|
TASAVVUF VE MUHALİFLERİ: UYGULAMALAR ÜZERİNDEKİ YANSIMALAR, MİHNELER, DÖNÜŞÜMLER
Josef Van ESS - Çeviren: Zafer Erginli
Üç
Kalender dervişi kapıyı çaldığında, öyle görünüyordu
ki Şehrâzâd, öyküsünü kesmek üzeredir. Ne
olacak acaba? Evde çılgınca bir âlem gerçekleşiyordu;
üç genç hanımefendi ve içeri aldıkları bir bekçiden
ibaret bir kaç kişi keyifli vakit geçiriyordu. Şimdi
de, kendilerine derviş süsü veren sakalsız, bıyıkları
bile olmayan, kulaklarına, hatta belki de cinsel
organlarına halkalar takılı, kaba elbiseler ve
sivri şapkalar giymiş,
genç ve fakat uzun bir yolculuğun ardından yorulmuş
olmalarına rağmen enerjik olan bu postnişinler. ‘...ve
Şehrâzâd söken şafağın farkına vardığında,
söylemesine izin verilen sonu getirdi.’ Şimdi
meydana gelmesini bekleyeceğimiz şey, dizi’nin
gelecek bölümlerinde Sultan Şehriyâr’a mutlu, şehvet
ve suç dolu rüyalar hediye etmek için
dinleyicilerin iştahını kabartacak olayların anlatılmasıdır.
Fakat televizyon dizisinin aksine hikâye sürer ve
tamamen farklı bir hal alır. İlk sürpriz: Üç
adamın içeri girmesine izin verilir. Bu adamların
yabancı oldukları doğrudur, bu yüzden misafir
olarak muamele görmeleri normal bir durumdur. Fakat
bir hankâha ya da bir camiye de
gidebilirlerdi. Yolcular, her zaman için uzanıp
yatabilecekleri, hatta yıkanıp temizlenebilecekleri
bir yer bulabilirlerdi. Bunun tek engeli vardı: Bu
adamları hiç kimse orada görmek istemiyordu.
Bunlar, dindar Müslümanların bir araya gelmek
isteyebilecekleri cinsten insanlar değildi. Öyleyse
hanımlar onları neden içeri alıyorlar? Belki de azıcık
meraklı olmaları yüzünden gerektiği kadar
ihtiyatlı davranmadıklarındandır. Fakat bütün
bunları hızla ikinci bir sürpriz izliyordu: Bu üç
kuşku uyandırıcı insan naziktirler. Metnin bize
anlattığına göre onlar, ‘Müslüman selâmı
verir ve saygılarını sunarlar’.
[22] Oysa Kalenderler genel olarak hayli vahşî
davranışlarıyla tanınırdı. Fakat bu örnekte
farklılar ve şu an cereyan eden olay daha önceki çılgınca
âlemin daha şiddetlisinden başka bir şey değildir.
Üstelik, onlardan her biri doğal olarak kendinden
söz eder ve sonunda her üçünün de birer prens
olduğu anlaşılır. Böylelikle bu sıcak karşılanış,
nihayet uygun bir takdimle pekişmiştir. Her şeye rağmen
meçhul misafirler kılık kıyafetleriyle uyum içindedirler.
Bekçinin sarhoş olduğunu anladıklarında, onun sözde
kendi cinslerinden, pejmürde, fakat neşeli bir Bağdatlı
Kalender olduğu sonucuna varırlar ve şarap içmeye
koyulurlar. Def, ud, İran arpı gibi müzik
aletlerine sarıldıklarında sanat konusundaki
yeteneklerini sergilerler; hanımlarla birlikte şarkı
söylerler. Yalnızca gözlerden uzak bir evde gerçekleştirilebilecek
türden bir eğlence: Çünkü müziğe fakihlerin
ekseriyeti tarafından karşı çıkılmaktaydı.
Kısa
bir süre sonra aynı kılık ve kıyafet içinde olan
ve bu yüzden zengin bir tüccar olduğu sanılan
Halife Harun Reşid gruba katılınca, bütün bu
olayların ikinci/sekizinci yüzyılda vuku bulduğunu
anlıyoruz. Gerçekte hikâyede toplum tasvir edilmiştir,
gösterilen örneklerse gerçekte Memluk dönemi Mısırı’na
aittir.
