|
İ’TİZÂL, TARİHSELCİLİK VE İSLÂM
Mustafa AYDIN
İ’tizâl,
genel olarak ana yoldan ayrılmak, gelenekten kopmak
anlamlarına gelmektedir. Görüşlerindeki isabet
derecesi ne olursa olsun İslâm tarihinde Mu’tezile
hareketi bir gelenekten kopuşu ifade ediyordu. Bu
durum şimdi İslâm tarihinde ikinci defa yaşanıyor.
Birincisi Mu’tezile ile, ikincisi ise günümüz İslâmcı
hareketleriyle. Birincisi olan Mu’tezile, akılcı
bir yolla bazı güncel sorunları aşmayı düşünmüştü.
Çözümde izlediği yöntem nasların bizzat
kendisinin tarihselliğinde düğümleniyordu.
Kur’an’ın yaratılmışlığına ilişkin meşhur
tartışma, onun bir nevi tarihselciliğini gösteriyordu.
Şüphesiz bu potansiyel bir tarihselcilikti, modern dönemlerin
tarihselciliğiyle sonuna kadar örtüşmüyordu, ama
temel esprisi buydu: Mantıksal olarak geleneksel çizgiyi
aşma ve bu çerçevede çözümler üretme böylesi
bir kabul gerektiriyordu.
Günümüzdeki
İslâmcı eğilimlerin önemli bir kısmı, İslâm’ı
yeni konum ve durumlarda inşa edebilmek için geleneği
aşmayı esas aldılar. Geleneğin atlanması ve
metinlerin yeni ve akılcı bir yolla okunması ile
tarihselci bir yol izlenmiş oluyordu. Tarihselci
anlayışa göre geçmişteki yorumlar o toplumlara özgüydü
ve atlanabilirdi. Ne var ki bu süreç, üstü açık
ya da kapalı, bir ayrılmayı da bünyesinde taşıyordu.
Böylece de deyim yerindeyse bir modern İ’tizâl yaşanmaktadır.
Geleneği aşma çabası taşıyan bu eğilim işte bu
yazının konusunu oluşturmaktadır. Onun için de önce
klâsik İ’tizâl üzerinde kısaca durmak yararlı
olacaktır.
Genel
Olarak Mu’tezile Hareketi
Mu’tezile,
dar ve teknik anlamıyla Abbâsî halifeleri Me’mûn
ile başlayan, Mu’tasım ve Vâsık ile devam eden
ve nihayet 850 yılında Mütevekkil ile son bulan dinî,
siyasî ve kültürel bir projedir. Ancak oluşumu
daha eskilere götürülebileceği gibi mevziî de
olsa etkileri günümüze kadar getirilebilir.
Mu’tezile
ilk defa Hz. Osman’ın öldürülmesiyle başlayan
sorunlarda “büyük günah” tartışması ile başlamıştı.
Hem Ali hem Muâviye taraftarlarından ayrıldıklarını
kabul etmekle ilk İ’tizâl örneğini vermişlerdi.
Bu haliyle de Mu’tezile, Hâriciyye konumunda idi.
Daha sonra bu eğilim temellendirilmeye çalışıldı.
Daha çok Cehmiyye’de temsil edilen bu ilk
Mu’tezile’nin en belirgin iddiaları; Kur’an’ın
yaratılmış olduğu, Allah’ın sıfatlarının zatından
olmadığı, özellikle başlangıçlarda kader
konusunda Cebriyye ile paralel düşünmesidir.
Mu’tezile’nin görüşleri daha sonra şu beş
maddede toplanmıştır:
1.
Allah’ın tenzih edilmesi (Tevhid
ilkesi)
2.
Kur’an’ın yaratılmış olduğu (halkul-Kur’an)
3.
Allah’ın adil olduğu (Adalet ilkesi)
4.
Allah’ın sözünde durması (Va’d
ve vaîd ilkesi),
5.
İyiliği emir mecburiyeti (Emr-i bi’l-ma’rûf
nehy-i ani’l-münker)
Bunlardan
özellikle halku’l-Kur’an, Mu’tezile’nin, bir
nevi alâmet-i fârikası olmuştur. Bunlara göre
Kur’an herhangi bir yaratık gibi yaratılmıştır.
Mu’tezile bu noktaya muhtemelen Allah’ın sıfatları
konusundan ulaşmıştı. Ancak vardığı nokta sonuç
olarak Kur’an’ın, sosyal şartlara göre oluşmuş
bir metin olmasıydı. Tabiî böylesi bir kabul, bu
metnin daha sonrakiler tarafından anlaşılmasında
bir elastikiyet, dolayısıyla bazı sorunlar
getiriyordu.
Başlangıçta
daha çok siyasî bir ekol olarak doğan Mu’tezile,
sonraki dönemlerde bu adla anılan bir kelâm okulu
haline geldi. Büyük günah işleyenin ne mümin ve
ne de kâfir olacağı inancı onun ilk belirgin
iddiasıydı.
