ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
İsmail Hakkı Sezer: KUR’ÂN’DA ŞİİR VE ŞAİR
Şükrü Özen: HİCRÎ II. YÜZYILDA İSTİHSÂN VE MASLAHAT KAVRAMLARI
Halil İbrahim Bulut: SİHRİN HAKİKATİ VE MÛCİZEDEN FARKI
Şamil Dağcı: İSLAM CEZA HUKUKUNDA İRADE-SUÇ İLİŞKİSİNİN CEZAYA ETKİSİ
Mustafa Öztürk: KUR’AN BAĞLAMINDA HZ. MERYEM’LE İLGİLİ BİR İNCELEME
Ali Akpınar: KUR’AN AYETLERİNE GÖRE HAC İBADETİNİN ZAMANI VE DAHA SAĞLIKLI BİR İBADET İÇİN BAZI TEKLİFLER
Yaşar Yiğit: İNSANLIK ONUR VE ŞEREFİNİN KORUNMASI AÇISINDAN KAZF SUÇU VE CEZASININ DEĞERLENDİRİLMESİ
Hasan Hüseyin Tunçbilek: İSLÂM’IN DIŞINDAKİ MONOTEİST DÜŞÜNCE VE İNANÇLARDA ULÛHİYET ANLAYIŞI
Ünal Kılıç: Bİ’RİMAÛNE SEFERİ (Sebep, Sonuç ve Çıkar İlişkileri Bağlamında)
İhsan A. Bagby Çeviri: Şükrü Selim Has: KLÂSİK İSLAM HUKUKU TEORİSİ’NDE (FIKIH USULÜ’NDE) MASLAHAT MESELESİ
Josef Van Ess Çeviri: Zafer Erginli: TASAVVUF VE MUHALİFLERİ: UYGULAMALAR ÜZERİNDEKİ YANSIMALAR, MİHNELER, DÖNÜŞÜMLER
Norman Calder Çeviri: Süleyman Akkuş: BERAHİME: LİTERAL YAPI VE TARİHSEL GERÇEKLİK
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:

Mehmet Aydın: DÜNYA BARIŞININ SAĞLANMASINDA DİN TEMSİLCİLERİNE DÜŞEN SORUMLULUK

İsmail Köksal: İSLAM HUKUKU AÇISINDAN İSRAF EKONOMİSİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

Hamit Er: OSMANLI DEVLETİ’NDE EĞİTİM VE ÇAĞDAŞLAŞMA ÇABALARI

Davut İltaş: YADSINAN GELENEK: “İSLAM’A YAMANAN SANAL ŞİDDET: RECM VE İRTİDAT MESELESİ” YAZISI ÜZERİNE BAZI ELEŞTİREL MÜLAHAZALAR

Mehmet Evkuran: İNSAN DOĞASINI YENİDEN DÜŞÜNMEK

 
NOSTALJİ:
Dilâver Gürer: SEMÂ VE DEVRÂN HAKKINDA İKİ RİSÂLE
  makaleler


Bİ’RİMAÛNE SEFERİ (Sebep, Sonuç ve Çıkar İlişkileri Bağlamında)

Ünal KILIÇ

Hicret sonrası kardeşlik (uhuvvet) tesisi ile dinî, anayasa metni hazırlatıp tüm tarafların imzasına sunma ile de Medine’de siyasî birliği kuran Hz. Peygamber, İslâm davetini daha geniş çevrelere ulaştırmak için gerekli çalışmaları zaman kaybetmeden başlattı.

İslâm Tarihi’nde “Medine Dönemi” de denilen bu dönemde, İslâm’a davet metotları ile hedef kitlede, “Mekke Dönemi’ne” nazaran bir takım değişiklikler oldu. Henüz Müslüman olmamış Medinelilerin İslâm’la tanışması için dahilde, etrafta yaşayan komşu kabilelerin hidayet bulması için de hariçte yoğun bir gayret içerisine girildi.

