ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
İsmail Hakkı Sezer: KUR’ÂN’DA ŞİİR VE ŞAİR
Şükrü Özen: HİCRÎ II. YÜZYILDA İSTİHSÂN VE MASLAHAT KAVRAMLARI
Halil İbrahim Bulut: SİHRİN HAKİKATİ VE MÛCİZEDEN FARKI
Şamil Dağcı: İSLAM CEZA HUKUKUNDA İRADE-SUÇ İLİŞKİSİNİN CEZAYA ETKİSİ
Mustafa Öztürk: KUR’AN BAĞLAMINDA HZ. MERYEM’LE İLGİLİ BİR İNCELEME
Ali Akpınar: KUR’AN AYETLERİNE GÖRE HAC İBADETİNİN ZAMANI VE DAHA SAĞLIKLI BİR İBADET İÇİN BAZI TEKLİFLER
Yaşar Yiğit: İNSANLIK ONUR VE ŞEREFİNİN KORUNMASI AÇISINDAN KAZF SUÇU VE CEZASININ DEĞERLENDİRİLMESİ
Hasan Hüseyin Tunçbilek: İSLÂM’IN DIŞINDAKİ MONOTEİST DÜŞÜNCE VE İNANÇLARDA ULÛHİYET ANLAYIŞI
Ünal Kılıç: Bİ’RİMAÛNE SEFERİ (Sebep, Sonuç ve Çıkar İlişkileri Bağlamında)
İhsan A. Bagby Çeviri: Şükrü Selim Has: KLÂSİK İSLAM HUKUKU TEORİSİ’NDE (FIKIH USULÜ’NDE) MASLAHAT MESELESİ
Josef Van Ess Çeviri: Zafer Erginli: TASAVVUF VE MUHALİFLERİ: UYGULAMALAR ÜZERİNDEKİ YANSIMALAR, MİHNELER, DÖNÜŞÜMLER
Norman Calder Çeviri: Süleyman Akkuş: BERAHİME: LİTERAL YAPI VE TARİHSEL GERÇEKLİK
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:

Mehmet Aydın: DÜNYA BARIŞININ SAĞLANMASINDA DİN TEMSİLCİLERİNE DÜŞEN SORUMLULUK

İsmail Köksal: İSLAM HUKUKU AÇISINDAN İSRAF EKONOMİSİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

Hamit Er: OSMANLI DEVLETİ’NDE EĞİTİM VE ÇAĞDAŞLAŞMA ÇABALARI

Davut İltaş: YADSINAN GELENEK: “İSLAM’A YAMANAN SANAL ŞİDDET: RECM VE İRTİDAT MESELESİ” YAZISI ÜZERİNE BAZI ELEŞTİREL MÜLAHAZALAR

Mehmet Evkuran: İNSAN DOĞASINI YENİDEN DÜŞÜNMEK

 
NOSTALJİ:
Dilâver Gürer: SEMÂ VE DEVRÂN HAKKINDA İKİ RİSÂLE
  makaleler


İSLÂM’IN DIŞINDAKİ MONOTEİST DÜŞÜNCE VE İNANÇLARDA ULÛHİYET ANLAYIŞI

Hasan Hüseyin TUNÇBİLEK

Tarihî belgeler ve arkeolojik araştırmalar, medeniyette en ilkel olanlarından en ileri seviyeye ulaşmış milletlere kadar her toplumda insanın aşkın bir varlığa inanma ihtiyacının olduğunu ortaya koymaktadır. Bu inanç, ilk olarak peygamberler eliyle tevhid tarzında ortaya çıkmış, ancak tarihin belli dönemlerinde Tanrı’ya ortak koşma ve çok tanrıcılık/polytheism şeklinde değişik sapmalara maruz kalmış, fakat her defasında tekrar tevhid öğretisiyle yenilenmiştir.[1] Biz burada tarihin akışı içerisindeki bu serüveni anlatacak değiliz. Bu çalışmada hedefimiz, fazla detaya girmeden, sadece tek Tanrı inancına sahip bazı Eski Yunan filozoflarının ve Yahudilik ile Hıristiyanlık gibi iki semâvî dinin ulûhiyete dair ortaya koydukları temel noktaları ve görüşleri inceleyip arz etmektir.

