|
MU’TEZİLE EKOLÜ TEŞEKKÜLÜ, İLKELERİ VE İSLÂM DÜŞÜNCESİNE KATKILARI
Osman AYDINLI
Mu’tezile,
diğer din, kültür ve medeniyetlerle karşılaşma
ve etkileşim sürecinde fikrî tartışmalarla
beslenen, akılcı, özgürlükçü, eleştirel ve
sorgulayıcı din söylemini benimseyen ve geliştiren
bir zihniyet olarak İslâm düşüncesinde derin
izler bırakan bir mezheptir. Buna rağmen son
zamanlara kadar ekol hakkında bilgi verecek araştırmaların
sayısı fazla değildi. Fakat bazı temel kaynakların
ortaya çıkması ve mezhebe ait dokümanların
yeniden ele alınmasıyla birlikte Doğu’da ve Batı’da
Mu’tezile üzerinde pek çok eser ve makale yayınlanmaya
başlamıştır. Ancak bu mezhebin ne zaman doğduğunu,
temel doktrinlerinin neler olduğunu, bu fikirlerin
hangi süreç ve koşullar dahilinde teşekkül ettiğini
ve İslâm düşüncesine etki ve katkılarının ne
olduğunu bir bütün olarak ortaya koymaya gayret
eden araştırmalar -özellikle ülkemizde- oldukça
az sayıda ve yetersizdir. Bu nedenle ekolü, doğduğu
ve geliştiği tarihsel süreci göz önüne alarak
genel çerçevesi ile bir makale olarak ele almanın
uygun olacağını düşündük.
1.
İsimlendirme Problemi
Mu’tezile
sözcüğü, (‘azele) kökünden gelmiş olan ve
“uzaklaşmak, bir tarafa çekilmek” anlamına
gelen i’tizâl
kelimesinden türemiştir. Terminolojik olarak
Mu’tezile’nin üç farklı kuşakta değişik
anlamlarda kullanıldığı dikkat çekmektedir. Bu
isim, ilk kez, Hz. Ali dönemindeki kargaşa ortamında,
hiçbir gruba katılmayan ve tarafsız kalanlar için
kullanılmış olsa da, bu dönemde, itikâdî bir
farklılaşmayı ifade etmemektedir. Mu’tezile, hicrî
ikinci asrın başlarından itibaren, büyük günah işleyenin
durumu, tevhit, insanın kendi fiillerinin yaratıcısı
olması gibi konularda, aklı ön plânda tutarak
toplumun diğer kesimlerinden biraz daha farklı ve özgün
görüşler ileri süren bir grup insana verilmeye başlanmıştır.
Mu’tezile İslâm dünyasını etkisi altına alan
felsefe hareketini tanıma, yeni
fethedilen yerlerin sosyal, kültürel, siyasî ve
fikrî problemleriyle ilgilenme ve bunlara çözümler
üretme çabaları neticesinde yeni bir kimlik kazanmıştır.
Mezhepler
Tarihi araştırmalarında öncelikli bir konuma sahip
olan mezhep isimlerinin ne anlama geldiği, kimler
tarafından niçin ve hangi anlamda kullanıldığı
sorunu, Mu’tezile açısından da geçerlidir. Bu
sebeple, mezhebin anıldığı isimle neyin kast
edildiği, isimlendirmenin gerekçeleri, kendilerince
mi üretildiği, yoksa muhaliflerince mi verildiği
sorununun analiz edilmesi gerekli görünmektedir.
Konu üzerinde araştırma yapanların Mu’tezile
isimlendirmesi ile ilgili olarak ortaya koydukları
hipotezleri şu şekilde sıralamak mümkündür:
1.
Hasan Basrî’nin meclisinde geçtiği varsayılan meşhur
olaya göre “büyük günah işleyen kimselerin mü’min
ya da kâfir olmadıkları, bu iki durum arasında bir
yerde (el-menziletü beyne’l-menzileteyn)
bulundukları” görüşünü dile getirdiği için
“Vâsıl bizden ayrıldı” anlamına gelen "Kad
i’tezele anna’l-Vâsıl" sözüyle Vâsıl
b. Atâ (131/748) grup dışı kalmıştır.
Mu’tezile’ye bu ismin verilişini, sözü edilen
olayla irtibatlandıran bu yaklaşım genel kabul görmüştür.
2.
Başka bir rivayette Mu’tezile isminin verilmesine
sebep olan olayın ve şahısların isimleri değişiklik
göstermektedir. Buna göre "el-menziletü
beyne’l-menzileteyn" fikrini söylediği için
arkadaşlarıyla birlikte ayrı bir grup oluşturma
gereğini duyan kişi Amr b. Ubeyd (144/761)’dir. Bu
gruba âmâ olduğu için yanlışlıkla giren Katâde
b. Diâme es-Sedûsî bunun farkına varmış ve
"onlar Mu’tezilîdir" diyerek grubu terk
etmiştir.
