ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
Cağfer Karadaş: MU’TEZİLE KELÂM OKULUNUN OLUŞUM VE GELİŞİM SÜRECİ
Osman Aydınlı: MU’TEZİLE EKOLÜ TEŞEKKÜLÜ, İLKELERİ VE İSLÂM DÜŞÜNCESİNE KATKILARI
Hüseyin Hansu: MU’TEZİLE ARAŞTIRMALARINDA KAYNAK PROBLEMİ
Yüksel Macit: MU’TEZİLE’NİN FIKIH USÛLÜNDEKİ YERİ VE ETKİSİ
Mustafa Öztürk: MU’TEZİLE VE TEFSİR
Mustafa Demirci: MU’TEZİLE’NİN İSLAM MEDENİYETİNE KATKILARI -CEDEL-TERCÜME VE TABİÎ BİLİMLERDEKİ ROLÜ-
Ahmet Erkol: MU’TEZİLÎ DÜŞÜNCEDE DİNAMİZM VE MU’TEZİLE DÜŞÜNCESİNİN İSLAM TOPLUMUNU DÖNÜŞTÜRMEDEKİ ETKİSİ
M. Emin Maşalı: KÂDÎ ABDÜLCEBBÂR’A GÖRE DİLSEL DELÂLET
Abdullah Kahraman: MU’TEZİLÎ USULCÜ EBU’L-HÜSEYN el-BASRÎ’YE GÖRE BİLGİ KAYNAĞI VE DELİL OLARAK ÂHÂD HABER
Fethi Ahmet Polat: BİR İ’CÂZÜ’L-KUR’ÂN İDDİASI: SARFE
Mehmet Dağ: MU’TEZİLE MEZHEBİNE EHL-İ SÜNNET’İN İSNÂDI: ‘KIRÂATLAR, TEVKÎFÎ DEĞİL; İCTİHÂDÎDİR’ -Zemahşerî Özelinde Bir İddianın Değerlendirilmesi-
Zülfikar Durmuş: MU’TEZİLÎ MÜFESSİR ZEMAHŞERÎ’NİN MUHKEM VE MÜTEŞÂBİH’E İLİŞKİN GÖRÜŞLERİNİN ANALİTİK İNCELEMESİ
Halil İbrahim Bulut: MU’TEZİLE MEZHEBİNDE NEDENSELLİK TARTIŞMALARI
Recep Ardoğan: MU’TEZİLE’YE GÖRE ALLAH’A İMAN KONUSUNDA AKLIN GÜCÜ VE SORUMLULUĞU
Kenan Yakuboğlu: MU’TEZİLE’DE BİLGİNİN KAYNAĞI VE DEĞERİ
Muhammed Hamidullah Çeviri: Şerafeddin Gölcük: EL-MU’TEMED’İN NEŞRİ DOLAYISIYLA MU’TEZİLE’NİN FIKIH YÖNTEMİ ÜZERİNE
Noel J. Coulson Çeviri: Ferhat Koca: İSLAM HUKUKUNUN ÇATIŞMA VE GERİLİM ALANLARINDAN BİRİ OLARAK VAHİY VE AKIL
Shlomo Pines Çeviri: U. Murat Kılavuz: HİNT DÜŞÜNCESİ -ÖZELLİKLE BUDİST DÜŞÜNCE-NİN KELÂM DOKTRİNLERİNDEKİ BAZI HUSUSLARA ETKİSİ ÜZERİNE
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:

Mustafa Aydın: İ’TİZÂL, TARİHSELCİLİK VE İSLÂM

Mehmet Azimli: İSLAM’IN ÖZGÜRLÜKÇÜ YORUMU MU’TEZİLE’NİN İKTİDARLA İMTİHANI

Ahmet Yaman: İSLAM’I SADECE KUR’AN’DAN, TARİHİ DE OSMANLI’DAN İBARET ZANNEDEN ACELECİ VE EKSİK BİR BAKIŞ DOLAYISIYLA ZORUNLU BİR TAVZİH

 
NOSTALJİ:

Muhammed Şerafüddîn: KADERİYYE YAHUT MU’TEZİLE

  makaleler


EL-MU’TEMED’İN NEŞRİ DOLAYISIYLA MU’TEZİLE’NİN FIKIH YÖNTEMİ ÜZERİNE

Muhammed HAMİDULLAH - Çeviren: Şerafeddin GÖLCÜK

Yayınlamaktan mutluluk duyulan bu kitap, iki karakteristik özelliğe sahiptir. Bu bir usûl-i fıkıh kitabıdır ve bir Mu’tezilî eserdir. Eserin her iki yönü daha ayrıntılı bir tarzda açıklığa kavuşturulmaya lâyıktır.