I. Monoteist Antik Yunan Filozoflarında Ulûhiyet Anlayışı

Genelde Eski Yunanlıların ulûhiyet anlayışı politeizm üzerine kurulu idi. Tabiat olaylarından her biri ayrı bir Tanrı’yı temsil ediyor ve insana benzetilen bu tanrılara, bir insanın yapabileceği en çirkin şeyler bile isnat edilebiliyordu.[2] Bu nedenle Eski Yunanlıların Tanrı anlayışıyla semâvî hak dinlerdeki Tanrı anlayışı arasında en küçük bir benzerlikten bile söz etmek mümkün değildir.[3] Ancak bu toplum içerisinde zamanla politeist inanca sahip olanların yanı sıra monoteist düşünceye sahip bir kısım filozofların da ortaya çıktığı görülmüştür. Şüphesiz politeist ulûhiyet anlayışında kendisine büyük önem atfedilen ve temeli maddeye dayanan tabiatın, Yunan filozoflarının çoğunluğunun düşüncesi üzerinde büyük etkisi olmuştur.[4] Monoteist Yunan filozoflarının da bu durumdan etkilenmedikleri söylenemez. Bununla birlikte maddeyi inkâr edip düşünceyi tanrılaştıran monoteist Yunan filozofları da vardır. Platon (m.ö. 427-347), bu düşünceyi temsil edenlerdendir. Konunun bütünlüğünü sağlamak açısından Platon’dan önce monoteist düşünceyi temsil eden Xenophanes (m.ö. 575-490) ile birlikte Platon ve Aristo’nun (m.ö. 384-322), akabinde de Pilotin’in (m.s. 205-270) konuya ilişkin görüş ve düşüncelerine yer vereceğiz.

A. Xenophanes

Elealılar Okulu’nun kurucusu olan[5] Xenophanes, bir filozof olmaktan çok bir din öğreticisidir.[6] O, ulusal mitolojiye, kehanete ve Homeros ile Hesiodos’un insan biçimli tanrılarına şiddetle karşı çıkmıştır. O, didaktik manzumesinden kalan parçalarında konuyla ilgili şu sözlere yer verir: “Bir Tanrı vardır; bu, tanrılar ve insanların en ulusudur; ne biçimi, ne de düşünmesi bakımından ölümlülere benzer; bu tek Tanrı, bütünüyle görmedir, bütünüyle düşünmedir, bütünüyle işitmedir. Hareketsizdir; her zaman aynı kalır. Her şeyi düşüncesiyle zahmetsizce yönetir. Homeros ile Hesiodos, ölümlüler arasında suç sayılan bütün şeyleri tanrılara da yüklemişlerdir. Tanrılar hırsızlık ederler, yalan söylerler, eşlerini aldatırlar. Sonra ölümlüler sanıyorlar ki, tanrılar da kendileri gibi doğmuşlardır, kendileri gibi giyinirler ve kendilerinin biçimindedirler. Nitekim, Habeşliler tanrılarını kendileri gibi yassı burunlu; Trakyalılar sarışın ve mavi gözlü diye düşünürler. Böyle olunca, atların ve arslanların elleri olup da resim yapabilselerdi, atlar tanrılarını at gibi; arslanlar da arslan gibi çizerlerdi. Oysa, tanrıları ne arslan biçimindedirler, ne de zenciler gibidirler. Ne de Yunan heykellerinde olduğu gibi insan kılığındadırlar. Bu uydurma varlıklar yerine, bizi bağrında taşıyan ve kendisinde ne doğuş, ne bozulma, ne değişme, ne oluş bulunan bir sonsuz varlığa tapalım.”[7]

