|
İSLÂM’IN DIŞINDAKİ MONOTEİST DÜŞÜNCE VE İNANÇLARDA ULÛHİYET ANLAYIŞI
Hasan Hüseyin TUNÇBİLEK
Tarihî belgeler ve arkeolojik araştırmalar,
medeniyette en ilkel olanlarından en ileri seviyeye
ulaşmış milletlere kadar her toplumda insanın aşkın
bir varlığa inanma ihtiyacının olduğunu ortaya
koymaktadır. Bu inanç, ilk olarak peygamberler
eliyle tevhid tarzında ortaya çıkmış, ancak
tarihin belli dönemlerinde Tanrı’ya ortak koşma
ve çok tanrıcılık/polytheism şeklinde değişik
sapmalara maruz kalmış, fakat her defasında tekrar
tevhid öğretisiyle yenilenmiştir.
Biz burada tarihin akışı içerisindeki bu serüveni
anlatacak değiliz. Bu çalışmada hedefimiz, fazla
detaya girmeden, sadece tek Tanrı inancına sahip bazı
Eski Yunan filozoflarının ve Yahudilik ile Hıristiyanlık
gibi iki semâvî dinin ulûhiyete dair ortaya
koydukları temel noktaları ve görüşleri inceleyip
arz etmektir.
Genelde
Eski Yunanlıların ulûhiyet anlayışı politeizm üzerine
kurulu idi. Tabiat olaylarından her biri ayrı bir
Tanrı’yı temsil ediyor ve insana benzetilen bu
tanrılara, bir insanın yapabileceği en çirkin şeyler
bile isnat edilebiliyordu.
Bu nedenle Eski Yunanlıların Tanrı anlayışıyla
semâvî hak dinlerdeki Tanrı anlayışı arasında
en küçük bir benzerlikten bile söz etmek mümkün
değildir.
Ancak bu toplum içerisinde zamanla politeist inanca
sahip olanların yanı sıra monoteist düşünceye
sahip bir kısım filozofların da ortaya çıktığı
görülmüştür. Şüphesiz politeist ulûhiyet anlayışında
kendisine büyük önem atfedilen ve temeli maddeye
dayanan tabiatın, Yunan filozoflarının çoğunluğunun
düşüncesi üzerinde büyük etkisi olmuştur.
Monoteist Yunan filozoflarının da bu durumdan
etkilenmedikleri söylenemez. Bununla birlikte maddeyi
inkâr edip düşünceyi tanrılaştıran monoteist
Yunan filozofları da vardır. Platon (m.ö. 427-347),
bu düşünceyi temsil edenlerdendir. Konunun bütünlüğünü
sağlamak açısından Platon’dan önce monoteist düşünceyi
temsil eden Xenophanes (m.ö. 575-490) ile birlikte
Platon ve Aristo’nun (m.ö. 384-322), akabinde de
Pilotin’in (m.s. 205-270) konuya ilişkin görüş
ve düşüncelerine yer vereceğiz.
A. Xenophanes
Elealılar
Okulu’nun kurucusu olan
Xenophanes, bir filozof olmaktan çok bir din öğreticisidir.
O, ulusal mitolojiye, kehanete ve Homeros ile
Hesiodos’un insan biçimli tanrılarına şiddetle
karşı çıkmıştır. O, didaktik manzumesinden
kalan parçalarında konuyla ilgili şu sözlere yer
verir: “Bir Tanrı vardır; bu, tanrılar ve
insanların en ulusudur; ne biçimi, ne de düşünmesi
bakımından ölümlülere benzer; bu tek Tanrı, bütünüyle
görmedir, bütünüyle düşünmedir, bütünüyle işitmedir.
Hareketsizdir; her zaman aynı kalır. Her şeyi düşüncesiyle
zahmetsizce yönetir. Homeros ile Hesiodos, ölümlüler
arasında suç sayılan bütün şeyleri tanrılara da
yüklemişlerdir. Tanrılar hırsızlık ederler,
yalan söylerler, eşlerini aldatırlar. Sonra ölümlüler
sanıyorlar ki, tanrılar da kendileri gibi doğmuşlardır,
kendileri gibi giyinirler ve kendilerinin biçimindedirler.