Usûlü'l-Fıkıh

Yüzüncü yılını kutlama töreninde Londra Üniversitesi’nde “Kanunların Temelleri” konulu meşhur hitabesinde Leon Ostrolog’un fevkalâde bir biçimde belirttiği gibi, Usûlü'l-Fıkıh bilimi dünyada ilk defa Müslümanlar tarafından tedvin edilip geliştirilen hukuk biliminin branşlarından birini temsil eder ve onun ne Batılı, Yunan ve Romalılarda ve ne de doğulu Babil, Çin, Hind, İran, Mısır ve diğerlerinde benzeri ve karşıtı bir bilim dalı mevcut değildir.

Kanunlar, örf veya açıkça ilân edilmiş şekilde, beşerî toplumda eskiden beri bulunmaktadır. Öylesine ki, nerede bir toplum vardır, orada bir hukukun varlığı söz konusudur. Meşhur Hammurabi kanunları, Romalıların On İki Levha Kanunları, Gaius ve Jüstinyen düzenlemeleri mevcuttur. Bu arada Çin ve Brahmanist Hind düzenlemelerinden bahsetmemek olmaz. Ancak buralarda söz konusu olan kanunlar, davranış kurallarıdır. Sözü edilen yerlerde soyut ve teorik olarak asla bir hukuk ilminden söz etmek mümkün değildir. Usûlü'l-fıkıh disiplini, dünyada bir hukuk ilmi ortaya koymak için ilk teşebbüstür, bu disiplin şu veya bu davranışın ayrıntılı kanunlarından farklıdır. Bu öylesine bir bilim dalıdır ki, herhangi bir ülkenin ve çağın hukukunun incelenmesine, değişmesi gerekeni değiştirerek tatbik edilebilir.

İslam hukukçuları sürekli gelişen kanunlar ağacının dalları ve kökleri şeklinde,[1] açık iki terim ile isimlendirerek, disiplinlerinin konusunu farklı iki alan halinde böldüler. Kanunun veya hukukun “dalları” belirli bir ülkenin kanununun başlıklarını ihtiva eder ve bu İslam hukukunun “dalları” eski veya çağdaş insan topluluklarının sahip oldukları şeyleri haizdirler. “Kökler” ile bunun aksine Müslüman hukukçular aynı anda hukuk felsefesini, hukuk usûlünü, içtihadı, kıyası, hukuk bilimini, tatbikatı ve neshi anlıyorlar. Orada kişisel kuralların kaynaklarından, bu kuralların kaynağından ve farklı derecelerinden kaynaklarda ihtilâf varsa bu güçlükten elde edilen çarelerden, otoritelerin suskunluklarından ve başka sıkıntılardan söz ederler.

Mu’tezile

İslam’da hukuk için olduğu kadar din (itikad) için de aynı temel vardır. O halde, hukukî ekolleri itikadî ekollerden ayırmak zor bir iştir. Ne olursa olsun, İslam’da müştereken Mu’tezile olarak isimlenen bir grup vardır, onların menşeleri karanlıktır, net değildir. II./VIII. asırdan itibaren, onların doktrinlerini savunanlar ile karşılaşılır.

Bizzat Mu’tezile mensupları, Mu’tezile terimini hasımlarının onlara verdiği bir lâkap şeklinde değerlendirip, kendilerini Adalet ve Tevhid Ashabı olarak isimlendiriyorlar. Hatta Eş’arî’ye şöyle bir olay isnad edilir: Bir gün, o, (قد اعتزل عنا) ile ilgili skolastik/kelâmî münakaşalarında çok tehlikeli bir hasıma karşı tekfir silahını kullandı, hasmını küfürle itham etti.

Bazıları “i’tezele” teriminin başlangıçta nötr, bağımsız, müstenkif, kenarda kalmak anlamında olduğunu kabul edip Müslümanları bölüp parçalayan büyük tartışmalarda tarafsızlığı seçen bu ekole verildiği yorumunu yapıyorlar.

Günah işlemek küfrü gerektirir mi? Veya günah işleyen kişinin müminliği devam eder mi? Büyük günah işleyenin ne mümin, ne de kâfir olduğunu söyleyenler Mu’tezile ismiyle isimlendiler.