Xenophanes’in yukarıdaki ifadelerinden anlaşılmaktadır ki, o sadece tek tanrı inancını savunmakla kalmamış, Homeros ile birlikte onlar gibi düşünen halkın da çok tanrıcı düşünce ve inançlarını alaya almış ve küçümseyici ifadeler kullanmıştır. Onun bu alaycı ifadeler kullanmasında elbette yergici bir şair olmasının rolü büyüktür. Nitekim o, tenâsüh inancını benimseyen Pisagorculara da ağır eleştirilerde bulunmuş; rivayet edildiğine göre bir gün bir köpeği döven birisini gördüğünde köpeğe acımış ve sesinin çıktığı kadar bağırıp feryat ederek “ey filan, o köpeği dövme; çünkü o benim arkadaşımın ruhudur, ben onu sesinden tanıdım” diyerek alaycı üslûp ve tavrını hiç çekinmeden sergilemiştir.[8]

Xenophanes’in Tanrı’nın birliğinden ve O’nun insanların sahip oldukları ve eksiklik ifade eden niteliklerden uzak olduğundan; bunun yanı sıra görme, düşünme ve işitme gibi niteliklerinden söz etmesi, onun peygamberlerin getirmiş olduğu ilâhî mesajlardan etkilenmiş olabileceği izlenimini vermektedir. Aynı zamanda o, Allah’ın hem selbî, hem de sübûtî sıfatlarını hatırlatmaktadır. Nitekim o, sıfatların en yükseği olan Tanrı’nın ilmini itiraf ettiği gibi, O’nun ezelî ve ebedî olduğunu da ifade ve ispat ediyordu.[9] Kısacası o, -Yusuf Kerem’in ifadesine göre- yaygın putperestliğe rağmen zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde Yaratan’la yaratılan arasındaki ayırımın ilkesini keşfetmiştir. Bundan dolayıdır ki bazı araştırmacılara göre Xenophanes, ulûhiyet ilminin vâzııdır.[10]

Xenophanes’in, Allah’ın birliğini formel mantık ile ispat etmeye çalışırken söylemiş olduğu “Eğer her şeyin en güçlüsü Tanrıysa, o zaman sadece bir tek Tanrı var olabilir. Çünkü iki veya daha fazla olsaydı en kudretli olamazdı. Çünkü her dilediğini yapamazdı. Demek ki sadece bir tek Tanrı olabilir”[11] şeklindeki sözleri, Kur’an’ın “Gökte ve yerde, Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı oraların nizamı bozulurdu.” (Enbiyâ, 21/22) ayeti ile manaca alâkalıdır. Bu da menşei bir olan ilâhi dinlerdeki tevhid inancının ortak karakteristik özelliklerini yansıtmaktadır.

Macit Gökberk ise, Xenophanes’in bu tanrı tasavvurunun monoteizme atılmış bir adım olduğunu, onun açtığı bu yolda, bundan sonra başlıca Yunan filozoflarının da yürüyeceğini, antropomorfik tanrı görüşüyle yapılan bu mücadelenin, Sokrates ve Platon üzerinden geçerek, Antik Çağ’ın sonuna kadar süreceğini belirtir.[12] Gerek Gökberk’in bu ifadelerinden, gerekse Yusuf Kerem’in Xenophanes’le ilgili yukarıdaki beyanlarından onun katıksız monoteist olduğu anlaşılıyor gibiyse de, kanaatimizce onun monoteizmi, semâvî dinlerin ortaya koyduğu monoteizmden farklıdır. Her ne kadar o tanrıtanımaz değil ise de, onun yukarıda zikrettiğimiz “Bir Tanrı vardır; bu, tanrılar ve insanların en ulusudur; ne biçimi, ne de düşünmesi bakımından ölümlülere benzer” şeklindeki ifadelerinden onun başka tanrıları da kabul ettiği görülür. Fakat ona göre her şeyi kuşatan, evreni idare eden ve bir ve tek olan güçlü Tanrı, diğer bütün tanrıların üstünde ve onlara egemen bir Tanrı’dır. Buna karşılık, var olan her şey Tanrı’nın kendindendir.[13] Bu görüşleriyle Xenophanes’in her şeyi yaratan ve yarattıklarından doğa bakımından ayrı, aşkın olan bir Tanrı telâkkisine sahip olmadığı anlaşılmaktadır. Yukarıdaki ifadelerinin yanı sıra Xenophanes’in “Ruhumu ne yana çevirdiysem hep tek ve aynı evrensel varlığı buldum karşımda. Ebedî ve boşlukta duran evren ise bana tek ve bir cins olan varlığı gösterdi her zaman”[14] şeklindeki sözleriyle, Sextus Empiricus’un “Diğer insanların tasarımlarının tersine Xenophanes evrenin bir ve Tanrı’nın şeyler toplamıyla yek vücut olduğunu öne sürüyor; tanrı küre biçimindeymiş, her çeşit acıdan ve dertten, değişiklikten uzakmış, üstelik akıllı bir varlıkmış”[15] biçimindeki beyanları, onun daha çok tümtanrıcı/panteist bir monoteizmi benimsediğini gösterir. Nitekim Weber’in onu “sözleriyle ve yazılarıyla panteizmle aynı şey olan felsefî monoteizmin gerçek yaratıcısıdır” şeklinde nitelemesi de,[16] bu tespiti doğrulamaktadır. Dolayısıyla Xenophanes’e göre Tanrı yaratıcı olmayıp evren ile özdeştir, evrene eşittir.

