|
İSLAM HUKUKU AÇISINDAN İSRAF EKONOMİSİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME
İsmail KÖKSAL
Ekonomi, iktisadî
meseleleri inceleyen bir ilimdir. Bütün toplumlarda
maddî açıdan ana gaye, zenginleşmeyi sağlamaktır.
Bunun bir yönü faydalı üretimi artırmaktan geçerken,
diğer yönü de mevcudu yerinde kullanmaya
dayanmaktadır.
Bu her iki yönün rantabl kullanılmasına verim
ekonomisi demek mümkünken, aksine de israf ekonomisi
denebilir. Ki, Güner de verim ekonomisini; coğrafyayı,
insanı, yer altı ve yer üstü kaynaklarını, zamanı
en üstün verimi alacak şekilde teşkilatlandırmaya,
çalıştırmaya ve tesirli kılmaya götürecek kültür
ve iktisat politikalarının tümü olarak tanımlar.
İsraf,
Arapça bir kelimedir ve bir konuda aşırı gitmeyi
ifade eder.
Gereksiz harcama yapmayı ifade eden bir deyim olarak
dilimizde iştihar etmiştir. Bu yönüyle de bütün
dinler gibi İslam’da da haram kılınmıştır.
Dolayısıyla iktisat, malı israfa kaçmadan kullanma
ve harcama anlamına gelir.
İslam,
israfı yasaklamış ve Müslüman’ın itidal ölçüleri
içerisinde hareket etmesini istemiştir. Bu konuda
ifrat ve tefrite, israf ve cimriliğe düşülmemesi
gerektiği ayet ve hadislerde belirtilmiştir.
İktisatla
itidal zihniyeti arasındaki ilgi, İbni Haldun’un
da (809/1406) üzerinde önemle durduğu bir konudur.
Ona göre servetin artması, lüks ve israf temayüllerini
güçlendirir. Çünkü çoğalan malın, nasıl tüketileceği
problemi ortaya çıkar. Yine israf zihniyetinin
uyanması, halk tabakaları arasında gerginliklere
neden olur. Çünkü tüketimdeki sınırsız konum,
mevcutla iktifa anlayışına terstir. Dolayısıyla
zenginlerin ölçüsüz hareketi, fakirleri tahrik
eder. Böylece bu noktadaki mütref hareket, ahlâk
anlayışını sarsar ve milletlerin zayıflamasına,
sonra da yıkılmasına yol açar.
Biz
her ne kadar ekonominin israf boyutunu inceleyeceksek
de, bu terimin muhtevasına israf çerçevesinde değerlendirilebilecek
her türlü imkanın zayi edilmesi girmektedir. Bu cümleden
olarak, iyiye motive edilemeyen gençlik, işletilemeyen
madenler, gerektiği gibi kullanılamayan toprak,
istifade edilemeyen denizler ve akarsular, orman ve
otlaklar... kısaca tam istifade edilemeyen veya
asgariye elde edilebilecekken daha fazla fiyatla kazanılan
her menfaat bir israftır. Ve bunların hepsi de bir yönüyle
ekonomiyle ilgili olduğu için, israf ekonomisinin
alt başlığı sayılır. Yine iş alanı açamama
endişesiyle yapılan nüfus planlaması da bir
potansiyeli değerlendirmemek manasına gelmektedir.
Bu yönüyle de israf ekonomisinin bir parçasıdır.
Halbuki genç nüfus, sosyal masrafları artırmadan
verim sağlar. Türkiye’de ise bu nimetin kökünü
kurutmak istercesine doğum kontrolüne yer
verilmektedir. Güner’in ifadesiyle; kültür
emperyalizmi hayal gücümüzü bile köreltmiştir.
Zira milletin daha çok çalışmasını ve istihsalin
artırılmasını düşünmek yerine, doğumu azaltmak
planlanmaktadır. Halbuki nüfus daima kalkınmanın sürükleyici
ve itici unsurudur.
Zira güçlü bir iç pazar olmadan sanayi sektörünün,
yine ticaret, yatırımı teşvik ve gerçekleştirmek
için ve hizmet sektörlerinin gelişmesi düşünülemez.
Zaten nüfus planlamasının altında, gelişmiş ülkelerin
uzun vadeli hakimiyet politikaları vardır. Bu
sebepten de bu konuyu finanse etmektedirler. Bu ülkeler
dünya nüfusunun %25 ine, dünya ticaretinin de %75
ine sahiptir. Bu sebepten kendi ülkelerinde nüfusu
teşvik etmektedirler. Zaten nüfus kontrolü aileyi
menfaate dayalı, ruh ve ahlâk sisteminden uzak bir
şirket haline getirmektedir.
Tabi manevî sorumluluk açısından vebali, ilgili kişilere
düşmektedir. Ayrıca keyfiyetli nüfus artışının
hiçbir zararı olmasa gerek. Bilimsel veriler de bunu
gösterir.
Meseleye
üretim açısından bakıldığında; ürünlerin,
karşılanmamış ihtiyaçları karşılama veya karşılanmış
olsa bile daha iyisini yapma girişimine dayanması
gerekir.