Fakat Zeydî İbn Murteza’nın Münyetü’l-Amel’ine inanmak gerekirse, Mu’tezilîler bu isimlenmeyi pek fazla önemsemiyorlardı. Bu müellifin Mu’tezilî büyüklerine ayırdığı bölümde, şöyle bir olay anlatılıyor: Bir gün Süfyân Sevrî, Câbir b. Abdullah’ın otoritesi konusunda konuşurken Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu nakletti: “Gerçekte benim ümmetim yakında 70 fırkaya ayrılacak. En doğru ve dindar olanı kenarda kalacak, i’tizali benimseyecek” Sonra Süfyân taraftarlarına bu ismi kullanmalarını öğütledi ve “Zira siz böylece rüşvet yiyenlerden uzak olursunuz” dedi. Arkadaşları ona şunu söylediler: “Amr b. Ubeyd ve ashabı, bu sözü kullanmada senden önce davrandılar” Daha sonra Süfyân, ‘i’tizale = ayrılan’ terimi yerine ‘nâciye=kurtulan’ terimini kullanarak konuşmaya başladı.[2]

Ancak Hicrî III. asırda bazı Abbâsî halifelerini davalarına kazandıktan sonra, Mu’tezilîler doktrinlerini güçle, zorla kabul ettirmeyi istediler ve kan dökülmesine rağmen geri adım atmadılar. Tepki gecikmedi ve Mu’tezilî eserlerin yok olmasına yol açan şiddeti tabiî olarak beraberinde getirdi. Son zamanlara kadar onları büyük bir şiddet ve hiddetle reddeden hasımlarının eserlerinde zikrettikleri alıntılarla onlar tanınabiliyordu. 1925’de Kahire’de el-Hayyât’ın Kitâbü’l-İntisârı neşredildi ve daha sonra mikrofilmleri Arap Birliği’nin Arapça Yazmalar Enstitüsü’nde bulunan şu yazmalar bulundu:

1- el-Mu’temed fî Usûli’d-Dîn (Kâdî Abdülcabbâr)

2- Aynı yazarın Müteşâbihü’l-Kur’ân’ı

3- Kâdî Abdülcabbâr’ın Şerhu Usûli’l-Hamse’si (Ebû Hâşim Er-Râzî),

4- Kâdî Abdülcabbâr’ın Şerhu Usûli’l-Hamse’si (Ali el-Ferzâdî),

İslam Ansiklopedisi’ne göre, (Abd al-Cabbar maddesi) el-Muhît bi’t-Teklîf’in Berlin’de Leningrad’da ve Kâhire’de, Tesbît Delâili’n-Nübüvve’nin İstanbul Şehit Ali’de, ayrıca Abdülcabbâr’ın iki eserinin yazma nüshaları bulunmaktadır. 1960’den beri Kahire’de Abdülcabbâr’ın el-Muğnî’sinin bazı cüzleri (VI, VII, XIII, XVI.) neşredilmektedir.

Söz konusu eserler itikadî ve kelâmî eserlerdir. Bunlarda spesifik hukukî bir şey yoktur. Hatta Kahire’de aynı müellif Abdülcabbâr’ın Mu’tezile mensuplarının biyografilerine dair hazırladığı bir ansiklopedinin bulunduğu haber veriliyor. Belki bu eser hukukla ilgili az da olsa bilgi ihtiva edebilir.

Prof. Levi Della Vida’nın bana, dostça haber verdiğine ve mikrofilmini bana temin edeceğini belirttiğine göre Vatikan’da Arapça 1100’de kayıtlı müştereken hazırlanmış bir eser bulunmaktadır. Bu parça eser sadece icmâ ve kıyas-içtihad hakkında iki bölümü içermektedir. 212 sayfası Mu’tezilî Usûlü'l-Fıkıh kitabının iki cildini oluşturmaktadır, bunun Kâdî Abdülcabbâr’ın Kitabü’l-Umad’ı olması mümkün değildir. Bizim el-Basrî, yayınlamakta olduğumuz el-Mu’temed fî usûli’l-fıkh’ı yazmadan önce onun bir şerhini yapmıştı. Zira sözünü ettiğimiz kısmî müşterek eserin bazı kısımları el-Basrî’nin kitabında tekrarlanmaktadır. Bu konuya daha sonra döneceğiz.

