|
MU’TEZİLÎ DÜŞÜNCEDE DİNAMİZM VE MU’TEZİLE DÜŞÜNCESİNİN İSLAM TOPLUMUNU DÖNÜŞTÜRMEDEKİ ETKİSİ
Ahmet ERKOL
Her düşüncenin, içinden çıktığı
toplumun rengini taşıması doğal bir durumdur.
Kur’an’da her kavme vahyin kendi dilleriyle gönderildiğinin
ifade edilmesi bu durumu ifade etmektedir. Anlamlar sözcüklerde
gizlidir, bir başka ifade ile zorunlu olarak bir şey
izah edilmek istendiğinde mutlaka bir dil kullanılacaktır.
Her toplumun dili, kendi coğrafyası ve yaşadığı
geçmişi ile şekillendiği de bilinmektedir. İslam’ın
ilk hitap alanının Araplar ve Arap coğrafyası olduğu
dikkate alındığında vahyin Arapça olmasının
zorunluluğu anlaşılacaktır. Bu nedenle vahyin ilk
hitap ettiği bu toplumun düşünce yapısı ve anlayış
kapasitesi dikkate alınarak vahiy şekillenecektir.
Peygamber tebliğ vazifesini bitirdiğinde henüz Müslüman
toplumu, bütün yönleriyle kurumsallaşmış değildi.
Her ne kadar Mekke ve Medine merkez olmak üzere, bu
iki şehrin etrafında şekillenmiş bir yapı varsa
da tam anlamıyla bir devlet teşekkülü söz konusu
değildi. Peygamber döneminde Müslümanlar, inanç
ve düşünce olarak çok farklı kültürlerle henüz
tam olarak karşılaşmamışlardı. Diğer inanç
sahipleri ile Bazı temaslar olmuşsa da bunlar egemen
olmak için karşılıklı mücadele ve savaşlar şeklindeydi.
Bu durum dikkate alındığında Peygamber’in yaşadığı
dönemde Arapların sade yaşam ve sade düşünce biçimlerini
tehdit edecek, onları düşünce ve inanç noktasında
zorlayacak bir durumun mevcut olmadığı görülecektir.
Peygamber’in vefatının ardından
Müslümanlar arasında ortaya çıkan ilk ihtilâf Müslümanlara
kimin idareci olacağı sorunudur. Yani ilk ihtilâf
egemenlik sorunudur,
egemen olma arzusu insanın doğasında mevcuttur.
Kur’an’da yaratılıştan söz eden pasajlar
okunduğunda, insanın varoluşu ile birlikte bu serüvenin
ortaya çıktığı görülür. Araplarda yaygın olan
kabilecilik anlayışı bu ilk ihtilâf durumunda da
etkili olmuş ve ilk sorunun çözümü de bu çerçevede
şekillenmiştir. Ancak burada cereyan eden tartışmalar
beraberinde ilk ciddi ihtilâfları da doğurmuş,
sahabe arasında farklı tutumların takınılmasına
sebep olmuştur. Sonraki çağlara birer itikadî fırka
olarak yansıyacak anlayışların kaynağını belki
de burada aramak gerekmektedir.
İslam çok kısa bir süre zarfında
çok geniş kesimlere ulaştı ve Müslümanlar geniş
coğrafyalara egemen olmaya başladılar. Askerî
iktidarların beraberinde siyasal ve kültürel
iktidarlar yoksa, o iktidarın uzun ömürlü
olamayacağı bilinen bir husustur. Bu nedenledir ki Müslümanlar,
gittikleri her yerde, kültürel ve siyasal iktidarlarını
sağlamaya çalışmışlardır. Sade ve yalın bir
dinî inanca sahip Arap insanının son derece karmaşık
felsefî ve dinî inanç sahipleri ile mücadele
etmesi elbette kolay değildir. İslam’ı kabul
etmeyen, hatta İslam’a karşı düşmanca bir tutum
takınan insanlara karşı dinî referanslar sunmakla
dinin savunulamayacağı ve dolayısıyla sade inanç
sahiplerinin bu düşünce akımlarına karşı
korunamayacağı izahtan varestedir. İşte bu durum
nedeniyledir ki sahabe döneminden başlamak üzere bu
görevi üstlenen entelektüel bir gurup ortaya çıkmıştır.