Siyaseten
Emevîlere karşı idiler, bu durum onları Abbâsîlere
yaklaştırdı. Abbâsîler kendilerini hakikî Ehl-i
Beyt taraftarı sayıyorlardı. Abbâsî halifeleri
Me’mûn, Mu’tasım ve Vâsık, Mu’tezile’nin görüşlerini
resmî doktrin olarak kabul ettiler ve halkı bunu
kabule zorladılar.
Abbâsîlerin
Mu’tezile’yi desteklemelerinin birkaç nedeni vardır.
Bir kere Emevîler kaderciliği savunuyorlardı. Abbâsîler
bazı siyasî sebeplere de bağlı olarak bu akideyi
reddediyorlardı. Onun için Mu’tezile’nin cüz’î
iradeciliği kendine yatkın geldi.
Abbâsîlerin
Mu’tezile’yi desteklemesinin ikinci nedeni eski
kimliğin erozyonudur. Abbâsîler kendilerini Emevîler’in
halefi saymadılar. Onları atlayarak ilk halifelere
de bağlanamazlardı. Doğrudan Kur’an’dan
referans almak için de nassın tarihselleştirilmesi
gerekiyordu. Âdem’in ve soyu olan insanoğlunun
halife olmasını doğrudan Allah’a bağladılar.
Anlaşıldığı kadarıyla bu halifelik daha önce
gelip geçmiş bir insan kuşağına haleflikti. Vâkıa
Abbâsîler, Allah’ın özel türden bir halifesi
olmayı ilk defa benimseyen ekiptir. “Zıllullahi
fi’l-arz” (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi)
ifadesi de muhtemelen İslâm tarihinde ilk defa Abbâsîler
tarafından kullanıldı. İşte bu tür Kur’an
yorumları bir tarihselcilik perspektifi
gerektiriyordu. Mu’tezile Kur’an’ın yaratılmışlığı
görüşüne bir kelâmî tartışmadan ulaşmış
olsa bile sosyal politik ortam bu görüşe farklı
bir işlev yüklemişti. Hemen belirtelim ki çağdaş
kabuller de bu işleve dayalıdır.
Öyle
gözüküyor ki o dönemlerde tartışmalar naslardan
hareketle değil, güncel sorunlardan hareketle yapılmıştır.
Söz konusu sorunlar ise peşinen bir yönlendirici görevi
yapmıştır. Şüphesiz bu kural Mu’tezile için de
geçerlidir. Bunun içindir ki tartışma konuları ve
meselâ buradaki Allah’ın kelâmının yaratılmış
olduğu fikri politik şartlardan soyutlanarak ele alınamaz.
Bir başka deyişle bu sorunlar bir veri olarak vardı.
Fikrî ekipler alternatifliklerde oluşmuş belli
kanaatlere sahip oluyor, sonra da Kur’an ve sünnetten
dayanaklar arıyorlardı. Yoksa Kur’an’ın yaratılmışlığı
gibi bir sorun, Kur’an’ın kendinden hareketle
ortaya konmuş olamaz.
Kur’an’ın
yaratılmışlığı dahil, Mu’tezile’nin
kanaatlerinin önemli bir kısmı muhtemelen Antikçağ
Doğa Felsefesi’nin etkisinden geliyordu. Bu dönemin
tanınmış akımı olan Dehrîlik de sonuç
itibariyle bir tür tarihselcilik anlamına geliyordu.
Ancak Mu’tezile ile Dehriyyûn arasında sıcak bir
ilişki yoktu, aksine aralarında ciddi çatışmalar
vardı. Her şeye rağmen Mu’tezile tevhidi
vurgulamada, Allah’ı diğer yaratıklardan ayırma
noktasında ciddi bir titizliğe sahipti. Eleştirilen
noktaların bir kısmı tenzihten hareketle ulaştığı
sonuçlardı.
Aslında
görüşleri tek tek ele alındığında Mu’tezile
makul, kabul edilebilir pek çok yoruma sahiptir.
Ancak uç noktadaki görüşleri orta halli ve ortanın
altında pek çok kesim tarafından reddedilmiş, yalnızca
bazı entelektüel kesimlerce kabul göre gelmiştir.
Son zamanlarda klâsik İslâm öğretisi, Ehlü’s-sünne
ve Eş’arî gibi belli temsilciler tarafından
savunulan görüşlerin İslâm dünyasının
gerilemesinde bir rolünün olduğu argümanlarıyla
eleştiriye uğrayınca Mu’tezile tekrar sempatiyle
karşılanır konuma geldi. Esasen günümüz İslâm
dünyasında modernist hareketlerin görüldüğü ülkelerde
İslâm’ın rasyonel karakterine vurgu yapan düşünce
ve görüşler neo- Mu’tezilizm olarak değerlendirilmektedir.
Günümüzde
din açısından İ’tizâl genelde tarihselcilik
olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bakımdan önce
genel anlamda tarihselcilik, sonra da bunun
Kur’an’ı anlama bağlamında tarihselcilik üzerinde
durulacaktır.
|