|
MU’TEZİLE MEZHEBİNDE NEDENSELLİK TARTIŞMALARI
Halil İbrahim BULUT
Nedensellik
konusu, bir bütün olarak varlığa bakışımızda
ve ontoloji merkezde olmak üzere mantık, tabiat ve
metafiziği kapsayan sistematik açıklama
modellerinde önemli bir yer tutar. Aslında
nedensellik anlayışı, düşünce tarihinde zuhur
eden insan irâdesi ve hürriyeti meselesiyle de yakından
alâkalı ve aynı zamanda belirleyici bir rol oynar.
Bu sebeple nedensellik meselesi, Tanrı-âlem ilişkilerini,
Allah’ın kudreti ve irâdesini, insan hürriyetini
ve ayrıca tabiatı nasıl algıladığımızla yakından
alâkalıdır.
Bu
makalede, önce nedensellik tartışmalarının arka
plânı açıklanmaya çalışılacak, sonra
Mu’tezile âlimlerinin nedensellik meselesini hangi
bağlamda ele aldıkları, dış dünyada gözlemlenen
tabiat kanunlarına ne kadar önem verdikleri ve
bunları İslâm inançlarıyla nasıl telif ettikleri
hususları üzerinde durulacaktır. Bu bağlamda
Mu’tezile mezhebini oluşturan Bağdat ve Basra
ekollerinin konuyla alâkalı genel yaklaşımları
izah edilecek ve her bir ekol için bir kelâmcının
tabiî nedensellikle ilgili görüşleri örnek olarak
verilecektir.
A.
Nedensellik Tartışmalarının Arka Plânı
İslâm
dünyasında ve ilk olarak da Mu’tezile mezhebine
mensup düşünürler arasında nedensellikle alâkalı
tartışmaların başlamasında çeşitli faktörlerin
olduğu kabul edilmekle birlikte, şu iki hususun ön
plâna çıktığı görülür: İlki Allah’ın
kudretinin her şeye kâdir olduğu inancı, ikincisi
de âlemde gözlemlenen sebep sonuç ilişkisi. Şöyle
ki, tabiatta cereyan eden hadiseler arasında düzenli
bir ilişki müşahede edilmektedir. Sebeplerle sonuçlar
arasında gözlemlenen bu ilişki acaba nasıl bir ilişkidir?
Şâyet hadiseler arasındaki bu irtibatın zorunlu
olduğu kabul edilirse Allah’ın her şeye kâdir
olduğu ve dolayısıyla mûcizelerin olabilirliği
inancı nasıl izah edilebilir? Şu halde İslâm dünyasında
nedensellik tartışmalarının başlamasında –her
ne kadar dış faktörlerin katkısı olmuşsa da- bu
iki hususun etkili olduğu söylenebilir. Nitekim ilk
Mu’tezilî âlimler, Allah’ın her şeye
kudretinin yettiği inancını muhafaza edebilmek için
nedensellik konusuyla ilgilenmek durumunda kalmışlardır.
Çünkü sebeplilik anlayışı, özellikle de tabiî
alanda mutlak zorunluluk nazariyesi kabul edildiği
takdirde nesnelerin kendilerine ait değişmeyen
tabiatlarının olduğu ve dolayısıyla sebep ile
sonuç arasında zorunlu bir bağ bulunduğu kabul
edilmiş olur. Böylesi bir durumda -her ne kadar
yaratıcı olduğu kabul edilse de-, Tanrı’nın
varlığa müdahalesi söz konusu olmayacak ve O,
filozofların tanımladıkları gibi “ilk sebep”
olmanın ötesine geçemeyecektir. Ayrıca, ilâhî
dinlerin temelini teşkil eden nübüvvet müessesesini
kanıtlamak ve tek tek peygamberlerin doğruluklarını
ispat edebilmek için de nedensellik meselesini tartışmak
gerekiyordu. Çünkü peygamberlik iddiasında bulanan
bir nebinin en güçlü delili, iddiası doğrultusunda
ortaya koyduğu mûcizesidir. Mûcizelerin imkân
dahilinde olduklarını anlatabilmeleri için de kelâmcıların
nedensellik konusuyla ilgilenmeleri gerekiyordu. Bu
itibarla, erken dönemlerden itibaren İslâm âlimleri
hem Tanrı’nın her şeye kudretinin yettiğini, hem
de mûcizelerin imkân dahilinde olduğunu ve bilfiil
gerçekleştiklerini izah edebilmek için nedensellik
meselesini tartışmak durumunda kalmışlardır.