Yayımladığımız metin tamdır ve kısmî parça bir esere tercih edilir. Bazı başka diğer eserlerden sonra olmakla birlikte konu hakkında Mu’tezilî teliflerin hepsinin sanki bir terkibini oluşturmaktadır. Zira müellif pek çok defa, seleflerinin eserlerini zikretmektedir. Bu eser, eğer bir gün diğerleri bulunursa, önceki eserlerin kimliğini ve ne olduğunu belirlemede bir kontrol aracı görevini üstlenecektir. Mu’tezilî eserlerin yokluğu pek çok hayâlî düşüncenin ortaya atılmasına sebep olmaktadır. Bu eserle dayanaksız ve yanlış olan dağılacak, yok olacaktır. Böylece Mu’tezilî doktrinin temelinde olan ortaya çıkacak ve teyit edilmiş olacaktır. Diğer Mu’tezilî müelliflerin fikirlerine gelince, hasımlarının teliflerinde karşılaşılacağı gibi bu eserde onlar hakkında daha az şüphe uyanacaktır.

Konuya tam vâkıf olmayan bir okuyucu için, kısaca Mu’tezile’nin genel görüşleri hakkında muhtasar hatırlatmada bulunmak faydalı olacaktır. Usûlü'l-fıkıh biliminin tarihinde bu eserin işgal ettiği yeri belirlemek için bu bilgileri sunmak yerinde olur.

Bu ekolün menşei hakkındaki ayrıntılara girmeksizin, ifade edelim ki Mu’tezile’nin ortaya çıkışı İslam’da nispeten geç dönemde olmuştur. Bu tarih herhalde Emevî hilâfetinin son yıllarına denk düşer. Ortaya çıkış sebebi itikadî ve felsefî meseleler olduğundan, hukuk, sonuç ve yan etki tarzında devreye girmiştir.

İyilik ve kötülük sorunu, düşünen her zihni meşgul eder. Müslümanlar bundan uzak kalmamışlardır. Politika bu meseleyi konuşmakta gecikmedi veya daha ziyade siyasetçiler kurulu düzeni kötülemek için bu meseleden yararlanmak istediler. Gerçekte Kur’an, iyi bir Müslüman’ın “iyiliği emir, kötülüğü yasakladığını” karakteristik bir çizgi olarak tarif eder. Hz. Peygamber’in bir hadisi konuyu şöyle izah eder: “Sizden herhangi biriniz, bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin. Yapamıyorsa diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Fakat bu imanın en zayıf derecesidir.”

İyilik ve kötülük probleminin derinliği veya daha çok entelektüel, zihnî faaliyetin aşırılığı, meseleyi bilgi alanından çıkardı. Eğer bir kimse bir kötülük işlerse (büyük günah) ve bizim müellife inanmak gerekirse (s. 511), hatta büyük günah olmasa bile, bu kişi Müslüman olarak kalır mı, kalmaz mı? Daha önce hicretin I. asrının ilk yarısından itibaren (VII. asır) Hâricî kelâmcılar böyle bir Müslüman’ın kâfir olduğunu söyleyerek onun öldürülmesi gerektiğini, hiç olmazsa tevbe etmesi icap ettiğini ifade ettiler. (Zira Allah tevbe edenleri bağışlar.) Eğer bu günahkâr halife ise, bizzat Müslüman devletin reisi ise ne olacak? Görülüyor ki, İslam’da politika din tarafından nasıl idare ediliyor… Hâricîlerin ve onların ardı ardına gelen kanlı isyanlarının sonuçlarını bir tarafa bırakalım; belki onlar samimi idiler ve herhangi bir beklentileri yok idi. Ancak onları iyi tanımak gerekir. Aşırı idiler. Hanımların ve çocukların bile kılıçtan geçirilmesine izin verdiler. Sebep de onların aile reislerinin Hâricî doktrinleri benimsememiş olmasıydı.

Büyük Müslüman kitle, kendiliğinden büyük günah işleyenin mümin olduğunu beyan edenlerin yanında yer aldı ve bu Allah’a bağlı bir iştir, Allah onu hesap gününde, tevbesiz gitmişse ya cezalandırır veya bağışlar.

Mu’tezilîlik orijinal, benzersiz olmayı arzu ediyordu. Mu’tezile’ye göre günah işlemek “iki makam arasında bir makam”dı yani imanla küfür arasında bir yer. İslam’la inkâr etmek arasında durum: Böyle birisi ne Müslüman’dır ne de gayrimüslim. Günahkârın son nefesini vereceği ana kadar beklemek gerekir.

