|
İSLAM ORTODOKSLUĞUNUN SINIRLARI
Norman CALDER - Çeviren: Muammer İSKENDEROĞLU
Öncelikle bu makalede neyi tartışmayacağımı izah
ederek başlamak istiyorum. 'Ortodoksluk' terim olarak
'doğru öğreti' demektir; fakat bir gözlemci olarak
Sünnîlik ve Şiîlik'ten hangisinin ortodoks
hangisinin ortodoks olmayan bir gelenek olduğuna
karar verecek bir pozisyonda değilim. Benim düşünceme
göre gerek Sünnî gelenek gerekse de Şiî gelenek içinde
olan şudur; her gelenek bir anlamda kendisine bir
dize doğru inançlar belirlemekte ve bu inançların
ötesine gitmemektedir. Burada benim sormak istediğim
soru şudur: Sünnîlere göre doğru inancın sınırları
nelerdir?
F.
M. Denny İslam’a
Giriş (N. York, 1985) adlı eserinde
'Ortodoksluk' teriminin İslam'ı karakterize etmede
iyi bir terim olmadığını; doğru amel anlamındaki
'ortopraksi' terimini kullanmanın daha uygun olduğunu
iddia etmekte. Bunun doğru olduğunu kabul etmiyorum.
Bir sosyolog olarak bakıldığında herhangi bir Müslüman
toplumda, o toplum tarafından reddedilen davranışların
var olduğu doğru olabilir. Fakat herhangi bir Müslüman
toplumun davranışları Müslüman olmanın ölçüsü
olan ortopraksiyi temsil etmez. Hatta teolojik açıdan
Sünnî geleneğin Müslüman tanımını yaparken
amellere itibar etmediği açıktır. Müslüman için
kurtuluşa ermenin yolu bir şekilde doğru inanca
sahip olmaktır. Eğer bir kişi doğru inanca
sahipse, yanlış davranışlar o kişinin kurtuluşa
ermesine engel değildir. Bu kişi kısa bir süreyle
cehennemde kalabilir, fakat bütün zamanlar ebedîlikle
karşılaştırıldığında kısadır, ve inancı
olan -burada sınırların nerede olduğu konusunda
emin değilim- bütün Müslümanlar, veya bütün Sünnî
Müslümanların, belki kendi kötü amellerinin cezasını
çekmek için kısa süreli kaldıkları cehennemin
ardından nihâî olarak cennete varacakları garanti
edilmiştir. Fakat Müslümanların kötü amelleri
onları Müslümanlıktan çıkarmaz. Söz gelimi Müslüman
fakihler günde beş vakit namaz kılmayanlar ile -ki
bunlar Müslümanlıktan çıkmazlar- günde beş
vakit namaz kılmanın gerekliliğini inkâr eden ve mürted
olma ihtimali olanlar arasında ayrım yapma gereği
duyarlar. Sonuç olarak İslam'ın gerek sosyal davranış
gerekse teolojik ve entelektüel gelenekleri açısından
bir ortopraksi dini olduğunu düşünmüyorum. Sünnî
İslam'ın içinde bir şekilde, Şiî İslam'ın içinde
de farklı bir şekilde tanımlanmış olarak
bulabileceğimiz bir doğru öğreti vardır.
İslam'da
doğru öğretiyi bulabilmek için bakabileceğimiz
yerlerden biri Arapça’da 'akîde'
veya 'akâid'
olarak adlandırılan kitaplardır. Bu kelime 'öğreti'
anlamında olup, bu kitaplar (çoğu zaman kitapçık
veya broşür, hatta başka bir konu ile ilgili
kapsamlı bir kitabın içinde bir bölüm de
olabilir) Müslüman olmayı karakterize eden inanç
konularını izah ederler. Hem Sünnî hem de Şiî
gelenek tarafından üretilmiş bu tür eserler vardır.
Şimdi bir an İslam'ı bir tarafa bırakıp Roman
Katolik geleneğine dönelim. Roman Katolik
Kilisesi'nin bir öğretisi, bir dize inançları vardır;
her gün ayinlerde okunan 'Ben tek Allah'a, Baba’ya,
inanıyorum v.b.'. Bu öğreti 4. ve 5. asırlarda yapılan
değişik konsillerde şekillenmiştir. Hıristiyanlığın
ilk beş asrında Hıristiyan olmak için nelere inanılması
gerektiği konusunda tartışmalar vardı ve nihayet,
Kadıköy Konsili'nde diyelim, konsilin ve konsili
toplayan Papa'nın otoritesiyle bu öğretinin formu
kabul edildi. Bu tarihten itibaren bu öğreti aynen
muhafaza edildi. Geçen 1500 yıl boyunca günler
haftalar ve asırlar boyunca ayinlerde aynı öğreti
okundu. Katolik Kilisesi bu çeşit odaklaşmayı ve
devamlılığı başardı. Çünkü Katolik Kilisesi
Papa, Kardinal, Başpiskopos, Piskopos ve Papaz'dan
oluşan ve inanç esaslarını belirleme ve onları
ifade etmede son ve kesin kararı vermek için bir
araya getirilebilecek kişilerden oluşan resmî bir
hiyerarşiye sahiptir.