Kısa bir müddet içerisinde devletini sağlam temeller üzerine oturtan Hz. Peygamber, bir yandan da kitleleşme faaliyetlerinin devamı olarak, çevreyi tanımak üzere küçük silahlı birlikler çıkardı. “Herhangi bir çatışma ve çarpışmaya girmelerine izin verilmeyen bu erler, etrafı ve ticaret yollarını kolaçan ediyor, kabilelerin durumu hakkında istihbaratta bulunup Rasûlullâh’a dönüyorlardı.”[1]

Peygamberimiz, devlet başkanı sıfatıyla müşrik komşu kabilelerle insanî ilişkileri en iyi şekilde sürdürmeye gayret ediyordu. “Şayet (düşmanlar) barışa meylederlerse sen de ona yanaş ve Allah’a güvenip dayan”[2] ayeti ile de barışa teşvik ediliyordu. Bununla birlikte Rasûlullah, zorunlu kaldığında savaşmaktan da kaçınmıyordu. Bizzat iştirak ettiği veya görevlendirdiği sahâbîleri aracılığıyla gerçekleşen seferlerde[3] savaşsız çözümleri sonuna kadar zorluyor, fiilî çatışmalarda ise mümkün olan en az zayiatla işi bitirmeye çalışıyordu.[4]

Davet halkalarını genişletmek veya komşu kabilelerle iyi ilişkiler kurmak için zaman zaman birlikler görevlendiriliyordu. Bu görevlendirmelerde savaş yapmak, barış için uğraşmak, ticarî ilişkileri güçlendirmek, hepsinden de önemlisi İslâm’ı tanımayan insanlara bu yeni dinin gerçeklerini anlatmak da hedefleniyordu.[5]

Yukarıda belirtilen mülâhazalarla tertiplenen seferlerden birisi de “Bi’rimaûne Seferi[6]dir. İlk dönem İslâm Tarihi kaynakları ve onları temel alarak yapılan araştırmalar, başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün Müslümanları büyük bir üzüntüye düşüren bu sefer hakkında detaylı bilgilere yer vermişlerdir. Bununla birlikte kaynaklarda yer alan rivayet farklılıkları olayın tam olarak tespitini güçleştirmektedir. Aslında kaynaklarda yer alan ifadelerin genel söylemleri bizim kesin kanaatlere ulaşmamız için yeterli gibi görünmesine rağmen bazı araştırmacılar, rivayet farklılıkları arasındaki çelişkili gibi görünen ve ayrıntılarda gizlenen bilgilerden hareketle zaman zaman iftiraya ulaşan iddialarda bulunmaktadırlar. Söz konusu kişiler, savaşı son çare olarak gören ve hemen her fırsatta barış için çaba sarf eden; barış ortamının İslâm’ın yayılıp yerleşmesinde daha etkili olduğunu gayet iyi bilen Hz. Muhammed’i bir savaş peygamberi gibi göstermeye çalışmışlardır. Bu iddialarını ispat için de kaynaklardaki Bi’rimaûne Seferi ile ilgili genel kabul gören bilgilerden değil de az itibar edilen ve ikincil olarak zikredilen rivayetlerden hareketle, bu seferin sadece askerî maksatlara yönelik olarak yapıldığını söylemektedirler.

Bi’rimaûne Seferi ile ilgili bilinmeyenleri, yanlış anlaşılmaları, hepsinden de önemlisi ithamları en mukaddem rivayetlerden faydalanarak ortaya koymak gerekmektedir.

Hicretin dördüncü yılının Safer ayında (Temmuz 625)[7], Uhud Gazvesi’nden birkaç ay sonra, Bi’rimaûne denilen mevkide gerçekleşen olayla ilgili değişik isimlendirmelere rastlanılmaktadır: Seferin komutası için görevlendirilen sahabînin ismine nisbetle “Seriyyetü’l-Münzir b. Amr”, sefere iştirak edenlerin Ashâb-ı Suffa’ya mensup el-Kurrâ’dan oluşması sebebiyle “Seriyyetü’l-Kurrâ” ve olayın gerçekleştiği mekân dolayısıyla da “Seriyyetü Bi’rimaûne[8] isimleri verilmiştir.

Bu çalışmada seferle ilgili klasik siyer ve tarih kitaplarımız tarafından verilen rivayetleri tekrar etmekten ziyade, konuyla ilgili tereddüt ve istifhamları netleştirmeye yönelik bilgiler vermeye ve  olayın sosyal ve kabileler arası ilişkiler boyutunu ortaya çıkarmaya çalışacağız.


[1] Ahmet Önkal, Rasûlullâh’ın İslâm’a Davet Metodu, Konya 1989, s. 104.

[2] Enfal, 8/61.