İlk dönemde bu mücadele yazılı olmaktan ziyade sözlü
olarak sürdürülmüştür. Zira Araplar arasında
okuma yazma fazla yaygın değildir. Sahabe döneminde
gelişen olaylar beraberinde sosyal ve kültürel
muhalefeti de doğurmuştur. Muhalefet edenler, hem Müslümanların
yanlış uygulamalarını eleştiriyor, aynı zamanda
gayr-ı Müslim unsurlara da İslam inanç esaslarını
koruma ve yayma görevini ifa ediyordu.
Emevîlerin iktidarlarını dinî
referanslarla güçlendirme çabaları sonucunda
"cebir" anlayışı devletin resmî
ideolojisi haline gelmiştir. Bu anlayışa sığınan
Emevî yöneticileri iktidarlarının Tanrı tarafından
kendilerine tevdi edildiğini iddia ederek kendilerine
karşı yapılacak muhalefetin dinî açıdan doğru
olamayacağı inancını yerleştirmeye çalışmışlardır.
Bu anlayış sebebiyledir ki siyasî anlamda
kendilerine karşı muhalif olanları öldürdükten
sonra bunu dinî gerekçelerle izah etmek istemişlerdir.
Yaşamın her alanında insanı yok sayan cebir anlayışına
karşı, insanın sorumlu tutulabilmesi için
eylemlerinde serbest olması gerektiği dile getirilmiştir.
Bu düşünceyi ilk dile getirenler Kaderiyye
mensuplarıdır. Daha sonra bu düşünce Mu’tezile
mensuplarınca kabul edilecek ve mezhebin asıl düşüncesini
oluşturacaktır. İşte bunu ilk defa dile getirenler
sonradan Mu’tezile olarak isimlendirilecek düşünce
grubunun ilkleridir. Bu yaklaşım dinî olmaktan
ziyade siyasî bir içeriğe sahiptir. Zira bu düşünce
ile başta Emevî yöneticileri olmak üzere bütün yöneticilerin
yaptıklarından sorumlu oldukları ilkesine
dayanmaktadır. Bu prensiple insanların sorumlulukları
tespit edilmiş, bireysel ve toplumsal anlamda
muhalefetin yolları aralanmaya çalışılmıştır.
İslam düşüncesi tarihinde bu muhalefeti en etkin
bir şekilde üstlenenlerin Mu’tezile olduğu görülmektedir.
Emevîler döneminde başlayan bu muhalefet, büyük güçlüklerle
mücadelesini yürütmüştür. Emevîlerin zulüm ve
haksızlıklar üzerine bina edilen iktidarlarının
sonlandırılması için o dönemde siyasî ve silahlı
mücadele veren gruplarla işbirliği yapan
Mu’tezile imamları çoğu zaman bunu canlarıyla ödemişlerdir.
Bu zorba yönetimin ortadan kaldırılması için
Abbas oğulları ile ortak hareket etmiş ve Emevî
iktidarının yıkılması ile yerine ikame edilen Abbâsî
devletinde etkin görevler üstlenmişlerdir.
Abbâsîler siyasî alandaki egemenliklerini sosyal ve kültürel alanda
da gerçekleştirmek istediklerinde başlangıçtan
inkıtalarla birlikte el-Mütevekkil dönemine kadar
(132-750/232-847) Mu’tezile imamlarına dayanmak
istemişlerdir. Nitekim bu dönemde Mu’tezile
imamlarına kitaplar yazdırılmak suretiyle dönemin
muhalif anlayışlarına cevaplar verilmek istenmiştir. İslam düşüncesinin savunusunda ve hükümetlere karşı muhalefeti
üstlenmede çok önemli görevler ifa eden
Mu’tezile, İslam düşüncesinin yayılmasında da
büyük bir rol oynamıştır. İslam düşüncesi
Mu’tezile düşüncesinin etkin olduğu dönemde
tedvin edilmiş, fıkıh, hadis, tefsir ve kelâm alanı
başta olmak üzere her alanda ciddi eserler telif
edilmiştir. Kısacası bu gün sahip olduğumuz
muazzam kültürel mirasa Mu’tezile düşüncesinin
etkinliğinin büyük payı vardır. İşte bu durumu
dikkate alarak bu makalemizde, Mu’tezile düşüncesinin
siyasî alanda gelişim seyri, Mu’tezile’nin İslam
düşüncesi üzerindeki etkisi ve Mu’tezile düşüncesinin
dışlanmasıyla İslam toplumunun kaybettikleri
konusu dar çerçevede işlenmeye çalışılacaktır.
|