O sıralarda Kalenderî dervişleri hâlihazırda İran
sınırının ötesine yayılmış, ancak yedinci/on
üçüncü yüzyılda her yerde rastlanabilen bir olgu
haline gelmişti. Halen tuhaf karşılanıyorlardı.
Memluk sultanı Melik Nâsır onları normal kılık kıyafeti
giymeye icbar etmişti.
Bunlar sosyal davranış kalıplarını zorlayan
gruplar olarak tanınıyorlardı, bu sebeple hikâyemiz
onları şarap içerken ve müzik çalarken tasvir
edebilir. Bekçi de bunun tadını çıkarır, hatta
toplumda normal sayılmayan bir şekilde bir kadın
topluluğu arasında sarhoş olur. Ancak prens olan
dervişler hakkında bize herhangi bir şey anlatılmıyor.
Fakat bekçi eninde sonunda soğukkanlılığını
yitirir; hanımların bu insanları neden içeri aldıklarını
anlayamaz, Kalenderler onu kendileri gibi biri saydıklarında
öfkelenir. Şu bir gerçektir ki, fırsatını bulduğunda
alışılmış olarak kabul ettiği ahlâk ilkelerini
bir kenara atmakta tereddüt etmez. Fakat sonuç
olarak anlıyoruz ki, bu ilkelerin geçerliliği hakkında
en ufak bir kuşkusu bile yoktur. Bize anlatıldığına
göre o bekârdır. Bu, sefahatın dehşet uyandıran
görünümünü açıklamaya yardımcı olur. [23]
Onun görüşüne göre ahlâkî kalıpları tepe
taklak eden insanlara, yani Kalenderlere güvenilmez.
“Eğer onlar kalabalık bir şehre girerlerse”
der, “orayı ıssız hale getirir.”
O, sıradan halkın sağlam ve güvenilir tutumunu
temsil etmektedir.
Peki
ya hanımlara ne demeli? Onlar da kendi tarzları içerisinde
oldukça muhafazakârdırlar. Bu tür âlemler
yapmaktan hoşlanırlar, ama sadece katı bir burjuva
toplumunda iyi bir izlenim uyandıracak kadar. Kıssacının
bize anlattığına göre onlar bâkiredirler ve öyle
de kalırlar.
Biraz eğlenceye düşkündürler, ama evlenme çağı
geldiğinde iyi bir evlilik yapabilmeyi de arzu
ederler. Yeni misafirlerle karşı karşıya
geldiklerinde meraklanırlar, ancak bekçi içeride
olduğundan, namuslarıyla ilgili bir bedel ödemek
zorunda kalmayacaklarını bilirler. Dervişler, kışkırtıcı
özel elbiseleri içinde burjuvayı hayrete düşüren
(épater le bourgeouis) bir oyun oynadıklarında,
bunun bir oyundan başka bir şey olmadığını düşünürler.
Bu sebepten tehlikeli olanı geçici bir burjuva
hevesine indirgeyerek estetik hale getirmeyi
becerebilirler. Bizim neslin bazı pop müzik türleriyle
ilgilenmekten hoşlandığı bir şekilde hatırımıza
gelir. Mesela Gangsta-Rap bunun en güzel örneği sayılabilir.
“Varoşları evine çağır.”
Aslında
tüm bunlar gerçek değil edebiyattır.
Kendisini belli eden bir kurguyu Bin Bir Gece
Masalları’ndan daha belirgin olarak nerede
bulabiliriz? Üstelik, bizim Bin Bir Gece
Masalları’mız, kaçınılmaz olarak Memluk Mısırı’ndaki
Arap kıssacıları tarafından anlatılmış değildir.
Muhsin Mehdî bize hikâyenin karmaşık tarihini, on
sekizinci yüzyıl Fransası’yla, on dokuzuncu yüzyıl
İngiltere ve İngiliz Hindistanı’nın aydın halkı
arasında hüküm süren güçlü oryantalist eğilimlere
bağlı olarak maruz kaldığı sürekli ilaveleri ve
uğradığı muazzam değişiklikleri açıklamıştı.
