ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
Ömer Menekşe: OSMANLI’DA ZİNA CEZASI OLARAK RECM
İsmail Çalışkan: KUR’AN VE TEFSİR ARAŞTIRMALARINDA BATILI YAKLAŞIMDA DEĞİŞİM VE BALJON
Ahmet Tahir Dayhan: ÇOCUĞUN NAMAZ EĞİTİMİ İLE İLGİLİ BİR HADİS TAHLÎLİNİN TAHLÎLİ
Nihat Dalgın: SOSYAL DEĞİŞİM VE İSLAM HUKUKU
Ejder Okumuş: TANZİMAT HAREKETİ'NE MUHALEFET
Yusuf Ziya Keskin: BUHÂRÎ'NİN et-TÂRÎHU'L-KEBÎR'İNE YÖNELİK TENKİTLER
Ahmet Bostancı: ÜRDÜN AHVÂL-İ ŞAHSİYE (HUKÛK-I ÂİLE) KANUNLARINDA OSMANLI TESİRİ
Doğan Kaplan: FUAT KÖPRÜLÜ’YE GÖRE ANADOLU ALEVİLİĞİ
Ahmet Erkol: EŞ‘ARÎ DÖNEMİ ARAP DÜŞÜNCE BİÇİMİ VE EŞ‘ARÎ DÜŞÜNCESİNDE ŞÂFİÎ’NİN ETKİSİ
Bernard Weiss Çeviri: Menderes Gürkan: İSLAM HUKUKUNDA YORUM: İCTİHÂD TEORİSİ
Dr. Norman Calder Çeviri: Muammer İskenderoğlu: İSLAM ORTODOKSLUĞUNUN SINIRLARI
Hasan Hanefî Çeviri: Fethi Ahmet Polat: “EDEBÎ FORMLAR TARİHİ” EKOLÜ [AHDİCEDİT HERMENÖTİĞİNE GİRİŞ]
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:

Celaleddin Çelik: KURUMSALLAŞMA VE CEMAATLEŞME ARASINDA GÖÇMEN KİMLİĞİ

 
NOSTALJİ:

Mustafa Özel: MİDHAT PAŞA’NIN BESMELE VE FÂTİHA TEFSİRİ

  makaleler


İSLAM ORTODOKSLUĞUNUN SINIRLARI

Norman CALDER - Çeviren: Muammer İSKENDEROĞLU

Öncelikle bu makalede neyi tartışmayacağımı izah ederek başlamak istiyorum. 'Ortodoksluk' terim olarak 'doğru öğreti' demektir; fakat bir gözlemci olarak Sünnîlik ve Şiîlik'ten hangisinin ortodoks hangisinin ortodoks olmayan bir gelenek olduğuna karar verecek bir pozisyonda değilim. Benim düşünceme göre gerek Sünnî gelenek gerekse de Şiî gelenek içinde olan şudur; her gelenek bir anlamda kendisine bir dize doğru inançlar belirlemekte ve bu inançların ötesine gitmemektedir. Burada benim sormak istediğim soru şudur: Sünnîlere göre doğru inancın sınırları nelerdir?