İslâm
inanç ve itikadının henüz dış kültürlerden büyük
oranda etkilenmediği hicrî ikinci asrın ortalarına
kadar genel olarak Müslümanların inancı, tabiata
dair bütün işlerin doğrudan ve aracısız bir şekilde
Allah tarafından yaratıldığı şeklindeydi. Müslümanlar
böyle bir kanaate nasıl ulaşmışlardır? şeklindeki
bir soruya, onların, kudreti sadece Allah’ın en
temel ve özel sıfatı olarak görmeleri inancıyla
cevap verilebilir. Diğer bir ifadeyle bu anlayışın
temelinde Kur’anî öğretinin olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Çünkü Kur’an’da Allah’ın vasıtasız olarak
doğrudan yarattığını bildiren âyetler oldukça
fazladır. Nitekim pek çok âyette, âlemde olup
biten her türden olayın yaratıcısı olarak Allah gösterilir:
“Gökleri
ve yeri yaratan Allah’tır. Gökten yağmur indirip
size rızk olsun diye, onunla türlü türlü meyveler
ve ürünler çıkaran da O’dur. İzni ile denizde
dolaşmak üzere gemileri size râm eden, akan suları
ve ırmakları da hizmetinize veren O’dur.”
“Yağmurlar yağdırdık. Sonra toprağı göz göz
yardık da oradan ekinler, üzüm bağları, iri ve sık
ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik.
(Bütün bunlar) sizi ve hayvanlarınızı yararlandırmak
içindir”
“De ki, Allah her şeyi yaratandır ve O birdir; karşı
durulmaz güç sahibidir.”
“Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur;
diriltir ve öldürür. O her şeye kâdirdir.”
“O, yaşatan ve öldürendir; gecenin ve gündüzün
değişmesi O’nun eseridir. Hâlâ aklınızı
kullanmaz mısınız?”
Özellikle,
Allah ile İslâm öncesi sahte tanrıların mukayese
edildiği bazı âyetler, bize Allah’ın vasıtasız
olarak yarattığı fikrini açıkça verir. Mesela “O’na,
hiçbir şey yaratmaya güç yetiremeyen, zaten
kendileri de yaratılıp duran mahlûkları mı eş,
ortak sayıyorlar?”
meâlindeki âyetler bu inancı teyit etmektedir. Her
şeyin Allah tarafından yaratıldığı ve yaratılmakta
olduğunu ifade eden bu ve benzeri âyetler, Müslümanların
zihninde âlemdeki bütün hadiselerin Allah tarafından
doğrudan yaratıldığı şeklinde kesin bir inancın
oluşmasına vesile olmuştur. Buna göre Allah’ın
yaratma eylemi her an devam etmektedir.
Hicrî
ikinci asrın ortalarından itibaren antik Grek
felsefesi eserleri Arapça’ya tercüme edilmeye başlandı.
Bu eserler vasıtasıyla Müslümanlar, filozoflar
arasındaki zıt görüşlerden haberdar oldular. Bu
filozofların tartıştığı meselelerden biri de
nedensellik anlayışı idi. Nedensellikle ilgili
olarak Antik Çağ tabiat felsefesinde iki temel görüş
vardı. Bunlardan ilki, âlemdeki olayların zorunlu
uzak sebebi olarak Tanrı’nın varlığını kabul
etmekteydi. Buna göre Tanrı, aracı sebeplerle âlemdeki
bütün olayların vukû bulmasına sebep olmaktaydı.
Bu anlayışın felsefe tarihinde sistematik bir şekilde
tartışılması Aristo (m.ö. 384-322) ile başlamıştı.
Yaklaşık iki bin yıl felsefî alanda hâkim olan
Aristoteles’in “dört sebep” (maddî, sûrî,
fâil ve gâî) teorisine göre, bir neticenin
meydana gelebilmesi için mezkûr dört sebebin
birlikte bulunması gerekiyordu. Örneğin mermerden
yapılmış bir heykelde, mermer blok maddî sebep,
heykelin biçimi sûrî sebep, heykeltıraş fâil
sebep, hedeflenen estetik gaye ise gâî sebebi
oluşturmaktadır.
