|
KUR’AN BAĞLAMINDA HZ. MERYEM’LE İLGİLİ BİR İNCELEME
Mustafa ÖZTÜRK
Kur’an kıssalarının tarihsel açıdan sahih bir
bilgi kaynağı olup olmadığı veya geçmiş dönemlerde
olup bitenleri orijinal ve otantik formuyla yansıtıp
yansıtmadığı meselesi, özellikle son dönem
oryantalistik Kur’an araştırmalarında tartışma
konusu yapılmış ve buna bağlı olarak bazı
Kur’an kıssalarının Eski Ahit kaynaklı olduğu,
Âdem-İblis, Nuh, Zülkarneyn, Bilge Kul (Hızır)-Musa
vb. diğer bazı kıssaların ise İslam öncesi kültür
havzalarında ortaya çıkan Gılgamış, İskender ve
Yahudi efsanesi gibi muhtelif mitolojilere dayandığı
ileri sürülmüştür. Buna karşın Müslüman araştırmacıların
kahir ekseriyeti Kur’an kıssalarının kadim
mitolojilere dayandığı iddiasına itiraz etmiştir.
Çünkü bu kıssaları aktaran bir beşer değil geçmiş-gelecek,
olmuş-olacak her şeyi sınırsız ilmiyle kuşatan
Allah’tır. Bu yüzden Kur’an’ın geçmiş
peygamberler ve toplumlar hakkında aktarmış olduğu
bilgilerin fiktif olduğu veya tarihsel gerçekliği
bulunmayan mitolojilere dayandığı düşüncesi
kesinlikle yanlış bir düşüncedir.
İslam
dünyasında genel kabul gören anlayış budur; fakat
bu konuda daha farklı düşünen Müslümanlar da
mevcuttur. Özellikle son devir Müslüman araştırmacılardan
Muhammed Ahmed Halefullah ve Muhammed Esed’in
Kur’an kıssalarının tarihsel değeriyle ilgili görüşleri
kayda değer niteliktedir. Halefullah, 1947 yılında
Ezher uleması başta olmak üzere Mısır’daki
muhafazakâr çevrelerin infialine sebep olan el-Fennü’l-Kasasî
fi’l-Kur’âni’l-Kerîm (Kur’an’da Kıssa
Aktarım Sanatı) konulu doktora tez çalışmasında
ulaştığı sonuca göre Kur’an kıssalarındaki
temel hedef, insanlara tarihsel bilgi aktarmak değil
dinî-ahlâkî mesaj iletmektir. Allah bu maksatla
salt araç olarak kullandığı kıssaları ilk
muhataplarının zihinlerinde önceden mevcut olan
muhtelif hikaye ve menkıbelerin formatına uygun şekilde
söze dökmüştür. Bu itibarla, bazı Kur’an kıssalarının
mitolojik karakterli olması, dolayısıyla tarihsel
olgu ve olaylarla bağdaşmayan birtakım beyanlar içermesi
gayet doğaldır.
Buna
benzer bir görüş Yahudi asıllı bir ailede dünyaya
gelen ve gençlik yıllarında eşiyle birlikte Müslüman
olan Muhammed Esed (Leopold Weiss) tarafından da
savunulmuştur. Esed’e göre, özellikle hârikulâde
olayların anlatıldığı Kur’an pasajları, haddi
zatında nüzul dönemi Arap Yarımadası’nda yaygın
olan birtakım efsanevî menkıbelerden ibarettir.
Allah bu menkıbeleri, muhataplarına iletmek istediği
mesajın ruhuna uygun şekilde salt kıssadan hisse
sadedinde zikretmiş, bu sebeple tarihsel açıdan doğru
olup olmadıkları konusuna ihtimam göstermemiştir.
Esed,
müsteşrik Watt’ın birazdan müstakil bir başlık
altında aktaracağımız iddiasıyla aynı kapıya çıkan
bu görüşünü, “Biz onun ölümüne hükmettiğimiz
zaman, asâsını kemiren kurttan başka öldüğünü
gösteren bir işaret yoktu”
mealindeki Sebe suresi 34/14. ayetin tefsirinde şöyle
izah etmiştir: “Bu, eski Arap geleneğinin vazgeçilmez
bir parçası olan ve Kur’an’ın da bazı öğretilerini
mecazî olarak anlatmakta araç olarak kullandığı
sayısız Hz. Süleyman menkıbesinden yalnızca
biridir. Bu menkıbeye göre Hz. Süleyman, sarayında
asâsına dayanmış bir şekilde öldü ve bir süre
hiç kimse öldüğünün farkına varmadı: Onun için
çalışmakla görevlendirilmiş olan cinn
de, kendisine yüklenmiş olan ağır görevlerini
yapmaya devam etti. Fakat sonra bir kurt Hz. Süleyman’ın
asâsını kemirmeye başladı ve desteksiz kalan vücudu
yere yığıldı. Burada sadece ana çizgileriyle değinilen
bu kıssa, insan hayatının önemsizliği ve doğal güçsüzlüğü
ile dünyevî kudret ve ihtişamın boşluğu ve geçiciliğini
anlatan bir mecaz olarak kullanılmıştır.”
Esed,
rasyonel çerçevede izah edilmesi pek mümkün gözükmeyen
birtakım mucizevî olaylara atıfta bulunan Kur’an
kıssalarının esâtîrü’l-evvelîn
(eskilerin masalları) türünden olduğunu söylemekle
eş değer olan bu görüşünü, rüzgârın Hz. Süleyman’ın
buyruğuna verildiğini bildiren Enbiyâ suresi 21/81.
ayete ilişkin açıklamasında çok daha çarpıcı
bir şekilde dile getirmiştir:
Burada
da, Hz. Süleyman’la ilgili başka bölümlerde de,
Kur’an, o’nun ismiyle bitişen ve gerek Yahudi-Hıristiyan
kültürünün, gerekse İslam öncesi Arap halk kültürünün
ayrılmaz parçası halinde yaşayan muhtelif şiirsel
menkıbelere atıfta bulunmaktadır. Kur’an’da yer
alan bu bahislerin “rasyonel” bir tarzda
yorumlanması, kuşkusuz mümkündür; ama, böyle bir
çaba bizce pek gerekli değil. Çünkü bu menkıbeler,
Kur’an’ın ilk defa hitap etmek durumunda olduğu
toplumun hayal gücüyle öylesine derinden yoğrulmuştu
ki, Hz. Süleyman’ın olağanüstü gücünden ve
hikmetinden söz eden bu efsanevî hikayeler zaman içinde
başlı başına kültürel bir gerçeklik, bir ifade
ve üslup özelliği kazanmış ve bunun için de
Kur’an’da verilmek istenen belli ahlakî gerçeklerin
temsîlî olarak yansıtılması için başvurulabilecek
son derece uygun ifade araçları ya da ifade
birimleri hâline gelmişlerdir. Bunun içindir ki
Kur’an, bunların efsanevî mahiyetlerini doğrulamak
ya da yalanlamak yönünde konu dışı bir değerlendirme
ortaya koymadan, onları, insanın sahip olabileceği
her türlü gücün ve ihtişamın nihaî kaynağının
Allah olduğu, bazen mucizevî sınırlara varsa bile,
beşerî hüner ve dehânın ulaşabildiği tüm başarıların
Allah’ın üstün yaratma gücünün tezahüründen
ibaret olduğu fikrini etkileyici bir biçimde ortaya
koymak için bir fon, bir üslup ve ifade aracı
olarak kullanılmaktadır.
|