F. M. Denny İslam’a Giriş (N. York, 1985) adlı eserinde 'Ortodoksluk' teriminin İslam'ı karakterize etmede iyi bir terim olmadığını; doğru amel anlamındaki 'ortopraksi' terimini kullanmanın daha uygun olduğunu iddia etmekte. Bunun doğru olduğunu kabul etmiyorum. Bir sosyolog olarak bakıldığında herhangi bir Müslüman toplumda, o toplum tarafından reddedilen davranışların var olduğu doğru olabilir. Fakat herhangi bir Müslüman toplumun davranışları Müslüman olmanın ölçüsü olan ortopraksiyi temsil etmez. Hatta teolojik açıdan Sünnî geleneğin Müslüman tanımını yaparken amellere itibar etmediği açıktır. Müslüman için kurtuluşa ermenin yolu bir şekilde doğru inanca sahip olmaktır. Eğer bir kişi doğru inanca sahipse, yanlış davranışlar o kişinin kurtuluşa ermesine engel değildir. Bu kişi kısa bir süreyle cehennemde kalabilir, fakat bütün zamanlar ebedîlikle karşılaştırıldığında kısadır, ve inancı olan -burada sınırların nerede olduğu konusunda emin değilim- bütün Müslümanlar, veya bütün Sünnî Müslümanların, belki kendi kötü amellerinin cezasını çekmek için kısa süreli kaldıkları cehennemin ardından nihâî olarak cennete varacakları garanti edilmiştir. Fakat Müslümanların kötü amelleri onları Müslümanlıktan çıkarmaz. Söz gelimi Müslüman fakihler günde beş vakit namaz kılmayanlar ile -ki bunlar Müslümanlıktan çıkmazlar- günde beş vakit namaz kılmanın gerekliliğini inkâr eden ve mürted olma ihtimali olanlar arasında ayrım yapma gereği duyarlar. Sonuç olarak İslam'ın gerek sosyal davranış gerekse teolojik ve entelektüel gelenekleri açısından bir ortopraksi dini olduğunu düşünmüyorum. Sünnî İslam'ın içinde bir şekilde, Şiî İslam'ın içinde de farklı bir şekilde tanımlanmış olarak bulabileceğimiz bir doğru öğreti vardır.

İslam'da doğru öğretiyi bulabilmek için bakabileceğimiz yerlerden biri Arapça’da 'akîde' veya 'akâid' olarak adlandırılan kitaplardır. Bu kelime 'öğreti' anlamında olup, bu kitaplar (çoğu zaman kitapçık veya broşür, hatta başka bir konu ile ilgili kapsamlı bir kitabın içinde bir bölüm de olabilir) Müslüman olmayı karakterize eden inanç konularını izah ederler. Hem Sünnî hem de Şiî gelenek tarafından üretilmiş bu tür eserler vardır. Şimdi bir an İslam'ı bir tarafa bırakıp Roman Katolik geleneğine dönelim. Roman Katolik Kilisesi'nin bir öğretisi, bir dize inançları vardır; her gün ayinlerde okunan 'Ben tek Allah'a, Baba’ya, inanıyorum v.b.'. Bu öğreti 4. ve 5. asırlarda yapılan değişik konsillerde şekillenmiştir. Hıristiyanlığın ilk beş asrında Hıristiyan olmak için nelere inanılması gerektiği konusunda tartışmalar vardı ve nihayet, Kadıköy Konsili'nde diyelim, konsilin ve konsili toplayan Papa'nın otoritesiyle bu öğretinin formu kabul edildi. Bu tarihten itibaren bu öğreti aynen muhafaza edildi. Geçen 1500 yıl boyunca günler haftalar ve asırlar boyunca ayinlerde aynı öğreti okundu. Katolik Kilisesi bu çeşit odaklaşmayı ve devamlılığı başardı. Çünkü Katolik Kilisesi Papa, Kardinal, Başpiskopos, Piskopos ve Papaz'dan oluşan ve inanç esaslarını belirleme ve onları ifade etmede son ve kesin kararı vermek için bir araya getirilebilecek kişilerden oluşan resmî bir hiyerarşiye sahiptir.

Hıristiyan geleneğin aksine İslam böyle bir otorite sistemine sahip değildir. İslam'da konsil denen şey hiç olmadı ve İslam kesin olarak belirlenmiş hiyerarşik yapıya da sahip değildir. Hatta biz, bütün Müslümanlar tarafından kabul edilen bir İslam (veya Sünnî İslam) akîdesi bulamayız. Belki de yüzlerce İslam akîdesi vardır; örnek olarak verirsek, Manchester Kütüphanesi’nde kesin düzinelerce akîde bulunabilir. Her bir akîde belli bir fakih tarafından yazılmıştır; örnek olarak biz Tahâvî Akîdesi, İbn Teymiyye Akîdesi, Eş΄arî Akîdesi, Ebû Hanîfe Akîdesi gibi akîdeler bulabiliriz. Bu akîdelere bakarak biz, Müslümanların doğru inancının ne olduğunu sorabiliriz. Bu soruya cevabımız tek bir inancın olmadığı gibi görünüyor. Doğru inancın ne olduğu hakkında Eş΄arî'nin, Tahâvî'nin, İbn Teymiyye v.b.'nin görüşü vardır. İslam tarihi boyunca bir çok âlim tarafından değişik akîdeler yazılmıştır. Önemli akîdeler tartışma geleneği içinde ve Roman Katolik hiyerarşisinin resmî prosedüründen çok farklı bir şekilde gayrı resmî olarak birtakım değerlerin genel kabulüyle ortaya çıkmıştır.

