|
YADSINAN GELENEK: “İSLAM’A YAMANAN SANAL ŞİDDET: RECM VE İRTİDAT MESELESİ” YAZISI ÜZERİNE BAZI ELEŞTİREL MÜLAHAZALAR
Davut İLTAŞ
Yöntem sorunu, günümüzde genelde bütün Müslümanları,
özelde de akademisyen olsun olmasın İslamî ilimler
sahasında araştırma ve inceleme yaparak toplumu aydınlatma
yükümlülüğünü taşıyanların karşılaştıkları
ve henüz çözülmeyi bekleyen bir problem olarak
mevcudiyetini korumaya devam eden bir sorundur. Son günlerde,
bu ve benzeri problemlere bir açıklık getirmek üzere
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın düzenlediği
“İstişare Toplantısı” bu sorunun gün yüzüne
çıkan en belirgin göstergelerinden biridir. Aynı
problemin devam ettiği platformlardan biri de din
sahasında bilimsel faaliyetlerde bulunan dergilerdir.
Bu tür faaliyetlerin sonuç itibariyle din ile ilgili
konuları gündeme getirmesi, kamuoyunun ilgi ve
bilgisine sunması açısından önemi tartışılamaz.
Problemlerin tespiti, bu problemler konusunda fikir ve
düşüncelerin olgunlaşması ve sonuçta problemleri
çözme noktasında yerinde önerilerde bulunulması
ancak bu tür faaliyetler sayesinde mümkün
olabilmektedir. Ancak problemleri tartışırken ve
çözüm üretirken kaynakları belli ve bu kaynaklara
bakışı kendi içinde tutarlı olan bir yöntemin
izlenmesi ve geçmişin lâyıkı veçhile değerlendirilmesinin
de bilimsellik ve hakkâniyet açısından gözetilmesi
gereken bir nokta olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.
Bu amaçla İslamiyat dergisinin “Din ve Şiddet”
özel sayısında sayın Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu
tarafından kaleme alınan “İslam’a Yamanan
Sanal Şiddet: Recm ve İrtidat Meselesi” (s.
125-132) başlıklı makale hakkındaki bazı eleştirel
mülahazalarımı dile getirmek istiyorum.
Sayın
Kırbaşoğlu’nun temel iddiası, 14 asır boyunca
muhsan kişiler için verilen recm ve irtidat edenler
için öngörülen ölüm cezasının (yazının başlığından
da anlaşılacağı üzere) şiddet olduğu ve bu iki
cezanın İslam’da olmadığıdır. Bu temel iddiasını
da özetle, şu şekilde gerekçelendirmiştir:
1.
Söz konusu iki cezanın Kur’an’dan dayanağı
yoktur.
2.
Bu iki ceza ile ilgili mevcut hadisler ya zayıf
ya da haber-i vâhiddir.
3.
Haber-i vâhidler ise şüphe içermesi
sebebiyle “şüphe ile hadlerin düşürülmesi
ilkesi” gereğince had cezalarını ispatta delil
olamaz.
4.
“Açıklamanın ihtiyaç vaktinden sonraya bırakılması
caiz değildir” ilkesi gereğince, bu iki suç
Kur’an’da yer aldığı halde, cezalarının
Kur’an’la açıklanmaması düşünülemez.
Kur’an’ın kendisi dururken açıklamanın Hz.
Peygamber aracılığıyla yapılmış olabileceğini
ileri sürmek ikna edici değildir.
Biz
de sayın Kırbaşoğlu’nun temel iddia ve gerekçeleri
hakkındaki eleştirilerimizi, özetle verdiğimiz bu
noktaları esas almak suretiyle şu başlıklar altında
ele alacağız.
1.
Makalenin başlığı
2.
Fakihlere yöneltilen eleştiriler
3.
Şüphe ile hadlerin düşürülmesi meselesi
4.
Hz. Peygamber’in beyan görevi
5.
Genel değerlendirme ve sonuç
1.