Hıristiyan
geleneğin aksine İslam böyle bir otorite sistemine
sahip değildir. İslam'da konsil denen şey hiç
olmadı ve İslam kesin olarak belirlenmiş hiyerarşik
yapıya da sahip değildir. Hatta biz, bütün Müslümanlar
tarafından kabul edilen bir İslam (veya Sünnî İslam)
akîdesi bulamayız. Belki de yüzlerce İslam akîdesi
vardır; örnek olarak verirsek, Manchester Kütüphanesi’nde
kesin düzinelerce akîde bulunabilir. Her bir akîde
belli bir fakih tarafından yazılmıştır; örnek
olarak biz Tahâvî Akîdesi, İbn Teymiyye Akîdesi,
Eş΄arî
Akîdesi, Ebû Hanîfe Akîdesi gibi akîdeler
bulabiliriz. Bu akîdelere bakarak biz, Müslümanların
doğru inancının ne olduğunu sorabiliriz. Bu soruya
cevabımız tek bir inancın olmadığı gibi görünüyor.
Doğru inancın ne olduğu hakkında Eş΄arî'nin,
Tahâvî'nin, İbn Teymiyye v.b.'nin görüşü vardır.
İslam tarihi boyunca bir çok âlim tarafından
değişik akîdeler yazılmıştır. Önemli akîdeler
tartışma geleneği içinde ve Roman Katolik hiyerarşisinin
resmî prosedüründen çok farklı bir şekilde gayrı
resmî olarak birtakım değerlerin genel kabulüyle
ortaya çıkmıştır.
İslam'da
bu prosedür sonucu üretilen akîdeler tabiî olarak
sadece Allah'ın birliği ve Muhammed'in onun elçisi
olduğu inancından oluşan şahadetin iki esasını
değil, birçok ortak noktayı içerir. Bu iki esasa
ilaveten daha derin inançlar da vardır. Örnek
olarak, Sünnîler için Allah'ın hakikî sıfatlarının
olduğu, Kur'an'ın Allah'ın yaratılmamış kelimesi
olduğu gibi. Akîdelerin temel odak noktaları vardır,
fakat herhangi bir inancın nasıl ifade edileceği kişiden
kişiye değişir. İnancın gündemindeki belli
maddeler zaman zaman değişebilir. Bazen bir asırda
çok önemli görülen bir mesele zamanla yer değiştirir,
listenin sonuna doğru kayar, ve hatta tamamen
listeden çıkabilir. Örnek verecek olursak, erken dönem
İslam akîdeleri amellerin imandan bir cüz olup
olmadığı konusunda birçok şey söylerler. Bu
mesele çok tartışmalı bir meseleydi, fakat sonunda
yerleşik farklı modeller ortaya çıktı. (Her ne
kadar Allah'ın rahmeti ve Peygamber'in şefaati de önemli
olsa da) amellerin cennete daha hızlı ulaşmada önemli
olduğu, fakat kişinin kurtuluşa erip ermemesi
meselesinde amellerin hesaba katılmadığı konusunda
uzlaşma olduğu ortaya çıktı. Sünnî geleneğe göre
sadece iman kurtuluşu garanti eder ve imanın sınırı
şirk veya çoktanrıcılıktır. Şirkten sakınanlar
sonunda cennete gireceklerdir.
Sünnî
geleneğin içinde dahi imanın tanımı ve bu tanımın
sonuçları hakkında önemli farklılıklar devam
etti. Fakat bu soru önemini kaybetti, ve bu soruna
her akîdede değinilme gereği de kalmadı; hatta
sonraki dönemin bazı akîdelerinde bu soruna hiç değinilmedi.
Buna rağmen akîdeler devamlı ve muteber bir literatür
geleneği oluşturduklarından, bu mesele her zaman gözden
geçirilip ona yeni bir anlam yüklenebilir. Bu Müslüman
gelenekteki esneklik modellerinden biridir; inancın gündemindeki
bazı maddeler önem sıralamasında aşağı veya
yukarı kayabilir, belki önemlerini de
kaybedebilirler. Fakat bu maddeler daha sonra tekrar
önem kazanıp yeniden ifade edilme ihtiyacı
gerektirebilir, ve bu durumda literatür geleneğinin
varlığıyla çatışmayacak bir şekilde bu
maddelerin yeniden ifade edilmesi gerekebilir.
Her
Müslüman Allah'ın bir olduğunu kabul eder, fakat
bunu nasıl ifade eder? İbn Sînâ, veya Orta Çağ
Avrupasında bilindiği şekliyle Avicenna, Allah'ın
felsefî tanımını Sünnî teolojik çevrelerde
hemen kabul görmeyen bir ifadeyle zorunlu varlık (vâcib
el-vücûd) olarak ifade etti. Fakat filozofları
takdir eden âlimlerin etkisiyle, özellikle de doğru
inancın sözcülüğü gibi şüpheli statüsüne rağmen
İbn Sînâ'nın eserlerinden büyülenen Fahreddin Râzî'nin
(v. 1209) etkisiyle zorunlu varlık olarak ifade
edilen Allah kavramı Sünnî İslam'da kabul edilir
oldu. Sünnî gelenekte dahi daha sonraki akîdelerde
Allah sadece bir değil, aynı zamanda zorunlu varlıktır.
|