İslam'da bu prosedür sonucu üretilen akîdeler tabiî olarak sadece Allah'ın birliği ve Muhammed'in onun elçisi olduğu inancından oluşan şahadetin iki esasını değil, birçok ortak noktayı içerir. Bu iki esasa ilaveten daha derin inançlar da vardır. Örnek olarak, Sünnîler için Allah'ın hakikî sıfatlarının olduğu, Kur'an'ın Allah'ın yaratılmamış kelimesi olduğu gibi. Akîdelerin temel odak noktaları vardır, fakat herhangi bir inancın nasıl ifade edileceği kişiden kişiye değişir. İnancın gündemindeki belli maddeler zaman zaman değişebilir. Bazen bir asırda çok önemli görülen bir mesele zamanla yer değiştirir, listenin sonuna doğru kayar, ve hatta tamamen listeden çıkabilir. Örnek verecek olursak, erken dönem İslam akîdeleri amellerin imandan bir cüz olup olmadığı konusunda birçok şey söylerler. Bu mesele çok tartışmalı bir meseleydi, fakat sonunda yerleşik farklı modeller ortaya çıktı. (Her ne kadar Allah'ın rahmeti ve Peygamber'in şefaati de önemli olsa da) amellerin cennete daha hızlı ulaşmada önemli olduğu, fakat kişinin kurtuluşa erip ermemesi meselesinde amellerin hesaba katılmadığı konusunda uzlaşma olduğu ortaya çıktı. Sünnî geleneğe göre sadece iman kurtuluşu garanti eder ve imanın sınırı şirk veya çoktanrıcılıktır. Şirkten sakınanlar sonunda cennete gireceklerdir.

Sünnî geleneğin içinde dahi imanın tanımı ve bu tanımın sonuçları hakkında önemli farklılıklar devam etti. Fakat bu soru önemini kaybetti, ve bu soruna her akîdede değinilme gereği de kalmadı; hatta sonraki dönemin bazı akîdelerinde bu soruna hiç değinilmedi. Buna rağmen akîdeler devamlı ve muteber bir literatür geleneği oluşturduklarından, bu mesele her zaman gözden geçirilip ona yeni bir anlam yüklenebilir. Bu Müslüman gelenekteki esneklik modellerinden biridir; inancın gündemindeki bazı maddeler önem sıralamasında aşağı veya yukarı kayabilir, belki önemlerini de kaybedebilirler. Fakat bu maddeler daha sonra tekrar önem kazanıp yeniden ifade edilme ihtiyacı gerektirebilir, ve bu durumda literatür geleneğinin varlığıyla çatışmayacak bir şekilde bu maddelerin yeniden ifade edilmesi gerekebilir.

Her Müslüman Allah'ın bir olduğunu kabul eder, fakat bunu nasıl ifade eder? İbn Sînâ, veya Orta Çağ Avrupasında bilindiği şekliyle Avicenna, Allah'ın felsefî tanımını Sünnî teolojik çevrelerde hemen kabul görmeyen bir ifadeyle zorunlu varlık (vâcib el-vücûd) olarak ifade etti. Fakat filozofları takdir eden âlimlerin etkisiyle, özellikle de doğru inancın sözcülüğü gibi şüpheli statüsüne rağmen İbn Sînâ'nın eserlerinden büyülenen Fahreddin Râzî'nin (v. 1209) etkisiyle zorunlu varlık olarak ifade edilen Allah kavramı Sünnî İslam'da kabul edilir oldu. Sünnî gelenekte dahi daha sonraki akîdelerde Allah sadece bir değil, aynı zamanda zorunlu varlıktır.