Bu sebeplerin bir araya gelmesiyle heykel denilen sonuç
meydana gelmiş olur. Bu anlayış, Müslüman
filozoflar ve felsefî eğilimli düşünürler arasında
ittifakla kabul edilmişti. İkincisi ise, Tanrı’nın
varlığını kabul etmeyen ve âlemdeki olayların
tesadüf yoluyla meydana geldiğini savunanlardı.
Demokritos atomculuğuna göre nesneler cismânî,
dolayısıyla yer kaplayan, ezelî, değişmez, sonsuz
sayıda ve mütecânis atomlardan meydana gelmiştir.
Âlemdeki değişmeler atomların mekanik tarzda birleşip
ayrılmasından ibarettir. Var olan şey yok olmaz,
yoktan da hiçbir şey var olmaz. Kâinatta rastlantı
yoktur; her şeyin bir sebebi vardır ve bu sebep,
sonucunu zorunlu olarak doğurur.
Demokrit’ten (m.ö. 420) etkilenen Epikuros (m.ö.
341-270) maddenin yaratılmadığını ve aynı
zamanda yok edilemeyeceğini iddia etmiştir.
Demokrit’e göre bu atomlar tabiî ve zorunlu olarak
hareket ederken Epikuros bunların tesadüfî olarak
hareket ettiklerini savunmuştur.
Bu anlayışa göre maddeyi, yani kâinatı yaratan
bir tanrıdan söz edilemeyeceği gibi onun varlıklara
müdahale etmesinden de söz edilemez. Şu halde Antik
Çağ Yunan felsefesindeki bu iki görüşten ilki,
Tanrı’yı ilk illet kabul etmekle birlikte olayların
sebep-sonuç bağlantısı içinde meydana geldiğini
savunmaktaydı. İkincisi ise ne Tanrı’yı ne de
olaylar arasındaki ilişkiyi kabul ediyordu.
Yunan
felsefesinin tercüme edilmesiyle birlikte tabiatçı
filozoflar, İslâm filozofları ve bazı Mu’tezile
kelâmcıları bu eserlerden etkilenmişlerdir. Bu
eserler, İslâm dünyasında var olan tartışmaları
hızlandırmanın yanında yeni tartışmalara da
zemin hazırlamıştır. Yukarda belirtilen iki temel
anlayış karşısında Müslüman düşünürler,
Tanrı’nın irâdesiz ve uzak sebep olması fikrini
ve ayrıca varlıkların nedensel güce sahip olmaları
düşüncesini reddettiler. Diğer taraftan nesnelerde
nedensel gücün bulunmadığını kabul etmekle
birlikte hadiselerin tesadüf yoluyla meydana geldiği
iddiasına da karşı çıktılar. Bu temel anlayışlarını
şöylece izah etmek mümkündür:
Tabiî
alanda sebeplerle sonuçlar arasında zorunlu bir ilişkinin
varlığını
kabul
etmek, varlığın normal akışına dışarıdan bir
müdahalenin yapılmasını imkânsız kılar. Öyle
ki, tabiat kanunlarının varlığını ve bunların
asla ihlâl edilemeyeceğini kabul etmek (zorunlu
nedensellik), hârikulâde olayların -daha özel
anlamda mûcizelerin- imkânını reddetmeyi
gerektirir. Bu sebeple nedensellik anlayışını
kabul eden düşünürlerin Allah’ın her şeye kâdir
olduğu ve dilediğinde âleme müdahale edebileceği
akidesini nasıl açıkladıkları hususu önem arz
eder. Zira katı bir nedensellik anlayışıyla
Allah’ın kudretinin her şeye şâmil olduğu ve
dilediğinde hârikulâde olaylar yarattığı inancını
telif etmek mümkün görülmemektedir. Böyle bir
felsefî görüşü benimseyenlerin ya metafizik alanı
tamamen inkâr etmeleri ya da deist bir anlayışı
kabul etmeleri söz konusudur. Fakat her iki kabulün
de İslâm akidesiyle telifi güçtür.
|