|
İNSAN DOĞASINI YENİDEN DÜŞÜNMEK
Mehmet EVKURAN
Bu makalede, bir kitabın öne sürdüğü argümanlar
ekseninde
din ve fıtrat konuları üzerinde bir tartışma
gerçekleştirmeyi amaçlıyoruz. Böylece hem anılan
temel konularda farklı ve eleştirel yaklaşımlara
işaret etmeyi ve hem de olumlu bir beklentinin
gereğini yerine getirmeyi düşünüyoruz.
İslambilim ve İnsanbilim
alanlarındaki tartışmaların pek çok problemli
temayı içerdiklerinde kuşku yoktur. Öncelikle
incelenen konunun içeriğinin, yorumsal bir
nitelik taşıdığını ve bu yüzden de farklı
ya da alternatif okuma biçimlerine açık olduğu
bilinmektedir. Üstelik her okuma biçiminin,
kendince bir haklılık ve doğruluk payı taşıdığı
ve hiçbir okuma biçiminin diğerlerini dışlayacak
ya da geçersiz kılabilecek düzeyde sahici,
esaslı ve imtiyazlı bir konuma sahip olmadığı
açıktır. Bu anekdot, sosyal bilimlerde görülen
farklı yaklaşımların aynı anda kullanılmalarının
ve çoğul okuma biçimlerinin zorunluluğunun altını
çizmektedir.
Sorun, İslambilim çalışmaları
söz konusu edildiğinde daha da bir önem
kazanmaktadır. Bugün artık biliyoruz ki, yöntem
sorunundan daha fazla ve daha stratejik bir konu
olması bakımından metodoloji
sorunu, en az incelenen konunun kendisi kadar
belirleyici olmaktadır. Araştırmacının konuyu
incelerken hangi araçları nasıl ve nerede
kullandığı/kullanacağı sorunu, sonuca ulaştıracak
olan yolu nasıl yürüyeceği yöntem sorununu teşkil
etmektedir. Ancak, bundan daha da köklü bir tartışma
düzeyi vardır ki o da, araştırmacının
konusuna nereden baktığı,
onu nasıl gördüğü,
konusuyla kurduğu algısal ve bilinçaltısal ilişkinin
niteliği, konuyu düşünürken ve hatta onu düşünmeye
niyetlenme sürecine girdiği andan itibaren gerçekte neyi yapmak istediği, kültürel ve bireysel bir benlik
yapısı olarak hangi zeminde durduğu/konumlandığı
soruları, araştırma söylemini üstü örtük
bir şekilde yönlendiren ve belirleyen oldukça
karmaşık etkenlerdir. Bunların tümü de
metodoloji konusunun kapsamına girmekte olup, öncelikle
bir metodoloji tartışmasının yapılmasını
gerektirmektedir. Metodolojik bir perspektifin şu
ya da bu biçimde netleştirilmesi, yapılan/yapılacak
olan çalışmaların bilimsel bir düzlemde
yeniden tanımlanabilmeleri ve sağlıklı yaklaşımlarla
kavranabilmeleri bakımından oldukça önemlidir.
Herhangi bir konuyu düşündüğümüzde,
aynı zamanda bize neler olup-bittiğini de
anlamaya çalışan bir üst perspektifin işletilebilmesi,
o konu hakkında
üretilen bilginin ve söylemin bir kontrol
noktası olabilecektir. Bu boyut göz ardı edildiğinde,
yürütülen çalışmaların, dar kapsamlı bir
kimlik söyleminin ve mantığının manipülasyonundan
kurtulması mümkün olamayacaktır,
kanaatindeyiz.
İslambilim araştırmalarında
içine düşülen belirgin yanılgılardan birisi,
konunun niteliğinin açık seçik bir
temellendirme eşliğinde tanımlanamaması
sorunudur. Özellikle Temel İslam Bilimlerinin
kadim problemlerini çözümlemeyi amaçlayan
yaklaşımların yanı başında bekleyen bir kıskaçtan
söz etmek istiyoruz: Bir yandan İslamî kimliğin
kültürel, tarihsel ve politik geleneğini
savunma gibi örtük bir niyet, gerekli olan
sorgulama cesaretini ve heyecanını bastırabilmektedir.