Makalenin Başlığı Hakkında:
Başlıkta
yer alan “yamanan”, “sanal” ve “şiddet”
kelimelerinin yazar tarafından özenle seçildiği ve
yazarın bu iki meseleyle ilgili bakış açısını
baştan ve belirgin bir biçimde ortaya koyduğu görülmektedir.
Daha baştan recm ve mürtedin öldürülmesi
meselelerinin, esasen İslam’da olmayan birer mesele
ve şiddeti içerdiği, daha doğrusu bütünüyle şiddet
olduğu vurgulanmaktadır. Şu veya bu mertebede konu
ile ilgili pek çok rivayetin bulunduğunu söyleyen
(s. 128) yazarın bu meseleleri, mevzu hadislere
dayandığı anlamını ifade eden “yamanan” ve
“sanal” sıfatlarıyla nitelemesi, bugünün telâkkilerinin
belirleyici kriter olarak alındığı izlenimini
vermektedir.
Başlıkta
geçen “şiddet” kelimesi de yine mahkum edici ve
yerinde olmayan bir nitelemedir. Hukukî açıdan şiddetin,
hukukun öngördüğünün ötesinde hukuka aykırı
olarak mala ve cana karşı fizikî güç kullanma
olduğu düşünülürse, recm ve irtidat suç ve
cezalarını kabul eden bir hukuk sisteminde, ceza
hukuku mantığı açısından -bizim için öyle
olmasa da- bunları, kaba kuvvet anlamına gelen şiddet’le
nitelemek doğru ve kabul edilebilir bir yaklaşım
olarak gözükmemektedir. Aksi taktirde tüm cezaların
şiddet olarak nitelendirilmesi kaçınılmaz bir
durum olur. Bu bağlamda yazarın, Kur’an’da yer
alan zina edene yüz sopa (Nur 24/2), iftira edene
seksen sopa vurulması (Nur 24/4), hırsızın elinin
kesilmesi (Maide 5/38), eşkıyanın öldürülmesi
veya asılması ya da el ve ayaklarının çaprazlama
kesilmesi (Maide 5/33) gibi bedenî cezaları da “şiddet”
olarak değerlendirip değerlendirmediğinin
bilinmesine ihtiyaç vardır. Yazarın bu cezalar hakkındaki
kanaatini ortaya koymadan sadece recm ve irtidatı ele
alıp “şiddet” olarak nitelemesi, parçacı bir
yaklaşımda bulunulduğunu göstermektedir.
Hz.
Peygamber’in sünnetini bir “dünya görüşü”,
bir “model” olarak projelendirme çabası içinde
olan sayın Kırbaşoğlu’nun, her şeyden önce
‘Bir şeyin İslam’da olup olmamasının kriteri
nedir?’ sorusuna bir cevap vermesi gerekirdi. Acaba
bir şeyin İslam’da olup olmamasının kriteri
Kur’an’da olup olmaması mıdır, yoksa akla ve günümüzün
değerlerine uygun olup olmaması mıdır? Bu bağlamda
Hz. Peygamber’in ve sünnetinin konumu ve değerinin
yeri neresidir? Bu konuda yazarın tavrının belli
olması beklenirdi. Ancak şu kadarını söyleyebiliriz
ki, katılıp katılmadığı bu yazısı çerçevesinde
belli olmamakla birlikte, yukarıda yazarın temel
iddiasının gerekçesi olarak belirtilen birinci ve dördüncü
gerekçeler, bu konuda temel kriterin Kur’an’da
olup olmaması olduğu yönünde bir imâda
bulunmaktadır. Eğer böyle ise bu düşünce, Hz.
Peygamber’in sünnetini bir “dünya görüşü”,
bir “model” olarak kabul etmekle nasıl bağdaştırılacak?
Eğer böyle değilse, bu cezaların Kur’an’da
olmamasından İslam’da olmayacağı sonucu nasıl
çıkıyor?
|