Arapça orijinalinde üç Kalender “Müslüman
selâmı” vermez,
sadece “teşekkür [24] ederler” (şekerû),
bekçinin, “kalabalık bir şehri ıssız bir
yere” çevireceklerini düşünmesi,
onların Kalenderî olmalarından dolayı değil, her
birinin bir gözünü kaybetmiş olmaları yüzünden
Deccal’in kötü alâmetini hatırlaması
sebebiyledir.
Bununla beraber bütün bunların hiçbiri amacımıza
temel teşkil etmez. Örneğimizdeki ekleme ve değişiklikler
yalnızca orijinal metnin kastettiği vurgunun altını
çizer. Kabul edilmelidir ki, bizim olayları tasvir
yoluyla sadece kurgudan söz ediyor oluşumuz, bizi bu
edebiyatı tasdik etmekten hiçbir şekilde alıkoymaz,
en azından bir algı gerçeğini ifade eder. Hikâyeden
öğrendiğimiz, anlatan kişinin kimi davranışlarla
ilgili tepkileri ve sosyal şablonları nasıl algıladığıdır.
Bu
açıdan bakıldığında, Kalenderîler kesinlikle
acayip kişiler olarak görünmektedir, fakat onlar
sapık olmadıkları gibi, gerçek bir tehlike de değildir.
Eğer yazar, dinleyicileri karşısında sûfîleri şeytan
gibi göstermeye kendini mecbur hissetseydi, başka
bir dekor kullanacaktı. Aslında tasavvuf resme dahil
edilmez, manevî boyut bütünüyle karanlık içinde
tutulmaktadır. Tabii ki kıssacının, Kalenderîleri
gerçekte Kalenderî olarak değil, hükümdar olarak
tasvir etmek istediğini de hatırda tutmalıyız.
Fakat o an için, hikâyenin bu unsuru henüz su yüzüne
çıkmış değildir. Şundan kesinlikle emin
olabiliriz ki, o dinleyicilerinin beklediklerinden,
yani alışılmadık bir hayat tarzına karşı bir taşlamadan
başka hiçbir şey amaçlamamaktadır. Hikâyesindeki
bu kişiler, normal bir insandan beklenenin aksine
evlenmezlerdi. Mal mülk biriktirmez, sadakayla geçinirlerdi.
Bu tutum, öfkeli kelâmcıların tahrîmü’l-mekâsib
diye adlandırdıkları ticarî faaliyetlerin tümden
lânetlenmesi olgusunun köklerini içinde taşıyordu.
Belirli bir yerde ikamet etmiyor, bulundukları yere sürekli
yabancı kalıyorlardı. İslâm’ın zorlayıcı
emirlerine uyma konusunda gevşektiler. Bu yönden Gazâlî’nin
sıradan halk tarafından bile anlaşılabilecek bir
tarzda Farsça olarak kaleme aldığı bir risalesinde
veryansın ettiği ehl-i ibâhaya dahildiler.
Onlar, günahtan çok riyâdan korktukları için
hatalarını gizleme gayreti içinde değildiler. Bu
bağlamda Melâmetiyye geleneği içinde
bulunuyorlardı, [25] gerçi bu ikinciler Şeriat’ın
emirlerini titizlikle yerine getirmekteydiler.
Her
şeyden önemlisi, onların alışılmadık kıyafetleri
vardı. Görüldüğü gibi, sonraları sembolleşen
sakalın o zamanlar henüz seçkin dindarlığın
sembolü haline gelmediği doğrudur. Bilakis bazen
uzun sakal bir ahmaklık alameti olarak anlaşılmıştır.
Fakat bıyık son derece normaldir ve bir kaç meşhur
hadis, zühdü göstermek için bıyığın nasıl kısaltılacağını
tarif etmiştir.
Saç, Haricîler’in tercih ettikleri gibi kısaltılabilirdi,
fakat tüm saçı tamamen tıraş etmek kesinlikle çok
fazlaydı. Dehşet ağır ve derindi. Ardında bir kışkırtmadan
çok daha fazlası görünüyordu: Kalenderî dervişleri
yüzlerinin bütün güzelliğini tamamen açığa
vurmak istiyorlardı.
Çünkü Tanrı, Adem’i “‘alâ
sûratihi” yani “kendi sûretinde”
yaratmıştı, anlaşılabileceği gibi kendisi güzel
olduğundan güzelliği seviyordu.
