|
MU’TEZİLE’NİN İSLAM MEDENİYETİNE KATKILARI -CEDEL-TERCÜME VE TABİÎ BİLİMLERDEKİ ROLÜ-
Mustafa DEMİRCİ
Mu’tezile konusu pek çok insan için sapkın bir
mezheptir. Bu yaklaşım tarihin belli dönemlerindeki
bloklaşmalar içinde şekillenen, onların
muhaliflerinin tanımlarının bir sonucu olup,
tarihsel yargıların bir uzantısıdır. Halbuki
konuyu kelâm mezhepleri arasındaki spesifik tartışmaların
ve hizipleşmelerin bağlamından çıkarıp, bir
medeniyetin bütünlüğü içinde baktığımız
zaman, oldukça farklı bir manzara ile karşılaşırız.
Bu makale Mu’tezile’yi, tarih disiplini içinde,
kelâmî tartışmalara dalmadan, tarihsel misyonu ve
entelektüel serüveninin yol açtığı, kendi içinde
birbirini tetikleyen üç kalıcı tesiri yönüyle;
yabancı fikirler karşısında İslâmî müdâfaa şekilleri,
tercüme faaliyetleri ve tabiî bilimlere katkıları
yönüyle incelemeyi hedeflemektedir.
I-
Dinlerin “Yenilikçi” ve “Muhafazakâr”
Boyutları:
Her
büyük kültür, büyüklüğünü ve zenginliğini,
tarihinin değişik devrelerinde farklı kültürlerle
girdiği ilişkiye borçludur. Dinlerde de benzer bir
durum söz konusudur: Bütün dinlerin kaderinde kaçınılmaz
iki aşama yaşanır. Birincisi, dinin ilk ortaya çıktığı kültürel, sosyal ve coğrafî
şartları içinde kaldığı, henüz dışa açılmadığı
dönemdir. Bu dönem dinin yorumdan uzak tutulduğu ve
insanların güçlü bir iman bağıyla dinlerine bağlı
olduğu bir dönemdir. İkincisi
ise, dinin değişik kültür çevreleriyle diyaloga
girip, değişik şartlar ve meydan okumalar karşısında,
mensuplarınca açıklama zorunluluğunun doğduğu dönemdir.
Bu aşamada din üzerinde yapılan tartışmalar,
beraberinde bir dizi düşünce akımının çıkmasına,
kelâm ve hukuk mezheplerinin doğmasına ve
geleneklerin oluşmasına yol açar. Bu süreçte dinî
değerler, bir sanat eserinde, musikî nağmesinde,
felsefe akımında yankılanarak medeniyetin ve kültürün
enstrümanlarına dönüşür. Bundan dolayı bütün
dinler bir medeniyete dönüşürken ve evrenselleşirken
zorunlu olarak bu aşamadan geçer. Eğer dinler bu dönüşümü
gerçekleştiremezlerse, farklı coğrafyalarda
tutunamayacağından ve geniş kitlelere ulaşamayacağından
kendi yataklarında boğulmaya mahkûm olur. Ancak bu
süreçte, din bir gelenek veya bir düşünce
sistemine dönüştüğünden, insanların dine bağlılığı
birinci aşamadakine nispetle daha zayıftır. Bundan
dolayı dinlerin geçirmiş olduğu bu süreçler, müntesipleri
arasında iki farklı eğilimi doğurur; bunlar dinin
ilk doğduğu zamanın safiyetine vurgu yapan ve dinî
metinleri literal bir okumaya tâbi tutan “nasçılar”
ile dini yeni şartlara uyarlamak için çalışan “yorumculardır.”
Bu durumu besleyen bir başka unsur da, dinin değişmez
alanları (azimet)
ile yorumlanabilir alanlarına (ruhsat)
yönelik her iki eğilimin yaklaşım farklılığıdır.
Dinin değişmez alanını genişleten ve yorumdan kaçınan
literalist yaklaşımın “muhafazakâr”
eğilime karşı, dinin yoruma açık alanını daha
çok kullanan “yenilikçi”
eğilim olmak üzere her dinde bu iki temel eğilim
daima birbiri ile mücadele halindedir.
Bu
durumu Arnold Toynbee, İslam-Batı karşılaşmasını
tahlil ederken, Helenizm’in etkisine karşı
Yahudiler tarafından gösterilen yenilikçi ve
muhafazakâr tavırlarını Zealot
ve Herodian kavramlarıyla açıklar. Burada Zealot; yabancı kültürler ve meydan okumalar karşısında kendi
içine kapanan, bilinmeyenden teklifsizce kaçan ve
geleneksel usullere sarılan tavırdır. Bu tavır bir
anlamda dış zorlamalar karşısında eskiye ve özcü
değerlere sığınan, deve kuşunun başını kuma gömmesine
benzer bir tepkiyi anımsatır. Buna karşılık Herodian
tavır ise; bilinmeyenin ve yeni ortaya çıkanın
tehlikesinden korunmak için en etkin yolun, onu
derinlemesine tanımak ve sırrını keşfetmek olduğunu
düşünür ve buna göre hareket eder. Kendisinden
daha güçlü, yabancı bir meydan okuma karşısında,
onun taktik ve usullerini kullanarak karşı koyar. Bu
haliyle yeniliklere daha açık, bugünü cesurca karşılayarak
geleceği kurtarmayı hedefler. Bunun için de “akıl”
ve “irade” isteyen etkili bir tavır gösterir.