Mu’tezilî “ilâhî adalet” kavramı pek fazla esnek değildir. Allah hiçbir günahkârı affetmez. Mu’tezilî âmentü şu meşhur beş nokta üzerine oturuyordu:

1- Allah’ın birliği 2- İlâhî adalet 3- Va’d ve Vaîd 4- el-Menzile beyne’l-menzileteyn (iman ile küfür arasında bir yer) 5- Emri bi’l-ma’rûf nehyi ani’l-münker (iyiliği emir, kötülüğü yasaklama) Mu’tezile hakkında otantik Mu’tezilî eserlerin yokluğundan, bizim bilgimiz bundan ibaret oldu.[3]

Allah’ın birliği konusu, ihtilâflardan uzak kalamadı. Müslüman kamuoyu parçalanmakta gecikmedi. Yalnız Allah ezelî ve ebedîdir. O’nun dışında hiçbir varlık ezelî ve ebedî değildir. O halde Allah’ın sıfatları? Allah kelâm sahibidir. Konuşur. Kur’an Allah’ın kelâmıdır. Kur’an ezelî midir, yoksa muhdes midir? Allah gibi kadim midir, yoksa yaratılmış mıdır?

Bu tarz kelâmî tartışmalar azar azar İslâm hukukunu sahneye itmeye başlamıştır ve bilhassa İslam hukuk usulünü itmiştir. Emirler ve yasaklar, kaprisli bir şâriin keyfî talimatları değildir. Bunlar Kur’anî tabirle marûf ve münker, hukukçuların tabiriyle hasen ve kabîhtir; büyük felsefî kavramlar olan iyilik ve kötülük kavramları üzerine bina edilirler. Mutlak iyi olanı mutlaka yapmak, işlemek, uygulamak gerekir. Bu bir zorunlu görevdir. Mutlak kötü olan şey ise ondan kesinlikle kaçınmak icap eder ve bu da zarurî bir yasaktır. Bunların dışında karışık durumlar, ara haller vardır, bunlarda iyilik ağır basıyorsa bu tavsiye edilir. Eğer kötülük ağır basıyorsa, bu da tavsiye edilmez. Eğer bir şey ki orada açıkça iyilik ve kötülük görülmüyorsa, ve hatta iyilik ve kötülük eşit ise bu durumda seçim kişinin tercihine bırakılır. Gerçek sahibi bilinmemekle birlikte, bu hukukun kurallarının Müslüman hukukçular nezdindeki görkemli taksimi, bu tartışmalar esnasında oluşup gelişmiştir.

Fakat Gazzâlî dikkate değer bir işarette bulundu. İyiliği yapmak, kötülükten kaçınmak, bunları söylemek kolaydır. Ancak iyiliği ve kötülüğü nasıl ayırt etmek gerekir? İyilik ve kötülük ekseriya izâfîdirler ve hatta birbirine karışırlar. “Bir ülkenin hükümdarını öldürmek düşmanları için iyi, dostları için kötüdür.” (Mustasfâ, I, 56). Bu ifadelerde şüphesiz düalistlere de bir cevap endişesi görülüyor: Âdil ve Rahim olan Allah, sadece iyiliği değil, aynı zamanda kötülüğü de niçin yaratıyor? (Kur’an IV/78’de şöyle buyuruluyor: “iyi de… kötü de… de ki, hepsi Allah katındandır.”) ve Gazzâli, “Güya kötü denen şeyin bizzat kendisi kötü değildir. O bize göre, insanların bazılarına göre kötüdür, o halde izâfîdir ve mutlak değildir” şeklinde açıklama yapıyor.

