|
MU’TEZİLE’YE GÖRE ALLAH’A İMAN KONUSUNDA AKLIN GÜCÜ VE SORUMLULUĞU
Recep ARDOĞAN
Mu’tezile, İslâm
inancının aklî önerme ve kıyaslarla açıklanması
ve savunmasını ilk kez üstlenen; farklı düşünce
ve yaklaşım biçimleriyle kelâm ilminin teşekkülünü
sağlayan bir ekoldür. İ’tizâl kavramının ifade
ettiği ayrılık, Mu’tezile’nin büyük günah işleyen
kimsenin durumu, kader ve beşerî irade, başta
adalet ve kelâm olmak üzere ilâhî sıfatlar,
halku’l-Kur'an ve imamet gibi temel konularda Ehl-i
Sünnet’e muhalif görüşlerinde açık biçimde görülür.
Onlar, müteşâbih ayetlerin aklî gerekçelerle
te’vîli, aklın tek başına Allah'ı ve ilâhî sıfatları
kavrayabilmesi, bu nedenle de bu konuda düşünmek ve
hakka iman etmekle yükümlü olması gibi hususlarda
da farklı ve orijinal yaklaşımlar ileri sürmüşlerdir.
Akıl-nass ilişkisine dair yaklaşımları tepki görmekle
birlikte, doğrudan ya da dolaylı biçimde, etütlerinin
önemli bir kısmında Mu’tezile’nin görüşlerini
reddetmeye gayret eden sonraki kelâmcıları da
etkilemiş ve te’vîlin yaygınlaşmasına neden
olmuştur. Mu’tezile’nin akide konularını
anlamada aklın yetki ve sorumluluğuna ilişkin görüşleri
de böyledir.
Akide
konusunda aklın gücü ve sorumluluğu derken, aklın
tek başına Allah'ı ve sıfatlarını kavrayıp
kavrayamayacağı, kavrıyorsa, bununla imtihana tâbi
olup olmadığı problemini kastediyoruz. Bu problemin
ikinci yönü, kendisine ilâhî vahiy tebliğ olunmamış
kişinin uhrevî sonuçları bakımından Allah'ı
bilmekten sorumlu olup olmadığı ve ilâhî vahiy
tebliğ olunduğunda da inancını istidlâl ve aklî
delillere dayandırması gerekip gerekmediği sorularını
kapsamaktadır. Bu sorular, ‘imancılık’
ve ‘temelcilik’ tartışmalarının odağında
yer alan istidlâlin aklen vacip olup olmadığı şeklinde
de ifade edilebilir. Bu konunun önemli bir uzantısı
ise, istidlâlle temellenmeyen imanın geçerli olup
olmadığıdır. Bu konularda Mu’tezile’nin görüşlerinin
ortaya konması, onların akılcılığının anlaşılması
ve değerlendirilmesi açısından da yararlı olacaktır.
1.
Aklen Allah'ı Bilmenin İmkân ve Zarureti
1.1.
Marifetullâhın Sezgisel ve İstidlâlî Olduğu Görüşü
Mu’tezile,
aklın tek başına Allah'ı bilebileceği düşüncesinde
birleşir. Bu konuda, Mu’tezilî âlimler arasındaki
ihtilâf noktası, marifetullâhın nazarî-kesbî mi
yoksa zarurî ve bedihî bir bilgi mi olduğuna ilişkindir.
Mu’tezile’nin
çoğunluğu, kişinin kalbinde, hâtırlar (havâtır;
sezgiler, iç-sesler) olduğunu ve bunların insanları
nazar ve istidlâle çağırdığı konusunda Berâhime’ye
muvafakat etmiştir.
‘Parçalanamaz
cüz’ü (atom)’ reddetmekle ve ‘kumûn’
nazariyesiyle tanınan
İbrâhim b. Seyyâr en-Nazzâm, hâtırların algılanır
cisimler olduğunu, Allah’ın akıl sahibinin itaat
ve masiyet hâtırlarını yarattığını ve itaat hâtırıyla
kişiyi yapması için itaate, masiyet hâtırıyla da
yapması için değil ama, iki hâtır arasında seçimde
bulunma özelliğinin tam olarak gerçekleşmesi için
masiyete çağırdığını ileri sürmüştür.
Bilgileri algılanır (mahsûs) ve algı-dışı (ğayr-i
mahsûs) şeklinde ikiye ayıran Nazzâm’ın algı-dışı
bilgilerin yalnızca nazar ve kıyasla bilineceğini söylemesine
bakılırsa,
o, bedihî (a priori) bilgiye yer vermemektedir.
Nitekim, bu konuda Nazzâm’a katılan Ebu’l-Hüseyn
b. Ebî Amr el-Hayyât’a göre de bilginin istidlâl
ve histen önce gelmesi mümkün değildir.