Bu rivayetin iki farklı versiyonundan birinde Katâde
b. Diâme es-Sedûsî’nin Amr’ın meclisine Hasan
Basrî’nin meclisi sanarak girdiği nakledilirken,
diğerinde bu olayın Hasan Basrî’nin ölümünden
sonra Katâde ile Amr arasında
cereyan eden liderlik mücadelesinin ardından meydana
geldiği
söylenmiştir.
3.
İbn Dureyd (321/933) İştikâk
adlı eserinde naklettiği bir başka rivayette ise,
Mu’tezile ismi ile ilgili karşımıza Tâbiînden
Emevîleri ta’n eden ve tevhide vurgu yapan Amir b.
Abdullah b. Abdülkays et-Temîmî (55/675) ismi çıkmaktadır.
Bu şahıs Hasan’ın meclisini
terkettiği için kendisine Mu’tezile denmiştir.
4.
Nallino, Nyberg
ve Ahmed Emîn’e göre, i’tizâl
lâfzı tarih ve siyaset kitaplarında hicrî I. ve II.
asrın ilk yarısında kullanılmış ve Mu’tezile
ismi ilk defa Müslümanlar arasında süregelen çekişmelerden
ve savaşlardan uzaklaşan kişiler için kullanılmıştır.
Nallino, Mu’tezile isminin kendileri tarafından din
ve siyaset alanındaki özel
tutumlarını göstersin diye seçildiğini
veya Müslümanlar arasındaki çekişme ve husumete
katılmaktan sakındıklarını ve tarafsızlıklarını
göstermek için tercih edildiğini iddia eder.
Bu eğilim, herhangi bir gruba mensup olmayı küfürle
bir saymış ve bu kaos ortamında tarafsız kalmanın
gerekliliğini savunmuştur. Bu siyasî tavırlarından
dolayı Siyasî Mu’tezile
olarak da isimlendirilen bu insanlar, sonraki
Mu’tezile’nin öncüleri olarak görülmüştür.
5.
Mu’tezile kavramının orijini ile ilgili diğer bir
görüşün sahibi olan Goldziher,
ilk kullanımın zâhid ve âbid anlamında
olduğunu ileri sürerek Mu’tezile’yi
insanlardan ayrılarak bir köşeye çekilen zâhidler
olarak nitelemektedir. Ona göre bu topluluğa
Mu’tezile denmesinin asıl nedeni, Vâsıl ve Amr b.
Ubeyd gibi bu fırkanın ilk kurucularının
insanlardan ve dünya nimetlerinden tamamen uzaklaşarak
muttakî bir yaşam biçimini seçerek zâhidâne yaşamış
olmalarıdır.
Oysa bu grubun ortaya çıktığı dönemde zühd ve
takva, bir ferdi veya bir oluşumu diğerlerinden ayıracak
tarzda belirgin bir özellik değildir.
6.
Mu’tezile kavramının kaynağıyla ilgili diğer
bir görüşe göre de, Kaderiyye adının
zaman içerisinde yetersizliğinden dolayı bu adın
kullanılmış olmasıdır. İbn Kuteybe (276/889) ve
Bağdâdî gibi bazı yazarlar Kaderiyye ile
Mu’tezile’den bahsederken daima bunlardan bir fırka
gibi söz ederler ve aralarında da herhangi bir fark
görmezler.
Bu iddiaya göre, Kaderiyye mutlak kaderi inkâr ettiği,
özgür irade ve ihtiyar fikrini savunduğundan dolayı
Mu’tezile’nin ilk çekirdeğidir ve Mu’tezile
Kaderiyye fırkasına bağlı olarak gelişmiş bir
mezheptir. Daha sonra Allah’ın sıfatları,
Kur’an’ın tabiatı, el-va’d ve’l-vaîd gibi
birçok meselede fikirleri gelişme gösterdikçe
yeterliliğini yitiren Kaderiyye ismi yerine
Mu’tezile kullanılmıştır.
Bu görüş özellikle Ashâb-ı hadîs tarafından işlenmeye
çalışılmış ve Mu’tezilî öncüler “insanın
fiillerinde hür olduğu fikrini benimsemeleri ve
Allah’ın takdiri manasındaki kaderi inkâr
etmeleri” nedeniyle Kaderiyye’den sayılmışlar
ve Kaderî olarak adlandırılmışlardır.
Fakat Mu’tezile, Kaderiyye olarak adlandırılmaktan
hoşlanmaz ve bu lâkaba “hayır ve şerri Allah
takdir eder” diyenlerin müstehak olduğunu iddia
eder.
Kanaatimizce böyle bir yaklaşım, Kaderiyye ile
Mu’tezile kavramlarının müteradif olarak kullanılmasına
yol açmaktadır; bu da bir çok yanlışlığı
beraberinde getirebilecektir.
7.
Bazen de Kaderiyye şemsiye bir kavram olarak kullanılmakta
ve Mu’tezile Kaderiyye’den bir topluluk veya fırka
olarak takdim edilmektedir.
Pezdevî de Kaderiyye adının genel bir kullanım
olduğunu ve bu mezhep içinde Mu’tezile, Dırâriyye,
Bekriyye, Hüseyniyye, Zâbiraşaiyye (Câhil Ebû Âsım),
Züheriyye, Tümeniyye ve felsefecilerin bulunduğunu
ifade etmektedir.