Dolayısıyla aynı kalitedeki ihtiyacın üstündeki
üretim israf olduğu gibi, ihtiyaç olmadığı halde
piyasaya sürülen mal da israftır. Binaenaleyh bilcümle
moda değişiklikleri böyle sayılır. Çünkü
firmalar öncelikli olarak kendi kârlarını artırmayı
ve rekabetten aldığı zararı giderme amacını
planlamaktadır.
Fakat bu amaçların İslam hukukuna göre külliyyen
meşru olduğunu kabul edemeyiz. Bu sebepten tekelciliği
sağlama adına yapılacak gayr-ı meşru tedbirler de
israf ekonomisine bir destek mahiyetini taşır.
Düğün-dernek
harcamalarında ölçülü davranmak kadar, hiçbir
yiyeceği israf etmemek, yemeği sofraya gereğinden
fazla koymamak, gereğinden fazla yememek
de israf ekonomisi kategorisindedir. Bu sebeple Osmanlı
Devleti’nde toprağı ideal seviyede kullanma
konusunda bir özen ve düzen vardı. Uygulamadaki tımar
sistemine göre toprak işletenindi.
Bununla arazinin verimli kılınması hedef alınıyordu
ve de başarıldı.
Yine
mevcut imkanlarımızla yapabileceğimiz ve daha ucuza
üreteceğimiz şeyi dışarıdan ithal etmek ve pahalıya
temin de israf ekonomisi cümlesindendir. Çünkü
gereksiz yere fazla masraf yapılmaktadır. Bu cümleden
olarak fahiş fiyatla alım-satım da israf
ekonomisine girer.
Yine
vatandaşa normal şartlarda kazandırılabilecek
olan, fakat başta idarecilerin, sonra da halkın
sorumsuzluk duygusuyla ortaya çıkan ve istifade
edilebileceği halde edilemeyen her imkan da israf
ekonomisi çerçevesinde değerlendirilir. Dolayısıyla
gereksiz yere çıkarılan her formalite ve bürokrasi,
israf ekonomisini destekleyen bir parçadır. Zira
insanların kolayca işlem yapmasını engelleyen
gereksiz her tasarruf, idealler adına caydırıcı
olmakta ve doğruları yapmayı engellemektedir.
Otokritik
açısından baktığımızda bizden daha küçük
toprağa, daha az imkanlara, daha kötü iklim ve coğrafya
şartlarına, üstelik daha da fazla nüfusa sahip
olan ülkeler, daha gelişmiş konumdadır. Japonya,
Belçika, Hollanda, Almanya, Fransa, Danimarka, İtalya,
Lüxemburg, İsveç, Norveç, Güney Kore, Tayvan...
gibileri buna örnektir.
Çin’in bile kalkınma hızı % 9-10 gibi dünyadaki
en ileri konumdadır. Zira bu ülkeler bize kıyasla
kaynaklarını daha iyi değerlendirmektedirler. Dolayısıyla
hem daha hızlı gelişmektedirler. Çünkü israftan
ve israf ekonomisinden daha uzaktadırlar.
Yahudilerde
olduğu gibi Japonya’nın kalkınmasında da en büyük
tesir, çocuklarındaki millî şuurun var olmasındadır.
Bu açıdan bakıldığında, bizdeki bilinç eksikliği
de israf ekonomisinin en büyük âmillerinden
birisini oluşturur. Bu durum aynı zamanda verim
ekonomisine geçememenin de en büyük sebebidir. Bu
da Marksist ve kapitalist bütün iktisatçıların
kabulüyle, manevî dinamiklerin insan motivasyonunda
etkili olduğu fikrinin teyidi manasına gelir. Öyleyse
millî ve manevî duygulardan toplumu eksik yetiştirmek
de, israf ekonomisini bırakamama ve verim ekonomisine
geçememe konusunda en büyük engeldir. Toplum içerisindeki
kardeşlik duyguları, karşılıklı saygı ve sevgi
de bu cümleden olarak değerlendirilir. Zira
birbirlerini seven insanlar, daha çok yardımlaşır
ve fikir alış verişinde bulunurlar. Öyleyse bu
fikri kıvılcımlayacak dinî ve ananevî değerleri
vermeliyiz. Kaldı ki bu güzel duyguların olmayışı,
haset ve rekabet duygularıyla engelleyici olarak da
rol oynayabilir. Tabi, rekabetin olmayışı ve zararlı
manadaki tekelciliğin de zararları pek çoktur.
Dolayısıyla bu meseleler de halledilmeden ideal
ekonomiye geçiş mümkün olamaz. Bu ise eğitimin
ekonomiye ne denli büyük katkı sağladığını gösterir.
Mesela okullarda öğrenemediklerini veya öğretilmediklerini
özel kurslarla temin etmeye giden bir sistem, her yönüyle
israf içindedir. Sevmediği mesleğe yönlendirilenler
ile ehliyetsiz bir şekilde iş başı yapanların
konumu ise bir başka yaradır. Belli kapasiteyi
yakalamış nice beyinlerin de ülkelerinden şu veya
bu sebeple ayrılmış olması ise daha da acı bir
sonuçtur.
|