Fakat çoğu insanın bu mantığın farkında olmadığını,
bu düşünceyi bilseler bile ciddiye almayacaklarını
rahatlıkla tahmin edebiliriz: Onlar hiçbir zaman kılsız
olarak tanımlanmamış olan Tanrı’yı sakalsız
olarak düşünmüşlerdi.
O
zamanki bütün bu saldırıların tamamı teolojik
olduğu kadar sosyaldir. Fakat bu durum zıtlığı kışkırtmaya
yeterli miydi? Tuhaf karşılama vardı, dehşet ve
sessiz bir hoşnutsuzluk vardı, ama kesin muhalefet için
genellikle daha fazlasına ihtiyaç duyarız: Bir nüfuz
mücadelesine. Bununla beraber, sûfîler uzun bir
zaman pek fazla nüfuz sahibi olamadılar ve genel
olarak kabul edilmiş dindarlık sınırları içinde
kaldılar. Bu, ilk düşmanlarının neden yakın çevreleri
–yani zühdü farklı bir tarzda yorumlayan kişiler–
arasında bulunduğunun gerekçesi olabilir. Üçüncü/dokuzuncu
yüzyılın ikinci yarısında sûfîler, ilk olarak
yasal kovuşturmayla tehdit ediliyorlardı. Ebu Hüseyin
Nûrî ve Bağdat’taki çevresini kastediyorum. Düşmanlık
eden Gulâm Halil denen adam, ne bir fakih, ne de sanıldığı
gibi Hanbelî idi. Kendisi bilakis Kitâbü’l-İnkıta‘İlallah
adlı bir eser yazmış olan bir zahiddi. İbn
Hanbel’in ölümünden kısa bir süre sonra, o sıralarda
Hanbelî [26] ekolünün, var olduğu oranda nüfuzunun
yayılmadığı Basra’dan gelmişti. Fakat
Muvaffak’ın annesi tarafından himaye edildiği
saray çevresine girmeyi başardı. Artık popüler
bir vaiz olarak yüksek sosyeteyi etki altına
alabilirdi. Bu rolü oynayan ilk kişi o olmayacaktı;
benzer bir nüfuz Harun Reşid’in karısı Zübeyde’nin
desteğini kazanan Horasanlı Mansur b. Ammar tarafından
da kullanılmış, hatta bizzat halife tarafından da
kabul görmüştü.
Her iki şahsın da vaazları kayıt altına alınmış
ve yazılı olarak yaygınlaştırılmıştı. Gulâm
Halil’in vaazları Kitabü’l-Mevâiz adını
taşıyan bir kitapta toplanmıştı. Öldüğünde Bağdat
esnafı dükkânlarını kapatmıştı.
Fakat
onu bu kadar öfkelendiren neydi? Sarayda sûfîlerden
kaynaklanan herhangi bir rekabetten dolayı endişelenecek
hiçbir sebep de yoktu. Belki sıradan halk arasında
böyle yapmayı gerektirecek daha çok sebep vardı.
Onun rahat vermediği bu insanların çoğu zengin değildi.
Bu durum Nûrî’nin davasında çok açıktır, ama
onun, ismine göre hüküm verebilirsek bir ayakkabı
tamircisi olan Harrâz konusunda da samimi olduğu görülür.
Toplam yetmiş beş kişi muhtesib tarafından
kara listeye dahil edilmiş ve mübaşir tarafından
çağrılmıştı. Oldukça yeni olan bir hareket için
hatırı sayılır bir rakamdı bu. Buna karşılık Cüneyd
rahatsız edilmedi, başka bir sosyal gruba mensuptu
ve kendisine fakih süsü verebilmişti. Gulâm Halil,
büyük değer verdiği Hasan el-Basrî’nin,
Basra’da Abdülvâhid b. Zeyd yönetiminde daha
duygusal, daha belirsiz bir hale gelmiş olan zühd
anlayışını tam olarak gerçekleştirdi. Abdülvâhid
b. Zeyd, yaydığı hadîsü’l-ışk’ı
Hasan Basrî’ye atfetmişti. Bir süre sonra yine
Basra kökenli olup da Bağdat’a geçen Muhâsibî,
Hasan’ın geleneği içinde kalmakla birlikte, yeni
eğilimlerden uzak durmadı. Bu, o zamanlar Bağdat’ta
kamu oyu oluşturmak için yapılan bir nüfuz mücadelesi
miydi? Bilmiyoruz.
