|
KUR’ÂN’DA ŞİİR VE ŞAİR
İsmail Hakkı SEZER
Bu konuyu ele alırken bazı ön-kabullerimiz
bulunmaktadır.
Bu
makalede şiir ile nazmı ayrı düşüneceğiz. Nazım
deyince aklımıza, olumlu veya olumsuz şiir
(sezgi)’den kaynaklanan belli vezinlerde söylenip
yorumlanan vezinli ve kafiyeli dizeler ve dize türü
şeyler gelecektir.
Şiir
deyince ise ister nesir, ister nazım olsun tüm edebî
türleri besleyen kaynak (yeti, beceri veya sanat)
akla gelecektir.
Yer
yer herkesin bildiği anlamda kullanım gerekli
olursa, bunu, “herkesin anladığı anlamda şiir”,
“meşhur anlamı ile şiir”, “edebiyat türü
olarak şiir” gibi nitelemeler ile “bizim vurguladığımız
şiir” veya “Kur’ân’ın vurguladığı
anlamdaki şiir”den ayıracağız.
Peşinen
söylemek gerekirse Kur’ân-ı Kerîm, hiç bir âyet-i
kerîmesinde “herkesin anladığı anlamdaki şiir”e
olumlu veya olumsuz bir değinişte bulunmamış, tüm
edebî veya gayr-i edebî anlatım ve ifade türünün
“tenkit edip tasvip etmediği kaynağına” dair
beyanlarda bulunmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’in bir
de tasvip ettiği kaynak vardır ki, o da geniş anlamıyla
şeytânî olmayan iniş ve doğuşlardır.
Şuarâ
sûresindeki âyet-i kerîmede, şeytânî vahiylerin
dinleyicileri anlatılırken onlar hakkında “şairler”
nitelemesinin kullanılması tamamen yerindedir. Ancak
bu kullanım, o çağda “şeytânî algıları
yorumlama fonksiyonunu” daha çok nazımcıların üstlenmesi
nedeniyle kelimeyi bir anlam daralmasına uğratmış,
o gündür bu gündür şair deyince hep sadece “nazım
ehli” anlaşıla gelmiştir. Edebiyat türü olarak
şiire sıcak bakmayan veya başka bir edebî türü,
meselâ romancılığı yeğleyen toplum, eğer
romanlarında tema olarak şeytânî vahiyleri gündemde
tutuyorsa âyet-i kerîmedeki “şairler” sözünün
içine, dolaylı anlatım veya kıyas yoluyla
girmekten çok, bize göre, kök anlama giderek,
“onlar da şairdirler, çünkü şair kulak verip
sezmeye çalışandır, Kur’ân-ı Kerîm’de, özel
olarak ‘şeytânî vahiy sezgicileri olan şairler’
gündeme getirilmiştir” çıkarımıyla, doğrudan
doğruya girerler.
A.
Şi‘r Kökü Hakkında
I.
Şi‘r (Şa‘ara) Kökü ve Sözlük ve Terim Anlamı
Şîn-‘ayn-lâm
harflerinden meydana gelen şa‘ara kökü, biri sebât,
diğeri biliş ve alâmet olmak üzere iki temel mânâ
ifade eder.
İkinci kök bir şeyi bilişi ve onun farkına varışı
anlatır ve şaire, başkasının fark edemediği şeyleri
fark etmesi nedeniyle şair denmiştir.
Bu açıklama, şiirin derin bir seziş, hissediş ve
kavrayış demek olduğunu göstermektedir.
Aynı
harfleri taşıyan makluplarının anlamlarına
gelince; ‘aşara; karşılıklı giriş ve karışmayı,
şera‘a; içinde bulunulacak uzun bir boyuta açılışı,
ra‘aşe; titreyiş ve sarsılışı, ‘araşe ise
üst üste bindirilmiş bir şeydeki yüksekliği
anlatmaktadır. Dikkatli düşünülünce bu köklerin
hepsinde, “bir şeyin kendi dışına doğru bir
uzanışının olması” anlamının bulunduğu görülür:
Türkçe “arayış” ve “eriş” de böyledir.
Hatta vuruş anlamındaki eski kelimemiz olan “uruş”
da bir titreyiş ve sarsılışı ifade eder. “Arayış”,
başlayıp süren uzun bir eylem boyutudur. “Eriş”,
aranan şeyin sezilip hissedilmesini anlatır, meselâ
“künhüne ermek” deriz. “Erişme”, yükseklik
boyutunu da gerektirir. “Aşma”, kabın dışına
çıkıp karışmayı ve başkasının sahasına
girmeyi, aynı zamanda aşkın kelimesinde olduğu
gibi bir yükselişi de akla getirir. Yani Arapça “şa‘ara”
kökünün ve makluplarının anlamları, Türkçe
“aramak”, “ermek”, “urmak” ve “aşmak”
kelimelerinin anlamları ile aşağı yukarı örtüşmektedir.
Her iki grubun ortak özü ise dışa doğru bir boyut
gelişmesi ile dışarıdaki bir şeye eriş, üstelik
derin bir aramayı gerektiren üstün bir eriştir. Şöyle
de söyleyebiliriz: “Hissediş, seziş ve kavrayış
eylemleri”, derin arama, kabını aşma ve üstün
bir erişme olmadan gerçekleşmez.
Goldziher,
şair kelimesine “tabiat üstü sihrî bir bilgiye
sahip olan, sezişle bilen” anlamını verir.
Şiir kelimesinin “şiir ve manzume” anlamına
gelen Sâmî bir menşe’den geldiği ihtimali,bize göre dillerin kaynağının Hz. Âdem’in
konuşması olduğu kanaatimizle
bağdaşır bir bulgudur. Nitekim İbranca “şîn-yod-reş”
harflerinden meydana gelen “şîr” kelimesi şarkı,
güfte, kaside, mûsikî ve marş anlamında, “şîn-yod-reş-he”
harflerinden müteşekkil olan “şîra” kelimesi
ise şiirsel kaside, şiir ve şarkı anlamındadır.
Gariptir ki saç anlamındaki “sîn-‘ayn-yod-reş”
harflerinden oluşan “sa‘îr” okunuşlu kelime
de saçlı, saçı bol anlamında, “sîn-‘ayn-reş”
harflerinden oluşan “se‘ar” kelimesi de saç
anlamındadır.
Saç anlamındaki İngilizce “hair” ile Almanca
“haar” da okunuş olarak “se‘ar”ı andırıyor.
Arapça’da saç, bilindiği üzere “şa‘r”dır
ve o da yakın bir okunuşa sahip bulunmaktadır.
Latince kıl ve karışık saç anlamındaki “saeta”
da “saç”, “se‘ar” ve “şa‘r”
kelimelerini okunuş olarak okşar gibidir.
Bu
Arapça kökü tekrar irdelemeliyiz. Şa‘ara kökünden
şi‘r (şiir) ve şa‘r (saç) kelimeleri vardı.
İbranca “şîr”, “şîra” (şiir) ve
“se‘ar” (saç) kelimeleri de yakın okunuşlu
idi. Arapça “şa‘ara” kökünde ve makluplarında
öz olarak sabit oluş, uzayış, yükseliş,
birbirine giriş anlamları var. Saç bu özelliklere
sahiptir, şiir de şairden başlayan, uzanıp yükselen
bir sezişle beslenen bir karizmadan ibarettir. Bu
yorumlarımız da az önce andığımız şiir
kelimesinin “şiir ve manzume” anlamına gelen Sâmî
bir menşe’e, oradan da tâ Âdemce’ye kadar yükseldiği
kanaatimizi beslemektedir.
|