanlı
Devleti’nde medreselerin dışında Enderun adı altında
bir eğitim kurumu daha vardı ki, bu sistemli örgün
öğretim kurumundan daha çok çıraklık-ustalık
esasına dayalı bir eğitim kurumu olup saraya bağlı
olarak çalışmaktaydı. Buradan yetişenler başta
saray hizmetleri olmak üzere, devletin askerî
konudaki her türlü eleman ve insan ihtiyacını karşılamakta
idi. Bu mektepte eğitim görenler şüphesiz son
derece vasıflı, ölçülü ve seviyeli kimselerdi.
Bir üst sınıfa geçme sırasında ince bir süzgeçten
geçirilir, başarısız oldukları takdirde derhal
orduya vasıfsız bir asker olarak gönderilirlerdi.
XVI.
Yüzyılda devletin ulaşmış olduğu ihtişama rağmen,
değişen dünya şartlarına uyum sağlayamayan ve içinde
bulunduğu durumla yetinen Osmanlı toplumu, her türlü
bilgi ve teknoloji üretiminden, kaliteyi ve yeniliği
yakalamadan uzaktı. Buna karşılık olarak, her türlü
gelişme çizgisini ve üretimi zorlayan Avrupa
devletlerinin gösterdiği gayretler, dünya üzerindeki
dengeleri zorlamaya, hatta bozmaya başladı. Başlangıçta
çevresinden alâkasız olan ve onları küçümseyen
Osmanlı, Avrupa’daki gelişmeleri takip etmede
isteksiz davrandı. Bu isteksizliğin altında dinden
kaynaklanan üstünlük psikolojisi yatmaktaydı. İlmî,
fikrî, sınaî, idarî ve iktisadî alanda kendi güçlerini
yeterli gören Osmanlı, Avrupa’daki gelişmelere
ihtiyaç duymuyordu.
Osmanlı toplumundan olan Müslüman bir ferdin, Müslüman
olmayan Avrupa ülkelerinden birine seyahat etmesi hoş
görülmezdi. Herhangi bir Avrupa devletinden iş için
veya gezmeye gelen bir kimseye rahatsız edici, küçümsenen
nazarlarla bakılırdı.
Kanunî
Sultan Süleyman’ın ölümünden hemen sonra, Şehzade
Beyazıt ile Şehzade II. Selim arasında çıkan taht
kavgaları Osmanlı Devleti’ni ciddi olarak bir iç
kargaşaya itmiştir. Bu olay devlet düzeninin
bozulmasına, iktisadî ve ekonomik sıkıntıyla
birlikte toplumsal bir keşmekeşliğe yol açmıştır.
Bundan sonra Osmanlı Devleti kendini bir daha
toparlayamayacağı bir sürecin içinde bulacaktır.
|