ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
İsmail Hakkı Sezer: KUR’ÂN’DA ŞİİR VE ŞAİR
Şükrü Özen: HİCRÎ II. YÜZYILDA İSTİHSÂN VE MASLAHAT KAVRAMLARI
Halil İbrahim Bulut: SİHRİN HAKİKATİ VE MÛCİZEDEN FARKI
Şamil Dağcı: İSLAM CEZA HUKUKUNDA İRADE-SUÇ İLİŞKİSİNİN CEZAYA ETKİSİ
Mustafa Öztürk: KUR’AN BAĞLAMINDA HZ. MERYEM’LE İLGİLİ BİR İNCELEME
Ali Akpınar: KUR’AN AYETLERİNE GÖRE HAC İBADETİNİN ZAMANI VE DAHA SAĞLIKLI BİR İBADET İÇİN BAZI TEKLİFLER
Yaşar Yiğit: İNSANLIK ONUR VE ŞEREFİNİN KORUNMASI AÇISINDAN KAZF SUÇU VE CEZASININ DEĞERLENDİRİLMESİ
Hasan Hüseyin Tunçbilek: İSLÂM’IN DIŞINDAKİ MONOTEİST DÜŞÜNCE VE İNANÇLARDA ULÛHİYET ANLAYIŞI
Ünal Kılıç: Bİ’RİMAÛNE SEFERİ (Sebep, Sonuç ve Çıkar İlişkileri Bağlamında)
İhsan A. Bagby Çeviri: Şükrü Selim Has: KLÂSİK İSLAM HUKUKU TEORİSİ’NDE (FIKIH USULÜ’NDE) MASLAHAT MESELESİ
Josef Van Ess Çeviri: Zafer Erginli: TASAVVUF VE MUHALİFLERİ: UYGULAMALAR ÜZERİNDEKİ YANSIMALAR, MİHNELER, DÖNÜŞÜMLER
Norman Calder Çeviri: Süleyman Akkuş: BERAHİME: LİTERAL YAPI VE TARİHSEL GERÇEKLİK
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:

Mehmet Aydın: DÜNYA BARIŞININ SAĞLANMASINDA DİN TEMSİLCİLERİNE DÜŞEN SORUMLULUK

İsmail Köksal: İSLAM HUKUKU AÇISINDAN İSRAF EKONOMİSİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

Hamit Er: OSMANLI DEVLETİ’NDE EĞİTİM VE ÇAĞDAŞLAŞMA ÇABALARI

Davut İltaş: YADSINAN GELENEK: “İSLAM’A YAMANAN SANAL ŞİDDET: RECM VE İRTİDAT MESELESİ” YAZISI ÜZERİNE BAZI ELEŞTİREL MÜLAHAZALAR

Mehmet Evkuran: İNSAN DOĞASINI YENİDEN DÜŞÜNMEK

 
NOSTALJİ:
Dilâver Gürer: SEMÂ VE DEVRÂN HAKKINDA İKİ RİSÂLE
  nostalji


SEMÂ VE DEVRÂN HAKKINDA İKİ RİSÂLE

Dilâver GÜRER

1. Zenbilli Alî Efendi’nin (ö. 932/1525)[1] Risâlesi

Risâle fî Hakkı Deverâni’s-Sûfiyye[2]

Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

El-Melik, el-Mennân, el-Azîz, el-Muktedir, ed-Deyyân (olan Allah’a hamd olsun)[3] ki O, Kur’ân nûrunun marifeti ile irfânı bizlere farz kılmıştır.

Nebîsine ve onun halîfelerinin üzerine en güzel bir şekilde, daima ve her zaman salât olsun.

Akıl sayfama gelen bilgileri, gönülden ve geldiği şekliyle bir risâle hâline getirmeyi tasarladım. Sonra bunları, sadece biz biliriz, Allah bize verdi diye övünerek değil de, eksik ve noksanımızı kabul ederek ve Allah’ın inayetiyle, haddi aşmış kimselerin inadını kırmak için kaleme almaya başladım.

Rabbim! Beni îmanlı kimselerden eyle. Şeytanın vârislerinden yapma. Mîzân günü beni ârifler zümresi içerisinde haşret.

 Ey kardeşim! Bil ki, insanlar fazîleti de ve inadı da kabul etmede serbesttirler. Fakat onlar sağ tarafını sol tarafından ayırt edemeyen, kibirli, cahil kimselerin inkârları ile dik başlı bir hale gelmişlerdir. Bu sebeple, îmanlı kimselerin, özellikle de zamanımızdakilerin kalplerindeki şüphenin ortadan kalkması için, gerçeği ve kesin delîli apaçık metinler ile beyan etmek bizim üzerimize vâcip olmuştur. Zîrâ, zamane câhillerinin açıklamalarının ortaya çıkardığı fitneler yüzünden insanların çoğu şaşkın bir haldedir. Bu insanlar hayır ehlinin sözlerini söylerler, fakat îmanları boğazlarından öteye geçmez. Bunlar, okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar. Şeytanlar topluluğundan, inatçılar grubundan ve şirret insanlardan Allah’a sığınırız.

El-Bezzâziyye sahibinin “sûfîlerin zikir meclislerindeki devrânı oyundur ve haramdır, kötü bir fiil olduğu için imamın bunu yasaklaması gerekir” şeklinde, sırf garaz dolu bir sözü vardır.

