|
EL-MU’TEMED’İN NEŞRİ DOLAYISIYLA MU’TEZİLE’NİN FIKIH YÖNTEMİ ÜZERİNE
Muhammed HAMİDULLAH - Çeviren: Şerafeddin GÖLCÜK
Yayınlamaktan mutluluk duyulan bu kitap, iki
karakteristik özelliğe sahiptir. Bu bir usûl-i fıkıh
kitabıdır ve bir Mu’tezilî eserdir. Eserin her
iki yönü daha ayrıntılı bir tarzda açıklığa
kavuşturulmaya lâyıktır.
Usûlü'l-Fıkıh
Yüzüncü
yılını kutlama töreninde Londra Üniversitesi’nde
“Kanunların Temelleri” konulu meşhur hitabesinde
Leon Ostrolog’un fevkalâde bir biçimde belirttiği
gibi, Usûlü'l-Fıkıh bilimi dünyada ilk defa Müslümanlar
tarafından tedvin edilip geliştirilen hukuk
biliminin branşlarından birini temsil eder ve
onun ne Batılı, Yunan ve Romalılarda ve ne de doğulu
Babil, Çin, Hind, İran, Mısır ve diğerlerinde
benzeri ve karşıtı bir bilim dalı mevcut değildir.
Kanunlar,
örf veya açıkça ilân edilmiş şekilde, beşerî
toplumda eskiden beri bulunmaktadır. Öylesine ki,
nerede bir toplum vardır, orada bir hukukun varlığı
söz konusudur. Meşhur Hammurabi kanunları, Romalıların
On İki Levha Kanunları, Gaius ve Jüstinyen düzenlemeleri
mevcuttur. Bu arada Çin ve Brahmanist Hind düzenlemelerinden
bahsetmemek olmaz. Ancak buralarda söz konusu olan
kanunlar, davranış kurallarıdır. Sözü edilen
yerlerde soyut ve teorik olarak asla bir hukuk
ilminden söz etmek mümkün değildir. Usûlü'l-fıkıh
disiplini, dünyada bir hukuk ilmi ortaya koymak için
ilk teşebbüstür, bu disiplin şu veya bu davranışın
ayrıntılı kanunlarından farklıdır. Bu öylesine
bir bilim dalıdır ki, herhangi bir ülkenin ve çağın
hukukunun incelenmesine, değişmesi gerekeni değiştirerek
tatbik edilebilir.
İslam
hukukçuları sürekli gelişen kanunlar ağacının
dalları ve kökleri şeklinde,
açık iki terim ile isimlendirerek, disiplinlerinin
konusunu farklı iki alan halinde böldüler. Kanunun
veya hukukun “dalları” belirli bir ülkenin
kanununun başlıklarını ihtiva eder ve bu İslam
hukukunun “dalları” eski veya çağdaş insan
topluluklarının sahip oldukları şeyleri
haizdirler. “Kökler” ile bunun aksine Müslüman
hukukçular aynı anda hukuk felsefesini, hukuk usûlünü,
içtihadı, kıyası, hukuk bilimini, tatbikatı ve
neshi anlıyorlar. Orada kişisel kuralların
kaynaklarından, bu kuralların kaynağından ve farklı
derecelerinden kaynaklarda ihtilâf varsa bu güçlükten
elde edilen çarelerden, otoritelerin suskunluklarından
ve başka sıkıntılardan söz ederler.
Mu’tezile
İslam’da
hukuk için olduğu kadar din (itikad) için de aynı
temel vardır. O halde, hukukî ekolleri itikadî
ekollerden ayırmak zor bir iştir. Ne olursa olsun,
İslam’da müştereken Mu’tezile olarak isimlenen
bir grup vardır, onların menşeleri karanlıktır,
net değildir. II./VIII. asırdan itibaren, onların
doktrinlerini savunanlar ile karşılaşılır.
Bizzat
Mu’tezile mensupları, Mu’tezile terimini hasımlarının
onlara verdiği bir lâkap şeklinde değerlendirip,
kendilerini Adalet ve Tevhid Ashabı olarak
isimlendiriyorlar. Hatta Eş’arî’ye şöyle bir
olay isnad edilir: Bir gün, o, (قد
اعتزل
عنا) ile ilgili skolastik/kelâmî
münakaşalarında çok tehlikeli bir hasıma karşı
tekfir silahını kullandı, hasmını küfürle itham
etti.