Xenophanes’in Tanrı’yı küre şeklinde nitelemesi, O’nu mekânlı bir varlık olarak kabul etmesidir. Bu ise Tanrı’nın maddî bir varlık olduğu sonucunu verir. Aynı zamanda bu, onun materyalist bir panteist olduğunu gösterir. O halde nasıl oluyor da maddî ve evrenle bir olan bu Tanrı her şeyi düşüncesiyle zahmetsizce yönetebiliyor? Burada apaçık bir çelişki söz konusudur. Zira Tanrı’nın her şeyi düşüncesiyle yönetmesi demek, O’nun maddî olmaması ve evrenden farklı olması demektir. Kanaatimizce o, düşünmeyi maddî bir şey olarak telâkki etmektedir ki, ancak bu şekilde aradaki çelişki kalkmış olur. Yoksa Tanrı hem her şey olacak, hem de her şeyi hareket ettirecek veya düşüncesiyle yönetecektir ki, bunu akıl ve mantıkla telif etmek mümkün gözükmemektedir. Öte yandan onun, insanbiçimci tanrılar anlayışına karşı çıkmasıyla, Tanrı’yı hareketsiz bir şekilde durmakla ve sağa sola hareket etmemekle nitelemesini de anlamak oldukça zordur veya gülünç bir durumdur. Zira onun bu nitelemesi de insanbiçimci bir nitelemeden başka bir şey değildir. Onun Tanrı’yı bütünüyle görme, bütünüyle düşünme ve bütünüyle işitme olarak nitelemesine gelince, bu onun Tanrı’yı canlı, akıllı ve duyarlı bir varlık olarak tasavvur ettiğini, bu işlevlerin yerine getirilebilmesi için insanların özel organlara sahip olması gerekliliğine karşın, Tanrı’nın bu tür şeylere ihtiyacının olmadığına inandığını göstermektedir.[17]

Yukarıda belirtildiği üzere Tanrı’nın bir olduğunu söyleyen Xenophanes, özel olarak bu konuda herhangi bir akıl yürütmede bulunmamıştır. Ancak Onun Tanrı’yı, tanrıların ve insanların en ulusu ve en mükemmeli olarak nitelemesi, mantıkî olarak onu Tanrı’nın bir olduğu düşüncesine sevk etmiştir.