Hatta
Gulâm Halil’in mihnede esas aldığı temel noktayı
da bilmiyoruz. Tamamı efsane niteliğinde ve oldukça
geç dönemlere ait olan sûfî kaynaklar, bize yoğun
sevgi anlamına gelen ışk kavramına yapılmış
olan saldırıları anlatırlar. Acaba temel nokta,
onu rahatsız eden ve mehabbe terimine
benzemeyen bu terim miydi, yoksa onunla bağlantılı
gördüğü sosyal hareket mi? Sûfîlerin sohbetleri,
erkekler gibi kadınlara da açıktı. İşittiğimize
göre kıskançlıktan dolayı Gulâm Halil’i
harekete geçmeye teşvik eden de o sohbetlere katılan
bir kadındı. Hâlihazırda elimizde bulunan Kitâbü
Şerhi’s-Sünne adlı eserinde (ne manidar bir
isim!) diyor ki: “Sevgi ve iştiyaka çağıran
ve [27] kadınlarla baş başa kalmaktan hoşlanan
topluluklardan sakın!”
Peygamber’in ashâbından birini delil göstererek gönderdiği
raporda şu açıklamayı yapmıştı: “Bir erkek
çocuğunu öpen kişiye Allah lânet etsin. Fakat o
çocuğu kucaklarsa ateşten bir kırbaçla dövülecektir.
Onunla cinsel ilişkide bulunursa, cehenneme
gidecektir.”
Gulâm Halil bir ahlâkçıydı. İbn Hanbel’in
talebeleri arasında sayılmamasına rağmen, kitabında
Malik b. Enes ve diğerlerinin yanı sıra ondan da
saygıyla söz eder, onların zühdünün ve şiddetli
coşkularının izinden gider. Onu bir fundamentalist
olarak adlandırabiliriz. Hayat tarzlarını bilebildiği
kadarıyla sahâbeyi izlerdi. Ashâbın her bakımdan
İslâm’ın hakkını verdiğini söylerdi. Hiç
kimse asla Kur’an’ın dışına çıkamaz, Allah
hakkında ancak kendisinin Kutsal Kitap’ta bildirdiği
kadar konuşabiliriz. Onun nasılı ve niçini hakkında
düşünmek zararlıdır.
Benzer
sebeplerle Muhâsibî, Hanbelîlerin iftirasına maruz
kalmıştı. Naklettiklerine göre bir düğün sırasında
kendisi parmaklıkların arasından kadınları
seyretmeye çalışmış ve başı demir çubukların
arasına takılıvermişti. Bu davranışından dolayı
kendisinden hesap sorulduğunda ise cennetteki
hurileri hayal etmek istediğini söylemişti.
Bu, bize Abdülvâhid b. Zeyd’i tekrar hatırlatıyor;
müritleri hurilerle buluşmak için gece çöle gitmişlerdi.
Muhâsibî’ye karşı beslenen kuşkular, İbn
Hanbel’in kendi sözlerinde de ifadesini bulmuştu:
“Başını eğmesinden dolayı ona aldanma! O kötü
bir adamdır. Onu denemedikçe tanıyamazsın. Onunla
konuşma, ona itibar etme. Gerçekten bidatçı olsa
bile Hz. Peygamber’den hadis rivayet eden birinin
sohbetlerine devam eder misin? Hayır! Ona ne saygı göster,
ne de teveccüh!”
İşte ilk defa karşılaştığımız karakteristik
ifade; bidat, yeni usul (innovation). Öyle
görünüyor ki, İbn Hanbel’e yakın duranların çoğu
bile Muhâsibî’ye ve onun yaklaşımlarına saygı
duyuyordu. [28] Fakat müfrit talebeleri üstatlarını
anladıklarını düşünmüşlerdi. Onun görüşlerini
ölçecek bir ölçü, yani nebevî sünnet
vardı ve bu ölçüye göre o, iyi kategorisine
girmiyordu.
|