Bazıları
“i’tezele” teriminin başlangıçta nötr, bağımsız,
müstenkif, kenarda kalmak anlamında olduğunu kabul
edip Müslümanları bölüp parçalayan büyük tartışmalarda
tarafsızlığı seçen bu ekole verildiği yorumunu
yapıyorlar.
Günah
işlemek küfrü gerektirir mi? Veya günah işleyen
kişinin müminliği devam eder mi? Büyük günah işleyenin
ne mümin, ne de kâfir olduğunu söyleyenler
Mu’tezile ismiyle isimlendiler.
Fakat
Zeydî İbn Murteza’nın Münyetü’l-Amel’ine
inanmak gerekirse, Mu’tezilîler bu isimlenmeyi pek
fazla önemsemiyorlardı. Bu müellifin Mu’tezilî büyüklerine
ayırdığı bölümde, şöyle bir olay anlatılıyor:
Bir gün Süfyân Sevrî, Câbir b. Abdullah’ın
otoritesi konusunda konuşurken Hz. Peygamber’in şöyle
buyurduğunu nakletti: “Gerçekte benim ümmetim yakında
70 fırkaya ayrılacak. En doğru ve dindar olanı
kenarda kalacak, i’tizali benimseyecek” Sonra Süfyân
taraftarlarına bu ismi kullanmalarını öğütledi
ve “Zira siz böylece rüşvet yiyenlerden uzak
olursunuz” dedi. Arkadaşları ona şunu söylediler:
“Amr b. Ubeyd ve ashabı, bu sözü kullanmada
senden önce davrandılar” Daha sonra Süfyân,
‘i’tizale = ayrılan’ terimi yerine ‘nâciye=kurtulan’
terimini kullanarak konuşmaya başladı.
Ancak
Hicrî III. asırda bazı Abbâsî halifelerini
davalarına kazandıktan sonra, Mu’tezilîler
doktrinlerini güçle, zorla kabul ettirmeyi istediler
ve kan dökülmesine rağmen geri adım atmadılar.
Tepki gecikmedi ve Mu’tezilî eserlerin yok olmasına
yol açan şiddeti tabiî olarak beraberinde getirdi.
Son zamanlara kadar onları büyük bir şiddet ve
hiddetle reddeden hasımlarının eserlerinde
zikrettikleri alıntılarla onlar tanınabiliyordu.
1925’de Kahire’de el-Hayyât’ın Kitâbü’l-İntisârı
neşredildi ve daha sonra mikrofilmleri Arap Birliği’nin
Arapça Yazmalar Enstitüsü’nde bulunan şu
yazmalar bulundu:
1-
el-Mu’temed fî Usûli’d-Dîn (Kâdî Abdülcabbâr)
2-
Aynı yazarın Müteşâbihü’l-Kur’ân’ı
3-
Kâdî Abdülcabbâr’ın Şerhu Usûli’l-Hamse’si
(Ebû Hâşim Er-Râzî),
4-
Kâdî Abdülcabbâr’ın Şerhu Usûli’l-Hamse’si
(Ali el-Ferzâdî),
İslam
Ansiklopedisi’ne göre, (Abd al-Cabbar maddesi) el-Muhît
bi’t-Teklîf’in Berlin’de Leningrad’da ve
Kâhire’de, Tesbît Delâili’n-Nübüvve’nin
İstanbul Şehit Ali’de, ayrıca Abdülcabbâr’ın
iki eserinin yazma nüshaları bulunmaktadır.
1960’den beri Kahire’de Abdülcabbâr’ın el-Muğnî’sinin
bazı cüzleri (VI, VII, XIII, XVI.) neşredilmektedir.
Söz
konusu eserler itikadî ve kelâmî eserlerdir.
Bunlarda spesifik hukukî bir şey yoktur. Hatta
Kahire’de aynı müellif Abdülcabbâr’ın
Mu’tezile mensuplarının biyografilerine dair hazırladığı
bir ansiklopedinin bulunduğu haber veriliyor. Belki
bu eser hukukla ilgili az da olsa bilgi ihtiva
edebilir.
Prof.