[1] 19. yüzyılda antropoloji, etnoloji, fenomenoloji, sosyoloji, dinler tarihi, mitoloji gibi bilim dallarıyla uğraşanlar, primitif/ilkel toplumların dinlerine ilgi duymuş, yaptıkları araştırmalar sonucunda elde ettikleri bulguları değerlendirerek dinlerin menşei konusu üzerinde çalışmış ve bazı tezler ileri sürmüşlerdir. Bunlardan bir bölümü, dinlerin Şamanizm, Hermetizm, Kabbala ve Epifani gibi evrelerden geçtiğini, Budizm, Konfüçyüsizm ve monoteist ve semâvî dinler olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlığın bu dört evreden etkilendiğini iddia eder. Çoğunluğu oluşturan diğer bir bölümü de dinlerin kaynağını Animizm, Natüralizm veya Totemizmin oluşturduğunu ileri sürer. Öte yandan dinlerin kaynağını büyüye dayandıranlar da vardır. İslâm inancına göre ise dinlerin menşei ilâhîdir. İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’dir ve tevhid diniyle gelmiştir. Ondan Hz. Muhammed’e kadar gelen hak dinlerin ortak adı İslâm’dır. Politeizm ise insanların bu hak dinden ayrılmaları ve dinin dejenerasyona maruz kalması sonucu ortaya çıkmıştır. Konuyla ilgili geniş bilgi için bkz. Kürşat Demirci, Dinlerin Dejenerasyonu, İnsan Yayınları, İstanbul 1996, s. 14-23; Hikmet Tanyu “büyü”, DİA, İstanbul 1992, VI, 501-2; Günay Tümer, “Din”, DİA, İstanbul 1994, IX, 316-17; Halil Cibran, Dinsel İnanç Sistemlerinde Tanrı Algılayışı, 29. 09. 2002 (http//www.historicalsense.com/archive/ fener23_1.htm).

[2] Hasan Küçük, Mukayeseli İslâm ve Batı Felsefeleri’nde Sistematik Problemler, İstanbul 1974, s. 343.

[3] Muhammed Ahmed Abdülkadir, el-İlmü’l-İlâhî ve Âsâruhu fi’l-Fikr ve’l-Vâki’, yy. 1986, s. 14-15.

[4] M. A. Abdülkadir, el-İlmü’l-İlâhî, s. 23.

[5] M. Rosenthal-P. Yudin, Felsefe Sözlüğü, Sosyal Yayınlar, İstanbul 1997, s. 131.

[6] Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul 1998, s. 25.

[7] Weber, Felsefe Tarihi, s. 15 (Mullach, I, 101-102’den naklen); Wilhelm Capelle, Sokrates’ten Önce Felsefe, Almanca’dan çev. Oğuz Özügül, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1994, I, 104-6 (Xenophanes, Fragments 1, 11, 14-16, 21, 23-26’dan naklen); Hüsameddin Erdem, Bazı Felsefe Meseleleri, HÜ-ER Yayınları, Konya 1999, s. 156.

[8] Yusuf Kerem, Târîhu’l-Felsefeti’l-Yûnâniyye, Dâru’l-Meârif, Kahire 1966, s. 27.

[9] Paul Janet-Gabriel Séailles, Metâlib ve Mezâhib, Fransızca’dan çev. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Eser Neşriyat, İstanbul 1978, s. 234; Cevizci, Felsefe Sözlüğü, s. 425.

[10] Yusuf Kerem, Târîhu’l-Felsefeti’l-Yûnâniyye, s. 28.

[11] Paul Janet, Gabriel Séailles, Metâlib ve Mezâhib, s. 234; Capelle, Sokrates’ten Önce Felsefe, I, 107-8.

[12] Gökberk, Felsefe Tarihi, s. 26.

[13] Kâmıran Birand, İlk Çağ Felsefesi Tarihi, AÜİFY, Ankara 2001, s. 18.

[14] Capelle, Sokrates’ten Önce Felsefe, s. 106 (Timon, fr. 59=21 A 35’ten naklen).

[15] Capelle, Sokrates’ten Önce Felsefe, s. 107 (Sextus Empiricus, Pyrhonculuğun Anahatları, I 224=21 A 35’ten naklen).

[16] Weber, Felsefe Tarihi, s. 15.

[17] Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi, İzmir 1995, s. 89.