Diğer yandan da Sosyal Bilimler mantığını bir
araç
olarak değil de sanki mutlağa yakın bir bakış
açısı ya da ayrıcalık sahibi bir hakem statüsü
olarak algılama yanılgısı durmaktadır. Oysa,
insan etkinliklerinin yer aldığı dünya aynı
zamanda bir değerler alanıdır. Her bakış açısı
aslında bir değerlendirmedir
ve açıkça itiraf edilmese de bir değerler
tablosu içermektedir. Dolayısıyla kendini bir
Sosyal Bilim disiplinine indirgemiş ve tüm
geleneksel teolojik iddialarından vazgeçmiş
olan bir Kelam, Tefsir, Hadis vb. gibi İslam
Bilimlerinin doğuracağı boşluğun, daha
denetim dışı ezoterik ve eksterm akımlar tarafından
doldurulacağını tahmin etmek zor olmasa
gerektir. Dile getirmeye çalıştığımız bu çekinceler,
İslam Bilimlerinin geleneksel çizgilerini ve kalıplarını
oldukları gibi sürdürmeleri gerektiği tezine
haklılık sunmamaktadır. Aksine, işlevlerini
daha sahici bir şekilde yerine getirmeleri amacıyla
kendilerini, yapılarını, söylemlerini ve mantıksal
dokularını yeniden gözden geçirmeleri ve birer
iç aydınlanma gerçekleştirmeleri gereğinin
altını çizmektedir. Zira insanoğlu her zaman,
kendine yüksek hakikatleri hatırlatacak olan bir
sese kulak vermeye ihtiyaç duymaktadır. Yeni ve
kuşkulu bir dil kurmaya çalışmaktansa, İslamî
bilimlerin içerdiği normatif söylemi revize
etmek daha sahici bir yol tutmak gibi görünmektedir.
Pür dinsel birer mesele
olarak algılanagelmiş olan pek çok İslambilimsel
sorun, gerçekte kültürel, tarihsel, politik vb.
öğelerin içiçe geçtiği kompleks bir yapıya
sahip olmuştur. Onların bu çok yönlü ve çok
katmanlı yapısal özellikleri, yapılan teolojik
eksenli salt normatif değerlendirmeleri geçersiz
kılmaktadır. Daha doğru bir deyişle, dinsel görüşün
tespit edilebilmesi için, öncelikle konunun,
insan doğasından ve kültürel yapıdan
kaynaklanan temellerinin kavranması zorunlu görünmektedir.
Bu, dinsel bilincin, kendi içine kapanmasından
kaynaklanan ve çözümsüzlük sorununu besleyen
tıkanıklığın aşılabilmesi açısından da
zorunludur.
İslambilim alanındaki temel
metodolojik problemlerden bir başkası da, dinsel
söylemin kurgusu sorunudur. 'Kur'an'a göre...'
şeklinde kurgulanan bir söylem biçiminin,
kendince bir hakikat iddiası taşıdığı inkar
edilemez. Oysa, ortada bir yorumsal süreç vardır
ve bir sorunu ele alırken, salt nassların
literal aktarımı dahi esasen bir yorumlama
eyleminden başka bir şey değildir. Zira, hangi
ortamda, hangi nassın, hangi sorun bağlamında okunduğu,
kesinlikle tercihlere ve yorumlara bağlı kültürel
bir eylemdir. Geleneğin, selefin ve nassın
otoritesini önceleyen bir söylem tarzının
kurgulanmış olması, yaşanan sürecin yorumsal
bir süreç olduğu gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır.
Bu bakımdan, Kur'an eksenli herhangi bir çalışmanın,
neticede o çalışmayı gerçekleştiren araştırmacı
öznenin, Kur'an'ı bir şekilde konuşturduğu özel
bir anlama ve anlamlandırma eylemi olduğu gerçeğinden
hareket edilmesi ve 'Kur'an'a göre' ifadesinin
kullanılmasından kaçınılması, elbette doğru
bir yaklaşım olmaktadır.
Geleneksel Müslüman
paradigması, doğası gereği belli oranda bir
hakikat, sahicilik ve merkezîlik iddiası taşımaktadır.
Bu yüzden geleneksel Müslüman paradigması çerçevesinde
düşünen bir araştırmacının, araştırmasını
hakikatin ışığı altında yaptığı
izlenimini taşıdığını ve hakikate hizmet
etme duygusundan kaynaklanan bir savunma tutumu içinde
bulunduğunu düşünmek mümkündür. Bu bağlamda
ve bu mantık yapısıyla yürütülen çalışmalara
egemen olan otoriter ve ötekileştirici havanın
nedeni de bu olsa gerek. Bu aşamada geleneksel
dinsel söylemin ötekileştirici gücünün, eşit
oranda İslam-içi
ekollere karşı da çalışabildiğini hatırlamalıyız.