[3] Peygamberimizin bizzat iştirak ettiği seferlere “Gazve”, görevlendirdiği sahâbîleri vasıtasıyla sevk ve idare edilen seferlere ise “Seriyye” denilmektedir. Ancak şunu da ifade etmek gerekir ki bu ayrım kesin sınırlara tâbi değildir. Zira bazen Peygamberimizin bizzat iştirak etmediği bir sefere gazve isminin verildiği de görülmektedir. Mesela 8/629 yılında gerçekleşen ‘Mûte Savaşı’na tarihçilerden bazıları “Mûte Gazvesi” ismini vermişlerdir. Gazve-Seriyye tabirlerinin mukayeseli bir şekilde tanımlandırılması için bkz., Hüseyin Algül, “Gazve”, DİA, İstanbul 1995, VIII, 488. Ayrıca bkz., İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, Ankara 2001, s. 125; M. Ali Kapar, Hz. Muhammed’in Müşriklerle Münasebetleri, İstanbul 1993, s. 170-71.

[4] Hz. Peygamber’in bu husustaki hassasiyetleri için bkz., Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamber’in Savaşları, trc, Salih Tuğ, İstanbul 1962, s. 11.

[5] Onun barışı temindeki gayretleri için bkz., Sarıçam, s. 121-125.

[6] Bi’rimaûne, Benî Sa’saa ve Benî Süleym arazisi arasında olup daha ziyade Benî Süleym’e yakın bir mevkidir. Abdulmelik İbn Hişam, es-Sîretü’n-Nebî, thk., Muhammed Muhyiddin Abdulhamid, Beyrut 1401/1980, III, 185; Ebû Abdillah Muhammed İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kübrâ, Beyrut trz., II, 52; Yâkut el-Hamevî, Mu’cemü’l-Buldân, thk., Abdulaziz el-Cündî, Beyrut 1410/1980, I, 302.

[7] Bi’rimaûne Seferi’nin hicretten 36 ay sonra Safer başında (Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî, Kitâbu’l-Megâzî, Beyrut 1404/1984, I, 346; İbn Sa’d, II, 51) veya hicretin dördüncü yılında, Uhud Savaşı’ndan dört ay sonra ve Safer ayının hemen başlarında (İbn Hişam, III, 183; Yahya b. Câbir el-Belâzürî, Ensâbu’l-Eşrâf, thk., S. Zekkâr- R. Ziriklî, Beyrut 1417/1996, I, 481; Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, thk., komisyon, Beyrut trz., II, 219; Osman ez-Zehebî, Târîhu’l-İslâm (el-Megâzî), thk., Abdusselam et-Tedmurî, Beyrut 1410/1990, s.235) gerçekleştiği naklolunmaktadır. Kaynaklarda zikredilen ve birbirinden farklı gibi görünen rakamlar aslında aynı tarihe işaret etmektedir. Bununla birlikte M. J. Kister, kaynaklardaki bu tür farklı tarihlendirmeyi, “söz konusu olayın hangi tarihte olduğu hususunda da tereddütler var diyerek” (“The Expedition of Bi’rmaûna”, Studies in Jahiliyya and Early Islam, ed., M. Rosen, London 1980, s. 337) bu olayla ilgili rivayetler üzerinde şüphe oluşturmaya çalışmaktadır. Zürkânî de Safer ayını tercih etmekte ve Muharrem görüşünü meçhul sıyga ile vermektedir. Bkz., Muhammed b. Abdulbâkî b. Yusuf ez-Zürkânî, Şerhu’l-Mevâhibi’l-Ledunniyye (İmam Kastalânî’nin Mevâhibu’l-Ledunniyye’si ile birlikte), tashih, Abdulaziz el-Hâlidî, Beyrut 1417/1996, II, 496. Söz konusu rivayete göre olayın olduğu sene, yine hicretin 4. yılı olmakla birlikte ay Safer değil de Muharrem’dir. Bu rivayet için bkz., Ali b. Ahmed es-Semhûdî, Vefâu’l-Vefâ bi Ahbâri Dâri’l-Mustafâ, thk., M. Muhyiddin Abdulhamid, Beyrut trz, I, 296.

[8] Vâkıdî, I, 346; İbn Hişam, III, 184; İbn Sa’d, II, 51; Zürkânî, II, 496-7.