Herodian tavır genellikle kozmopolit nüfusları barındıran,
ticarî ve buna bağlı sosyal hareketliliği oldukça
yüksek, büyük şehirlerde gelişirken, Zealotluk
ise, daha çok ticarî güzergâhların uzağında
kalan, sosyal hareketliliğin az olduğu ve buna bağlı
olarak geleneğin daha ağır bastığı kapalı
toplumlarda ve tarihsel zamanlarda gelişir.
İslam
tarihinin ilk devirleri bu yönüyle incelendiği
zaman, “Ehl-i
Hadis”in
İslam’ın doğduğu Medine merkezli olarak
belirginleşmesine karşın; akla daha fazla dayanan
ve özgürlükçü düşüncenin temsilcisi olan “Mu’tezile”nin,
canlı ticarî hayatları, kozmopolit nüfusları ve
farklı inançları barındıran, aynı zamanda eski
medeniyet merkezlerine yakın olan Irak’taki
Basra’da, fıkıh ve hadiste ise “Ehl-i
Rey”in Kûfe’de ortaya çıkması hiç bir şekilde
tesadüfî değildir. Bilâkis yukarıda sözünü
ettiğimiz İslam’ın iki farklı sürecinin, iki
farklı mekânda, iki farklı yorumudur diyebiliriz.
Mu’tezile’yi anlamak için spesifik kelâm tartışmalarının
dışına çıkarak belki İslam kültür dairesi içindeki
konumunu ve sosyal arka plânını görmek gerekir.
Müslümanlar
fetihlerle birlikte ele geçirdikleri eski uygarlık
merkezlerindeki değişik din, kültür ve düşüncelerle
karşılaştılar. Daha önce Hıristiyanlık ve
Yahudilerin de tecrübe ettiği bu süreç sonucunda,
asırlardan beri insanoğlunun gündeminden çıkmayan
ve karşılaşmaktan kurtulamadığı bir çok felsefî
ve teolojik problem, Müslümanların da gündemine
girmiş, Müslümanlar da bundan sonra, bu sorunlar
karşısında kendi dinlerini yorumlamak ve muarızları
ile bir çok konuyu tartışmak zorunda kalmışlardır.
Yabancı inançların hücumlarına karşı ilk
sistemli karşı koyuş, onlarla aynı sosyal kökten
ve sınıftan gelen Mu’tezile yapmıştır.
Fethedilen topraklarda karşılaştıkları çeşitli
din ve mezheplere mensup insanların, İslam’a karşı
açtıkları fikir mücadelesinin zararını göğüsleyerek,
dinî akideleri aklî esaslara göre izah etmek
suretiyle, dinî hakikatler ile felsefî hakikatler
arasındaki uyuşmazlığı çözmek için gayret göstermişlerdir.
Onlar bu halleriyle daha önce Yahudi ve Hıristiyanlarda
örnekleri görülen İslam’ın “dışa
açık cephesini” temsil ederler.
Mu’tezile İslam tarihinde ilhâdî fikirlere karşı,
bir entelektüel karşı koyuşun simgesi olmuşlardır.
Bu özellikleri ile o günün dünyasında, toplumun
fikrî yapısını sistemleştiren ve mevcut inançları
tanımlayan bir aydın
tipi olarak belirmişlerdir.
Mu’tezile
tarihindeki bu önemli dönemi, yani Kûfe ve
Basra’da Vâsıl b. Atâ ile başlayan ilk tartışmalardan
Abbâsîlerde iktidar oldukları ve tercüme
faaliyetlerine hız kazandırdıkları zamana kadar geçen
süredeki yabancı kültürlere karşı verdikleri mücadele
ve bunun tercüme hareketine nasıl dönüştüğü
ele alınacaktır. Daha sonra da aklî ve tabiî
ilimlerin gelişmesindeki kalıcı tesirlerini
inceleyeceğiz. Ancak Mu’tezile hareketi başlangıçta
İslam'a karşı yükselen düşünce ve inançlara
karşı bir aksü’l-amel olarak geliştiğinden,
onların görüş ve tavırlarını anlamak için, en
az onlar kadar karşılaştıkları inanç ve
felsefeleri ve bunların temsilcilerinin özelliklerini
yakînen tanımak gerekir.
|