Ebu’l-Hasen
el-Eş’arî’ye de hocalık yapmış olan Ebû Ali
el-Cübbâî ve oğlu Ebû Hâşim el-Cübbâî de iki
hâtırın varlığı ve araz oldukları konusunda
Nazzâm’a muvafakat etmişler, ancak Ebû Hâşim
el-Cübbâî, Allah tarafından nazar ve istidlâle çağıran
iç-sesin (hâtır) akıl sahibinin kalbine bir söz
halinde ve emir mecrasında geldiğini söylemiştir.
Şeytanın ilkâ ettiği hâtır da bunun gibi, kişiye
hitap ettiği gizli bir sözdür. Ebû Hâşim, babasının
ve Ebu’l-Hüzeyl el-Allâf’ın hâtırın bir
bilgi ve fikir olduğu görüşünü reddetmiştir.
Bu görüşün tabiî sonucu, bir yandan insanda
Allah'ı bilmeye götüren bir sâikin olduğu diğer
yandan da imanın istidlâlî olduğu fikrine yer açmaktır.
Allah'a dair delillerin algılanır (mahsûs) olması
gerektiği tezine bakınca,
Hişâm b. Amr el-Fuvatî’nin de marifetullâhı
nazarî bilgi saydığı sonucuna varılabilir.
1.2.
Marifetullâhın Zarurî Olduğu Görüşü
Hâtırların
bilgi ve fikir modunda arazlar olduğunu ileri süren
Ebu’l-Hüzeyl el-Allâf’a göre, Allah'ı bilmek
zarurîdir. Birbirine zıt iki hâtırdan bahseden Allâf,
nazar ve istidlâle çağıran birinci hâtırı,
Allah’ın akıl sahibinin kalbinde var ettiğini,
onunla kişiyi itaate çağırdığını ve onu
korkutmakla güdülerin (dâîlerin), kişiyi Allah’ı
istidlâle motive ettiğini, ikinci hâtırın da kişiyi
birinci hatıra uymaktan çevirdiğini ileri sürmüştür.
Ona göre bilgiler iki sınıftır. Birincisi, zarurîdir;
bu da Allah ve O'nun varlığının delillerine ilişkin
bilgidir. İnsanın akıllı bir varlık olması, onun
kendi nefisini bilmesini gerektirir. Bu bilgiyi ise
ikinci anda Allah'ın bilgisi takip eder. Bundan kalanı,
duyular ve kıyasla oluşan bilgiler, tercih ve kazanım
bilgileridir.
Şehristânî’nin Ebu’l-Hüzeyl’den naklettiği,
‘şeriatın gelişinden önce mükellefe bir hatırlatıcı
olmaksızın Allah’ı bir delille bilmesinin vacip
olduğu, bu bilgiyi edinmediği takdirde kişinin ebedî
azabı hak edeceği fikri
de bununla temellendirilir.
Mu’tezile’den
kulun irade dışında bir fiili olmadığını ileri
süren Sümâme b. Eşras en-Nemîrî,
Amr b. Bahr el-Câhız ve Ebû Ali Esvarî de
bilgilerin hepsinin zorunlu olduğunu ileri sürmüştür.
Bunlar, ‘ashâbu’l-maârif’ diye
nitelenir.
Câhız, bilgilerin tümünün, yaratılıştan geldiğini
(tıba’) ve zarurî olduğunu savunur.
Bağdâdî, onun bilgileri kulların seçimiyle olmasa
da onların fiili olduğunu söylediğini kaydederken,
Şehristani’ye göre, o, bunlardan hiç birinin
kulların fiillerinden olmadığını, Sümâme gibi,
kul için iradeden başka bir kazanım olmayıp
bilgilerin insandan tabii olarak meydana geldiğini söylemiştir.
Câhız’a göre, marifetullâh, zarurî, nazar ve
istidlâlin peşinden gelişen yaratılış
karakteridir ve kul, marifetullâhla emrolunmuş değildir.
O, ayrıca akıl sahibi herkesin peygambere muhtaç
olduklarını bildiğini söyler.
Bu değişik anlatımlardan anlaşılan, onun
bilgilerin var edilişinde değil, benimsenmesinde kişinin
iradesinin söz konusu olduğunu iddia ettiğidir.
Nitekim o, birisinin bulûğa erip de Allah’ı
bilmemesinin mümkün olmadığını ileri sürmüştür.
Kâfirler, ona göre, inatçı ile bilen arasındadır.
Dolayısıyla ona göre, Allah'ı bilmek tabiî ve
zarurîdir, ancak bu bilginin inanç olarak kabulü
iradîdir. Ancak onların bilginin akıl yürütmenin
peşinden geldiğini ve nazardan mütevellid olduğunu
söylemeleri,
zarurî kavramıyla bedihî bilgiyi kastetmediklerini
göstermektedir.
|