Levi Della Vida’nın bana, dostça haber verdiğine
ve mikrofilmini bana temin edeceğini belirttiğine göre
Vatikan’da Arapça 1100’de kayıtlı müştereken
hazırlanmış bir eser bulunmaktadır. Bu parça eser
sadece icmâ ve kıyas-içtihad hakkında iki bölümü
içermektedir. 212 sayfası Mu’tezilî Usûlü'l-Fıkıh
kitabının iki cildini oluşturmaktadır, bunun Kâdî
Abdülcabbâr’ın Kitabü’l-Umad’ı olması
mümkün değildir. Bizim el-Basrî, yayınlamakta
olduğumuz el-Mu’temed fî usûli’l-fıkh’ı
yazmadan önce onun bir şerhini yapmıştı. Zira sözünü
ettiğimiz kısmî müşterek eserin bazı kısımları
el-Basrî’nin kitabında tekrarlanmaktadır. Bu
konuya daha sonra döneceğiz.
Yayımladığımız
metin tamdır ve kısmî parça bir esere tercih
edilir. Bazı başka diğer eserlerden sonra olmakla
birlikte konu hakkında Mu’tezilî teliflerin
hepsinin sanki bir terkibini oluşturmaktadır. Zira müellif
pek çok defa, seleflerinin eserlerini zikretmektedir.
Bu eser, eğer bir gün diğerleri bulunursa, önceki
eserlerin kimliğini ve ne olduğunu belirlemede bir
kontrol aracı görevini üstlenecektir. Mu’tezilî
eserlerin yokluğu pek çok hayâlî düşüncenin
ortaya atılmasına sebep olmaktadır. Bu eserle
dayanaksız ve yanlış olan dağılacak, yok olacaktır.
Böylece Mu’tezilî doktrinin temelinde olan ortaya
çıkacak ve teyit edilmiş olacaktır. Diğer
Mu’tezilî müelliflerin fikirlerine gelince, hasımlarının
teliflerinde karşılaşılacağı gibi bu eserde
onlar hakkında daha az şüphe uyanacaktır.
Konuya
tam vâkıf olmayan bir okuyucu için, kısaca
Mu’tezile’nin genel görüşleri hakkında
muhtasar hatırlatmada bulunmak faydalı olacaktır.
Usûlü'l-fıkıh biliminin tarihinde bu eserin işgal
ettiği yeri belirlemek için bu bilgileri sunmak
yerinde olur.
Bu
ekolün menşei hakkındaki ayrıntılara girmeksizin,
ifade edelim ki Mu’tezile’nin ortaya çıkışı
İslam’da nispeten geç dönemde olmuştur. Bu tarih
herhalde Emevî hilâfetinin son yıllarına denk düşer.
Ortaya çıkış sebebi itikadî ve felsefî meseleler
olduğundan, hukuk, sonuç ve yan etki tarzında
devreye girmiştir.
İyilik
ve kötülük sorunu, düşünen her zihni meşgul
eder. Müslümanlar bundan uzak kalmamışlardır.
Politika bu meseleyi konuşmakta gecikmedi veya daha
ziyade siyasetçiler kurulu düzeni kötülemek için
bu meseleden yararlanmak istediler. Gerçekte
Kur’an, iyi bir Müslüman’ın “iyiliği emir, kötülüğü
yasakladığını” karakteristik bir çizgi olarak
tarif eder. Hz. Peygamber’in bir hadisi konuyu şöyle
izah eder: “Sizden herhangi biriniz, bir kötülük
görürse onu eliyle düzeltsin. Yapamıyorsa diliyle
düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin.
Fakat bu imanın en zayıf derecesidir.”
İyilik
ve kötülük probleminin derinliği veya daha çok
entelektüel, zihnî faaliyetin aşırılığı,
meseleyi bilgi alanından çıkardı. Eğer bir kimse
bir kötülük işlerse (büyük günah) ve bizim müellife
inanmak gerekirse (s. 511), hatta büyük günah
olmasa bile, bu kişi Müslüman olarak kalır mı,
kalmaz mı? Daha önce hicretin I. asrının ilk yarısından
itibaren (VII. asır) Hâricî kelâmcılar böyle bir
Müslüman’ın kâfir olduğunu söyleyerek onun öldürülmesi
gerektiğini, hiç olmazsa tevbe etmesi icap ettiğini
ifade ettiler. (Zira Allah tevbe edenleri bağışlar.)
Eğer bu günahkâr halife ise, bizzat Müslüman
devletin reisi ise ne olacak? Görülüyor ki, İslam’da
politika din tarafından nasıl idare ediliyor… Hâricîlerin
ve onların ardı ardına gelen kanlı isyanlarının
sonuçlarını bir tarafa bırakalım; belki onlar
samimi idiler ve herhangi bir beklentileri yok idi.