8.
Mu’tezile kader fikri
nedeniyle kaderle alâkalı bir Yahudi fırkası olan
ve ayrılanlar (Mu’tezile) anlamına gelen Peruşim
(Feruşim) fırkası ile irtibatlandırılmıştır.
Bu iddiaya göre Mu’tezile ismi onlara sonradan Müslüman
olan Yahudilerce verilmiştir.
Peruşim fırkasına uzaklaşanlar yani i’tizâl
edenler denmesinin sebebi, Yahudi geleneğinde bunların
Makabi mücadelelerine karışmaktan sakınmalarıdır.
Mu’tezile ile Peruşim arasında kurulmak istenen bağ,
onların oldukça farklı bir kader anlayışını
benimsemeleri nedeniyle pek tutarlı değildir.
9.
Mu’tezile, başlangıçta kullanmamaya özen gösterdiği
bu ismi, zaman içerisinde rehabilite ederek
“temizlik ve ehl-i takva” anlamında kullanmış,
Kur’an’dan geldiğini ve asıl kast edilenin bâtıldan
ve dalâlet topluluklarından
ayrılmak ve övgü olduğunu iddia etmiştir.
Bu bağlamda, görüşlerini desteklemek için
Kur’an, Sünnet ve gelenekten örnekler seçip
naklederek kavramın anlam alanını yeniden
belirlemeye çalışmışlardır.
Kur’an’dan seçilen ayetlerde övgü özelliği taşıyan
“i’tizâl”, “va’tezilkum” ve
“vehcurkum” kavramları üzerinde durulmuştur.
Onlar, bu ismi kabullenmenin yanı sıra
ehlu’t-Tevhîd, el-Muvahhide, ehlu’l-Adl, el-Adliyye,
ehlu’l-Hak, fırkatü’n-Nâciye, fırkatü’l-Adliyye,
ashâbu’l-Aslah, ashabu’l-Lutf, el-Menâziliyye,
el-Münezzihe, ehlu’t-Tenzîh
gibi isimleri de kullanmışlardır. Ama kendilerine
ehlu’l-adl ve’t-tevhîd (Tevhid
ve Adalet ehli) denmesini daha uygun görmüşler
ve bu kullanımı yaygınlaştırmaya çalışmışlardır.
Yukarda
izahı geçen görüşler incelendiğinde tarihî
temellerden yoksun olmadıkları görülmektedir.
Mu’tezile kavramı farklı jenerasyonlar ya da farklı
kesimler tarafından kullanılmış olsa da, anlam
alanları oldukça farklılık arz etmektedir.
Mu’tezile adında muhaliflerinin kullandığı
anlamda zemm ve kötüleme, kendi kullandıkları
anlamda övgü ve iftihar bulunmaktadır.
Mu’tezile’nin anlamındaki esas değişme,
muhtemelen bu isimle lâkaplandırılan kişilerin,
ona övgü ifade eden olumlu bir anlam yükledikleri
zaman olmuştur. Böylece onlar, bu isimle hitap
olunmaktan rahatsızlık duymamışlardır.
Aslına
bakılırsa felsefî metotların kullanımıyla
Mu’tezile arasında önemli bir ilişki bulunmaktadır.
Bu bağlamda sorun, felsefenin düşünce ve görüşlere
hâkim olduğu zamanı tespit etmektir. Felsefî
kavramlara vukûfiyeti nedeniyle hem Dırâr b. Amr ve
hem de Ebu’l-Hüzeyl daha çok sistematik
Mu’tezile kelâmının kurucusu olarak kabul
edilmektedir.
Bu zaman dilimi içerisinde Mu’tezile kavramının
kelâmda aklî metotları kullanan, fakat “beş usûl”e
indirgenen Mu’tezile akidesini kabul etmeyen birçok
kimse için kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Sonraki Mu’tezile ise, bir kimsenin kendi
mezheplerine mensubiyetini beş esasa bağlamış ve
bunu tam olarak benimsemeyen kimseyi Mu’tezile adına
lâyık görmemiştir. Bu nedenle bir kimse, bu beş
esastan herhangi birine veya bir kaçına inanır da,
diğerlerine inanmazsa Mu’tezilî olarak
nitelendirilemez.
Bu değerlendirmeden sonra, Mu’tezile’ye özgü
sayılabilecek iki özellikten bahsedilebilir.
Birincisi sınırını Mu’tezile’nin tespit ettiği
beş usûlün benimsenmesi,
ikincisi ise Yunan felsefesinin kavramlarına hâkimiyet.
Sonuç
itibariyle Mu’tezile mezhebi denildiğinde tevhid, adl, el-va’d ve’l-vaîd, el-menziletü beyne’l-menzileteyn ve
el-emru bi’l-ma’rûf ve’n-nehyi ani’l-münker
olarak bilinen beş esası benimseyen ve kelâmî-felsefî
meselelerle temayüz etmiş bir ekol anlaşılmalıdır.
|