|
KURUMSALLAŞMA VE CEMAATLEŞME ARASINDA GÖÇMEN KİMLİĞİ
Celaleddin ÇELİK
Bu çalışmada kültürel ve kimliksel dönüşümleriyle
ilgi konusu olan “göçmen”, kentleşme ve
sanayileşme sürecinin ortaya çıkardığı iç göçün
aktörleri olan “yeni kentliler”i ifade
etmektedir. Göçmenler, kendilerini bu hareketliliğe
sevk eden sebeplerin farklılaşmasına bağlı olarak,
kent kültür ve hayatına da çeşitli düzeylerde
katılırlar. Başka bir deyişle, başlangıçta “göçe
yönelten sebepler”, daha sonra da “göç edilen
kentin karşılama kapasite ve pozisyonu”, göçmenlerin
kentle bütünleşme, yaşam
tarzı, kültürel tercih ve eğilimlerini
belirleyici olabilmektedir. Ancak nesnel yapıya
odaklanmış bu yaklaşım, göçün öznesi olan göçmenleri,
büyük ölçüde toplumsal koşulların sürüklediği
bir mağduriyet boyutunda sınırlamaktadır. Nitekim
göç ve kentleşme çalışmalarında “göçmen
konumu”, genellikle “yeni kentliler”in aktif özneler
olarak katıldıkları bir sürecin aksine,
“itici-iletici-çekici” nedenler gibi toplumsal
yapının belirlediği pasif bir durumu yansıtmaktadır.
Kişisel irade ve eğilimlerin büyük ölçüde
etkisiz kaldığı bu değişim sürecinde, göçmenler
de kendilerini diğer toplumsal kesimler gibi bir takım
grup aidiyetleri ve kültürel kimlikler içinde ifade
ederler.
Bununla
birlikte göçmenler kentteki hayat tecrübelerini,
toplumsal pratikleriyle birleştirerek “kentte var
olabilmenin” aktif mücadelesini verirler. Kent
onlar için, zihniyet, tutum ve davranış boyutunda
sosyo-kültürel ve psikolojik değişimler talep eden
bir mekansal farklılaşma, ama daha çok bir “mücadele
alanı”dır. Dolayısıyla hızlı değişim süreci,
yaşanan kent mekanını “kendine özgü kurum ve
yapılarıyla bir hayat tarzı”nın aksine “farklı
kültür ve grupların mücadele alanı” haline
getirmektedir. Sorun kaynağını kentlerin kültür
ve kurumlarıyla karşılama gücünü aşan yoğun göçte
bulmaktadır. Kentleşme literatüründe bu sorunla
ilgili yaygın analizler, kurumsal yapılarla ilgili
zafiyetten doğan boşluk ya da işlevsizliklerin tampon mekanizma olarak adlandırılan yeni ağ ilişkileri ve cemaat
örüntüleri tarafından doldurulduğunu
vurgulamaktadır. Kente özgü kültür ve ilişkiler
sisteminin dışında kalan ya da dışlanan bu yeni
anlam bağlamlarının, kent kimliğini dönüştürebilme
potansiyeli taşıdıkları anlaşılmaktadır. Buna göre
göçmen kimliği
büyük ölçüde, kentin ve göç şartlarının değişen
niteliklerine göre farklı uyum
ve çatışma refleksleri gösterir. Nitekim evrimci “geçiş”
yaklaşımlarında “cemaate özgü tutum ve bağlılıklardan
kentsel ilişkiler ve hayat tarzına geçişi beklenen
göçmenler”in, bu açıklama şemasını bozan
tutum ve zihniyet eğilimleri Türk kentleşme pratiğinde
de sergilenmiştir. Buna göre toplumsal motiflerin
belirlediği göç sürecinde yeni kentlilerin kimliği,
kurumsallaşma ile cemaatleşme yönelimleri ya da
başka bir deyişle “geleneksel ile modernin arasında”
ayrışan bir kültüre aidiyetin vurgularını taşımaktadır.
Bu durum, göçmenin tabi olduğu toplumsal
hareketlilik sürecine kendi güncel, kültürel gerçekliğini
yansıtarak katılması anlamına gelmektedir.
Burada
“göçmen kimliği” kavramı ile, fiziki ve kültürel
anlamda kent merkezinden ve kültüründen ayrışmış,
dolayısıyla gündelik hayatın dili ve alışkanlıklarını
da bu farklılaşmış söylem alanında yürüten bir
kültürel bağlama atıfta bulunuyoruz. Bu anlamda
“kimliğin özünün söylemler içinde belirlendiğini”
savunan Foucault’dan hareketle,
yeni kentlilerin kültürel söyleminde üretilen ve
temel bileşenini göç sürecinde bireylerin ya da
grupların yeni yerleşim alanlarına doğru kalıcı
hareketinde bulan bir göçmen
kimliğinden söz etmek mümkündür.
Türkiye’de
kentlere yönelik iç göç olgusunun bölgeden bölgeye,
hatta ilden ile farklılaşan sebepleri bulunmaktadır.
Göçün niteliğini ve yönünü belirleyen sosyo-ekonomik
ya da kültürel koşullar, göçmenin kentle bütünleşme
eğilimlerini de önemli oranda etkilemektedir. Bu süreçte
öne çıkan ve çok tartışılan bir başka olgu
ise, “göçün kent kültürüne olan etkisi”dir.
Her ne kadar yaygın bir “kent kültürü”nün
varlığı konusu tartışmaya açık olsa da, “yoğun
iç göç aracılığıyla kırsal-geleneksel kültürün,
kentsel alanları ve kente ait yaşam tarzını kuşatarak
bastırdığı”na ilişkin oldukça kabul görmüş
bir anlayış bulunmaktadır. Kentsel kültür ve
hayatı sarsacak, organize olmuş hayatı kendi mantığına
dönüştürecek boyutlara ulaşabilen bu kültürel
oluşum, belli tanımlamaların dışında “öngörülmeyen,
dolayısıyla da denetimi güç bir olgu” olarak
kabul edilmektedir.
Buradan hareketle Türkiye’de göç ve kentleşme
olgusunun, klasik sosyolojik yaklaşımların öngördüğü
model ve şablonların dışında, kendi tarihsel ve
toplumsal özellikleri bağlamında anlaşılması
gereken dinamikleri bulunmaktadır. Bu yazı, göçmen
kimliğindeki, geleneksel ve kentsel kültürden ayrışmış
yeni kültürel desenlerin anlaşılmasında, düzçizgisel-evrimci
şablonların yerine, sözü edilen dinamikleri öne
çıkaran, yorumlayıcı sosyolojik bir perspektifi sürdürmeyi
amaçlamıştır. Öte yandan etnik, dinî ve kültürel
boyutlarda çok geniş bir alanı içeren cemaatleşme
olgusu, yalnızca “aile, akrabalık ve hemşehrilik”
temelinde ortaya çıkan ilişkilerle sınırlı
tutulmuştur.
|