Meşhur fakîh Câmiu’l-Fetâvâ isimli eserinde de şöyle der: “Sûfîlerin devrânı haramdır. Onlara katılmak haramdır. Haramı helâl sayan kimse kâfirdir.”

El-Pezdeviyye sahibi de şöyle demiştir: “Sûfîlerin devrânı çirkin bir fiil ve açık bir haramdır.”

Devrânı haram sayanlar, buna delil olarak Peygamberimiz’in(as) “Bir kavme benzeyen kimse onlardandır”[4] sözünü ileri sürüyorlar. Devrân oyundur ve icmâ ile haramdır, diyorlar. Yine, diyorlar ki: Devrân rakstır ve onu ilk ihdas eden Sâmirî’dir (Allah müstehakkını versin). Devrânın keferenin ve müşriklerin fiili olduğu açıktır. Sûfîlerin raksında da onlara benzeyiş vardır. Onların bu fiilleri kötü, âdî bir fiildir. Bu davranışın “Hakk’ı gözeten, insaf sahibi kimseler”[5] nazarında bir oyun ve bir eğlence olduğu açıkça bellidir.

Onların bu husustaki dayanakları el-Keşşâf sahibinin “cehrî zikir Tâhâ sûresindeki: “Eğer sen sözü açıktan söylersen, bilesin ki, o gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir”[6] ayeti ile Kur’ân’da yasaklanmıştır” sözüdür.

Biz ise bütün bu iddialara katî bir cevap ile şöyle cevap veririz: el-Bezzâziyye sahibinin devrânın haramlığı konusundaki sözü sâbit değildir, doğru değildir. Çünkü, devrânın raks olduğu herkesçe kabul edilen bir hüküm değildir. Ne zikir bir oyundur, ne de zikreden oynayan bir kimsedir. Zikir ibadetlerin en fazîletlisi olduğu gibi, zâkirler de en fazîletli kimselerdendir. Zikrin en fazîletli ibadet olmasına şu ayet delildir: “Sana kitaptan indirileni oku. Namazı dosdoğru kıl. Muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve çirkinlikten alıkoyar. Allah’ı zikretmek (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.”[7] Zikredenlerin üstünlüğüne ise Hz. Peygamber’in(as) şu sözü delildir: “Zikreden kimse Allah’ın sevgilisidir.”[8] Yine şu hadisler de buna delildir: “Gâfiller içinde Allah’ı zikreden kimse, ölüler arasındaki diri kimseler gibidir.”[9] “Gâfiller arasında Allah’ı zikreden kimse, kuru ağaçların ortasındaki yemyeşil ağaç gibidir.”[10] İşte bizim olduğu gibi, cinlerin ve diğer insanların da peygamberi olan Hz. Peygamber’in bu sözleri zikrin ve zikredenlerin üstünlüğünü açıkça belirtmektedir. Bunları bile bile inkâr edenler kâfir olur. Böyle inkârcılardan olmaktan Allah’a sığınırız.


[1] Tam adı Mevlânâ Alî b. Ahmed b. Mehmed el-Cemâlî’dir. Zenbilli Alî Efendi ismiyle şöhret bulmuştur. 903/1498 yılından itibaren ölünceye kadar, yâni, II. Bâyezîd, Kânûnî Sultan Süleyman ve Yavuz Sultan Selîm zamanlarında şeyhülislâmlık yapmıştır. 932/1525 yılında İstanbul’da vefat etmiş olan Alî Cemâlî Efendi, devrin en büyük âlimlerinden olup, fıkıh, usûl, edebiyat, lügat, gramer, tefsîr ve hadîs sahalarında otorite ve Osmanlı Devleti’nin en liyâkatli ve dirayetli şeyhülislâmlarından biri idi. Hayatı boyunca tasavvufî ortamlardan uzak kalmadığı ve akrabaları arasında şeyhler olmasına rağmen onun, devrin aydınlarının itibar ettiği Zeyniyye Tarîkatı şeyhlerinden Muslihiddîn Vefâ’nın (ö. 895/1491) müntesibi olduğu kaydedilir. (Hayatı hakkında geniş bilgi ve kaynaklar için bk.: Küçükdağ, Yusuf, II. Bâyezid, Yavuz ve Kânûnî Devirlerinde Cemâlî Ailesi, İstanbul, 1995, s. 51-81; Baysun, M. Câvid, “Cemâlî” md., İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1977, III/85-88.)

[2] Risâlenin aslı Arapça’dır. Tercüme şu üç nüsha esas alınarak yapılmıştır: 1- İstanbul Süleymaniye Ktp., İzmirli, no: 799, 2- Konya Mevlânâ Müzesi, A. Gölpınarlı Yazmaları, no: 109, 3- Londra India Office Library and Records (IORL), Or. 12933.

[3] Bu ibâre metinde yoktur.

[4] Ebû Dâvûd, Libâs/4; Ahmed b. Hanbel, II/50.

[5] Biraz ileride geçeceği gibi, bu cümlenin “Hakk’ı gözeten, kitap sahibi (musannıf) kimseler” şeklinde olması gerekir. Sanırız istinsahta bir hata var.

[6] Tâhâ, 20/7.

[7] Ankebût, 29/45.

[8] Kaynağını bulamadım.

[9] Buhârî, Daavât/66.

[10] Bk.: ed-Deylemî, Ebû Şücâ‘ b. Şîreveyh, el-Firdevs bi-Me’sûri’l-Hıtâb, tah.: es-Saîd b. Besyûnî Zeğlûl, Beyrut, 1986, II/242.