Ancak onları iyi tanımak gerekir. Aşırı idiler.
Hanımların ve çocukların bile kılıçtan geçirilmesine
izin verdiler. Sebep de onların aile reislerinin Hâricî
doktrinleri benimsememiş olmasıydı.
Büyük
Müslüman kitle, kendiliğinden büyük günah işleyenin
mümin olduğunu beyan edenlerin yanında yer aldı ve
bu Allah’a bağlı bir iştir, Allah onu hesap gününde,
tevbesiz gitmişse ya cezalandırır veya bağışlar.
Mu’tezilîlik
orijinal, benzersiz olmayı arzu ediyordu.
Mu’tezile’ye göre günah işlemek “iki makam
arasında bir makam”dı yani imanla küfür arasında
bir yer. İslam’la inkâr etmek arasında durum: Böyle
birisi ne Müslüman’dır ne de gayrimüslim. Günahkârın
son nefesini vereceği ana kadar beklemek gerekir.
Mu’tezilî
“ilâhî adalet” kavramı pek fazla esnek değildir.
Allah hiçbir günahkârı affetmez. Mu’tezilî âmentü
şu meşhur beş nokta üzerine oturuyordu:
1-
Allah’ın birliği 2- İlâhî adalet 3- Va’d ve
Vaîd 4- el-Menzile beyne’l-menzileteyn (iman ile küfür
arasında bir yer) 5- Emri bi’l-ma’rûf nehyi
ani’l-münker (iyiliği emir, kötülüğü
yasaklama) Mu’tezile hakkında otantik Mu’tezilî
eserlerin yokluğundan, bizim bilgimiz bundan ibaret
oldu.
Allah’ın
birliği konusu, ihtilâflardan uzak kalamadı. Müslüman
kamuoyu parçalanmakta gecikmedi. Yalnız Allah ezelî
ve ebedîdir. O’nun dışında hiçbir varlık ezelî
ve ebedî değildir. O halde Allah’ın sıfatları?
Allah kelâm sahibidir. Konuşur. Kur’an Allah’ın
kelâmıdır. Kur’an ezelî midir, yoksa muhdes
midir? Allah gibi kadim midir, yoksa yaratılmış mıdır?
Bu
tarz kelâmî tartışmalar azar azar İslâm hukukunu
sahneye itmeye başlamıştır ve bilhassa İslam
hukuk usulünü itmiştir. Emirler ve yasaklar,
kaprisli bir şâriin keyfî talimatları değildir.
Bunlar Kur’anî tabirle marûf ve münker, hukukçuların
tabiriyle hasen ve kabîhtir; büyük felsefî
kavramlar olan iyilik ve kötülük kavramları üzerine
bina edilirler. Mutlak iyi olanı mutlaka yapmak, işlemek,
uygulamak gerekir. Bu bir zorunlu görevdir. Mutlak kötü
olan şey ise ondan kesinlikle kaçınmak icap eder ve
bu da zarurî bir yasaktır. Bunların dışında karışık
durumlar, ara haller vardır, bunlarda iyilik ağır
basıyorsa bu tavsiye edilir. Eğer kötülük ağır
basıyorsa, bu da tavsiye edilmez. Eğer bir şey ki
orada açıkça iyilik ve kötülük görülmüyorsa,
ve hatta iyilik ve kötülük eşit ise bu durumda seçim
kişinin tercihine bırakılır. Gerçek sahibi
bilinmemekle birlikte, bu hukukun kurallarının Müslüman
hukukçular nezdindeki görkemli taksimi, bu tartışmalar
esnasında oluşup gelişmiştir.
Fakat
Gazzâlî dikkate değer bir işarette bulundu. İyiliği
yapmak, kötülükten kaçınmak, bunları söylemek
kolaydır. Ancak iyiliği ve kötülüğü nasıl ayırt
etmek gerekir? İyilik ve kötülük ekseriya izâfîdirler
ve hatta birbirine karışırlar. “Bir ülkenin hükümdarını
öldürmek düşmanları için iyi, dostları için kötüdür.”