Nitekim, Habeşliler tanrılarını kendileri gibi
yassı burunlu; Trakyalılar sarışın ve mavi gözlü
diye düşünürler. Böyle olunca, atların ve
arslanların elleri olup da resim yapabilselerdi,
atlar tanrılarını at gibi; arslanlar da arslan gibi
çizerlerdi. Oysa, tanrıları ne arslan biçimindedirler,
ne de zenciler gibidirler. Ne de Yunan heykellerinde
olduğu gibi insan kılığındadırlar. Bu uydurma
varlıklar yerine, bizi bağrında taşıyan ve
kendisinde ne doğuş, ne bozulma, ne değişme, ne
oluş bulunan bir sonsuz varlığa tapalım.”
Xenophanes’in
yukarıdaki ifadelerinden anlaşılmaktadır ki, o
sadece tek tanrı inancını savunmakla kalmamış,
Homeros ile birlikte onlar gibi düşünen halkın da
çok tanrıcı düşünce ve inançlarını alaya almış
ve küçümseyici ifadeler kullanmıştır. Onun bu
alaycı ifadeler kullanmasında elbette yergici bir şair
olmasının rolü büyüktür. Nitekim o, tenâsüh
inancını benimseyen Pisagorculara da ağır eleştirilerde
bulunmuş; rivayet edildiğine göre bir gün bir köpeği
döven birisini gördüğünde köpeğe acımış ve
sesinin çıktığı kadar bağırıp feryat ederek
“ey filan, o köpeği dövme; çünkü o benim
arkadaşımın ruhudur, ben onu sesinden tanıdım”
diyerek alaycı üslûp ve tavrını hiç çekinmeden
sergilemiştir.
Xenophanes’in
Tanrı’nın birliğinden ve O’nun insanların
sahip oldukları ve eksiklik ifade eden niteliklerden
uzak olduğundan; bunun yanı sıra görme, düşünme
ve işitme gibi niteliklerinden söz etmesi, onun
peygamberlerin getirmiş olduğu ilâhî mesajlardan
etkilenmiş olabileceği izlenimini vermektedir. Aynı
zamanda o, Allah’ın hem selbî, hem de sübûtî sıfatlarını
hatırlatmaktadır. Nitekim o, sıfatların en yükseği
olan Tanrı’nın ilmini itiraf ettiği gibi, O’nun
ezelî ve ebedî olduğunu da ifade ve ispat ediyordu.
Kısacası o, -Yusuf Kerem’in ifadesine göre- yaygın
putperestliğe rağmen zâtında, sıfatlarında ve
fiillerinde Yaratan’la yaratılan arasındaki ayırımın
ilkesini keşfetmiştir. Bundan dolayıdır ki bazı
araştırmacılara göre Xenophanes, ulûhiyet ilminin
vâzııdır.
Xenophanes’in,
Allah’ın birliğini formel mantık ile ispat etmeye
çalışırken söylemiş olduğu “Eğer her şeyin
en güçlüsü Tanrıysa, o zaman sadece bir tek Tanrı
var olabilir. Çünkü iki veya daha fazla olsaydı en
kudretli olamazdı. Çünkü her dilediğini yapamazdı.
Demek ki sadece bir tek Tanrı olabilir”
şeklindeki sözleri, Kur’an’ın “Gökte ve
yerde, Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı oraların
nizamı bozulurdu.” (Enbiyâ, 21/22) ayeti ile
manaca alâkalıdır. Bu da menşei bir olan ilâhi
dinlerdeki tevhid inancının ortak karakteristik özelliklerini
yansıtmaktadır.
Macit
Gökberk ise, Xenophanes’in bu tanrı tasavvurunun
monoteizme atılmış bir adım olduğunu, onun açtığı
bu yolda, bundan sonra başlıca Yunan filozoflarının
da yürüyeceğini, antropomorfik tanrı görüşüyle
yapılan bu mücadelenin, Sokrates ve Platon üzerinden
geçerek, Antik Çağ’ın sonuna kadar süreceğini
belirtir.