Ötekileştirme tekniği şu ya da bu düzeyde
modern-öncesi ve modern tüm değer paradigmalarında
yer almaktadır. Ancak Müslüman geleneğindeki
ötekileştirme stratejilerini keşfetmek ve
sorgulamak, Müslüman düşünür ve araştırmacıların
hafife alamayacakları bir sorumluluktur. Ancak
bunun, bir tür kimlik refleksiyle ve savunma amacıyla
yerini getirilmesinin sahici olamayacağı açıktır.
Geleneksel teolojik paradigma içinde kalmaya ısrar
ederek, yine onun sorunlarının gerçekci bir şekilde
çözümlenmesi, her şeyden önce paradigmatik
anlamda imkansızdır. Zira, düşünce sorunları,
o sorunların içinde doğduğu düşünsel bağlamda
ve çerçevede çözüme kavuşturulamaz ve yine
bir paradigma, ancak onu bir sorun olarak kavrayan
başka bir paradigma tarafından kavranabilir.
İslam Bilimleri alanında görülen
ya da yaşanan metodolojik sorunların kökeninde
de aslında bu paradigma sorunu yatmaktadır.
Dahası, iki farklı paradigma arasında farklı düzeylerde
yaşanan bir çatışma söz konusudur. Çatışma
bu iki paradigmanın, yani burada geleneksel Müslüman
paradigması ile Modern Sosyal Bilimlerin üzerine
oturduğu paradigma arasında gerçekleşmekte ve
ara konumlarda yer alan diğer yaklaşımlar da
temelde bu iki paradigmanın çeşitlemelerini oluşturmaktadırlar.
Araştırmacının farkında olması gereken en önemli
ayrım noktası da işte bu burasıdır. Çünkü
konu, yanılgı, yanlış anlama ve çarpıtmalarla
dolu bir zemin üzerine kurulmuştur. Ortada,
rasyonel olan ile rasyonel-olmayan, bilimsel anlayışla
mitsel ve arkaik anlayışlar arasında bir çatışma
olduğuna dair genel bir izlenim vardır. Oysa çatışma,
hiç de resmedildiği gibi anılan varlıklar arasında
sürmemektedir. Çatışma, iki farklı
rasyonalite yani iki farklı akletme
biçimi arasında gerçekleşmektedir. Bu bakımdan
iki farklı hakikat iddiasıyla karşı karşıya
olduğumuzu bilmek durumundayız. İlki dinsel
hakikati diğeri ise bilimsel hakikati temsil etme
savı taşımaktadır. Bu ikisi arasında bir
tercih yapma zorunluluğu hissetmek ve birini diğerine
göre kategorize etmek yanılgıya düşmek
olacaktır.
Bu iki farklı paradigma arasında kalmış olan ve onları uzlaştırmaya
çalışan eklektik bir yaklaşımın sergilediği
yanılgıların başında İslamîleştirme çabaları gelmektedir. İslamî bilince hoş ve çekici gelebilecek
olan bu terim, gerçekte ters bir işlev görmekte
ve sosyal bilimlerin özüne ve temel referanslarına
dokunmaksızın onlara İslamî olduğu sanılan
bir kisve giydirmektedir. Bunun bilimsel bir amaç
olarak koyutlanması, akademik aklın yanlış yönlendirilmesine
ve baskı altına alınmasına yol açmaktadır.
Doğrusu, 'Batı kaynaklı bilimlerin İslamîleştirilmesi
gibi zorlama yaklaşımlardan kaçınılması'dır. Ancak bu bilimlerin 'tecrübeye dayalı olduklarını' ve bu nedenle de
'Kur'an'ın daha iyi anlaşılmasında yardımcı
olabildiklerini' düşünmek onların paradigmatik niteliklerini gözden kaçırmak demek
olacaktır. Zira söz konusu bilimlerin, insana,
topluma, dünyaya ve tarihe yönelik birer tasarımları
bulunmaktadır. Hiçbir tasarım da, özü gereği
bir değerler sistematiğinden uzak değildir.
|