(Mustasfâ, I, 56). Bu ifadelerde şüphesiz düalistlere
de bir cevap endişesi görülüyor: Âdil ve Rahim
olan Allah, sadece iyiliği değil, aynı zamanda kötülüğü
de niçin yaratıyor? (Kur’an IV/78’de şöyle
buyuruluyor: “iyi de… kötü de… de ki, hepsi
Allah katındandır.”) ve Gazzâli, “Güya kötü
denen şeyin bizzat kendisi kötü değildir. O bize göre,
insanların bazılarına göre kötüdür, o halde izâfîdir
ve mutlak değildir” şeklinde açıklama yapıyor.
Bu
sürükleyici kelâmî tartışmaların yanında,
Mu’tezilîler yavaş yavaş tam ve özel bir hukukî
sistem geliştirdiler. Ve bilhassa nazarî eserler, Usûlü'l-fıkıh
kitapları meydana getirdiler. İki farklılık göze
çarpar: 1- Mu’tezilîler sahneye geç çıktılar
ve bu yeni bilimin tedvinini bunlar yapmadılar. 2- Öyle
görünüyor ki Mu’tezile tatbikî ilimden fazla
hazzetmiyor, uygulamalı bilime fazla ilgi duymuyor ve
bundan dolayı onlar tarafından hazırlanmış hukuk
kodları bilinmiyor. Bugünkü bilgilerimizde, İslam
hukukun alt konularında Mu’tezile’nin hukukî bir
ekol oluşturmadığını düşünmek yeterli olur,
çünkü her Mu’tezilî kendisine uygun hukukî ekolü
izliyordu. Sözgelimi bazıları Hanefî kalırken,
bazıları uygulamada Şâfiî idi. Mâlik’in ekolü
uzak batıya, İspanya ve Kuzey Afrika’ya göç etmişti.
İbn Hanbel ve mensuplarına gelince, onlar Mu’tezilî
teorilerin başlıca düşmanları idiler. O halde
bundan dolayı Mu’tezilîlerin hukuk alanında
Hanbelîliği benimseyip uygulamasını beklemek mümkün
değildir.
Bununla
birlikte Mu’tezile politik iktidarın odaklarına
etki yapmayı ve nüfuz etmeyi başardı. Halife
Me’mûn ve Mu’tasım ile sultan Adudu’d-Devle ve
İbn el-Abbad ve Amîdü’l-Mülk gibi vezirler bunun
göstergesidir. Mu’tezile mensupları devlet çarkından
rûhânî bir darbe yaparak istifade etmeyi düşündüler.
Bunun için akideleri değiştirmek adına güç
kullandılar. Sonra kan aktı, daha sonra
Mu’tezile’ye karşı nefret büyüdü. Kısa bir süre
sonra Mu’tezile varlığının izlerini kaybetti.
Kabul edelim ki; Mu’tezile bir avuç becerikli ve
etkin entelektüel elde etmiş ama temeli ve halk
nezdinde bağları olmayan bir hareket imiş. Bu
olaylar bunu ispat ediyor. Yukarıdan hareket etmekle
büyük bir hata işlediler, dönemin çok güçlü hükümdarlıklarını
kullanarak bu yanlışı yaptılar. Ancak hükümdarlar
ölümlü ve kaprislidirler. Bundan dolayı
Mu’tezile’nin düşüşü süratli ve hızlı olmuştur.
Tarihçiler,
Mu’tezile’ye karşı şiddetli bir tepkinin oluştuğu
yıllarda Mu’tezile mensuplarının Orta Asya’ya
ve Yemen’e sığındıklarını söylüyorlar. Yemen
ismi, Mu’tezilî yazma eserlerinin hemen hepsinin
Yemen’den gelmesiyle doğrulanmış oluyor. Mezhep
kavgaları esnasında Mu’tezile mensupları Şîa
ile dost oldular. Bunu Sünnîlere karşı yaptılar.
Bu da böylece doğrulanmış oluyor. Ancak bu konuda
henüz bir belge bulunmuş değil. Belki uzun müddet
bekleme ihtiyacımız da olmayacak.
Mu’tezile
erken dönemlerde iki guruba ayıldı: Basra ve Bağdat
Mu’tezileleri. Fakat onları ayıran sınır pek açık
değil. Bizim müellifimiz Basralı bir Mu’tezilî
olmakla birlikte, Bağdat’ta oturuyordu.
Mu’tezile’nin
çöküşü ve düşüşü haçlı seferlerinin başlangıcına
rast gelmektedir. Ancak iki olay arasında gerçekte
sebep münasebeti yoktur.
|