Gerek Gökberk’in bu ifadelerinden, gerekse Yusuf
Kerem’in Xenophanes’le ilgili yukarıdaki beyanlarından
onun katıksız monoteist olduğu anlaşılıyor
gibiyse de, kanaatimizce onun monoteizmi, semâvî
dinlerin ortaya koyduğu monoteizmden farklıdır. Her
ne kadar o tanrıtanımaz değil ise de, onun yukarıda
zikrettiğimiz “Bir Tanrı vardır; bu, tanrılar ve
insanların en ulusudur; ne biçimi, ne de düşünmesi
bakımından ölümlülere benzer” şeklindeki
ifadelerinden onun başka tanrıları da kabul ettiği
görülür. Fakat ona göre her şeyi kuşatan, evreni
idare eden ve bir ve tek olan güçlü Tanrı, diğer
bütün tanrıların üstünde ve onlara egemen bir
Tanrı’dır. Buna karşılık, var olan her şey
Tanrı’nın kendindendir.
Bu görüşleriyle Xenophanes’in her şeyi yaratan
ve yarattıklarından doğa bakımından ayrı, aşkın
olan bir Tanrı telâkkisine sahip olmadığı anlaşılmaktadır.
Yukarıdaki ifadelerinin yanı sıra Xenophanes’in
“Ruhumu ne yana çevirdiysem hep tek ve aynı
evrensel varlığı buldum karşımda. Ebedî ve boşlukta
duran evren ise bana tek ve bir cins olan varlığı gösterdi
her zaman”
şeklindeki sözleriyle, Sextus Empiricus’un “Diğer
insanların tasarımlarının tersine Xenophanes
evrenin bir ve Tanrı’nın şeyler toplamıyla yek vücut
olduğunu öne sürüyor; tanrı küre biçimindeymiş,
her çeşit acıdan ve dertten, değişiklikten uzakmış,
üstelik akıllı bir varlıkmış”
biçimindeki beyanları, onun daha çok tümtanrıcı/panteist
bir monoteizmi benimsediğini gösterir. Nitekim
Weber’in onu “sözleriyle ve yazılarıyla
panteizmle aynı şey olan felsefî monoteizmin gerçek
yaratıcısıdır” şeklinde nitelemesi de,
bu tespiti doğrulamaktadır. Dolayısıyla
Xenophanes’e göre Tanrı yaratıcı olmayıp evren
ile özdeştir, evrene eşittir.
Xenophanes’in
Tanrı’yı küre şeklinde nitelemesi, O’nu mekânlı
bir varlık olarak kabul etmesidir. Bu ise Tanrı’nın
maddî bir varlık olduğu sonucunu verir. Aynı
zamanda bu, onun materyalist bir panteist olduğunu gösterir.
O halde nasıl oluyor da maddî ve evrenle bir olan bu
Tanrı her şeyi düşüncesiyle zahmetsizce yönetebiliyor?
Burada apaçık bir çelişki söz konusudur. Zira
Tanrı’nın her şeyi düşüncesiyle yönetmesi
demek, O’nun maddî olmaması ve evrenden farklı
olması demektir. Kanaatimizce o, düşünmeyi maddî
bir şey olarak telâkki etmektedir ki, ancak bu şekilde
aradaki çelişki kalkmış olur. Yoksa Tanrı hem her
şey olacak, hem de her şeyi hareket ettirecek veya düşüncesiyle
yönetecektir ki, bunu akıl ve mantıkla telif etmek
mümkün gözükmemektedir. Öte yandan onun, insanbiçimci
tanrılar anlayışına karşı çıkmasıyla, Tanrı’yı
hareketsiz bir şekilde durmakla ve sağa sola hareket
etmemekle nitelemesini de anlamak oldukça zordur veya
gülünç bir durumdur. Zira onun bu nitelemesi de
insanbiçimci bir nitelemeden başka bir şey değildir.
Onun Tanrı’yı bütünüyle görme, bütünüyle düşünme
ve bütünüyle işitme olarak nitelemesine gelince,
bu onun Tanrı’yı canlı, akıllı ve duyarlı bir
varlık olarak tasavvur ettiğini, bu işlevlerin
yerine getirilebilmesi için insanların özel
organlara sahip olması gerekliliğine karşın, Tanrı’nın
bu tür şeylere ihtiyacının olmadığına inandığını
göstermektedir.
Yukarıda
belirtildiği üzere Tanrı’nın bir olduğunu söyleyen
Xenophanes, özel olarak bu konuda herhangi bir akıl
yürütmede bulunmamıştır. Ancak Onun Tanrı’yı,
tanrıların ve insanların en ulusu ve en mükemmeli
olarak nitelemesi, mantıkî olarak onu Tanrı’nın
bir olduğu düşüncesine sevk etmiştir.
|