Bu sürükleyici kelâmî tartışmaların yanında, Mu’tezilîler yavaş yavaş tam ve özel bir hukukî sistem geliştirdiler. Ve bilhassa nazarî eserler, Usûlü'l-fıkıh kitapları meydana getirdiler. İki farklılık göze çarpar: 1- Mu’tezilîler sahneye geç çıktılar ve bu yeni bilimin tedvinini bunlar yapmadılar. 2- Öyle görünüyor ki Mu’tezile tatbikî ilimden fazla hazzetmiyor, uygulamalı bilime fazla ilgi duymuyor ve bundan dolayı onlar tarafından hazırlanmış hukuk kodları bilinmiyor. Bugünkü bilgilerimizde, İslam hukukun alt konularında Mu’tezile’nin hukukî bir ekol oluşturmadığını düşünmek yeterli olur, çünkü her Mu’tezilî kendisine uygun hukukî ekolü izliyordu. Sözgelimi bazıları Hanefî kalırken, bazıları uygulamada Şâfiî idi. Mâlik’in ekolü uzak batıya, İspanya ve Kuzey Afrika’ya göç etmişti. İbn Hanbel ve mensuplarına gelince, onlar Mu’tezilî teorilerin başlıca düşmanları idiler. O halde bundan dolayı Mu’tezilîlerin hukuk alanında Hanbelîliği benimseyip uygulamasını beklemek mümkün değildir.

Bununla birlikte Mu’tezile politik iktidarın odaklarına etki yapmayı ve nüfuz etmeyi başardı. Halife Me’mûn ve Mu’tasım ile sultan Adudu’d-Devle ve İbn el-Abbad ve Amîdü’l-Mülk gibi vezirler bunun göstergesidir. Mu’tezile mensupları devlet çarkından rûhânî bir darbe yaparak istifade etmeyi düşündüler. Bunun için akideleri değiştirmek adına güç kullandılar. Sonra kan aktı, daha sonra Mu’tezile’ye karşı nefret büyüdü. Kısa bir süre sonra Mu’tezile varlığının izlerini kaybetti. Kabul edelim ki; Mu’tezile bir avuç becerikli ve etkin entelektüel elde etmiş ama temeli ve halk nezdinde bağları olmayan bir hareket imiş. Bu olaylar bunu ispat ediyor. Yukarıdan hareket etmekle büyük bir hata işlediler, dönemin çok güçlü hükümdarlıklarını kullanarak bu yanlışı yaptılar. Ancak hükümdarlar ölümlü ve kaprislidirler. Bundan dolayı Mu’tezile’nin düşüşü süratli ve hızlı olmuştur.

Tarihçiler, Mu’tezile’ye karşı şiddetli bir tepkinin oluştuğu yıllarda Mu’tezile mensuplarının Orta Asya’ya ve Yemen’e sığındıklarını söylüyorlar. Yemen ismi, Mu’tezilî yazma eserlerinin hemen hepsinin Yemen’den gelmesiyle doğrulanmış oluyor. Mezhep kavgaları esnasında Mu’tezile mensupları Şîa ile dost oldular. Bunu Sünnîlere karşı yaptılar. Bu da böylece doğrulanmış oluyor. Ancak bu konuda henüz bir belge bulunmuş değil. Belki uzun müddet bekleme ihtiyacımız da olmayacak.

Mu’tezile erken dönemlerde iki guruba ayıldı: Basra ve Bağdat Mu’tezileleri. Fakat onları ayıran sınır pek açık değil. Bizim müellifimiz Basralı bir Mu’tezilî olmakla birlikte, Bağdat’ta oturuyordu.

Mu’tezile’nin çöküşü ve düşüşü haçlı seferlerinin başlangıcına rast gelmektedir. Ancak iki olay arasında gerçekte sebep münasebeti yoktur.


[1] Kur’an’dan alınmış bir tabir olarak İbrahim 14/24 “Görmedin mi Allâh nasıl bir benzetme yaptı: Güzel söz, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.”

[2] Hadisçilere göre versiyon şöyledir: “…Kurtuluşa erenler benim sünnetimi takip edenler ve cemaate bağlı kalanlardır.” Bir başka hadis, Müslümanlar arasında savaşların olacağını haber vermekte ve bu savaşlara katılmayanları (i’tezele) övmektedir. Şu söylenebilir; İbn Murtezâ’nın râvîsi, etimolojik bir fıkra üretmek için iki rivayeti birbirine karıştırmaktadır. Üstelik sadece fanatik Mu’tezilî İbn Ebi’l-Hadîd (Yazarımızın Gureru’l-Edille’sinin şarihi (Bkz. Furâtî) Mücmau’l-Adab ve Havansari Ravdatü’l-Cennât, Nehcü’l-Belâğa’nın biyografik önsözünde naşir tarafından zikrediliyor.) değil fakat aynı zamanda Kâdı’l-Kudât Abdülcabbâr (Muğnî, c. 6) hiç rahatsızlık duymadan bunların Mu’tezile olduğunu söylüyor.

[3] Zuhdî Hasan Cârullah, el-Mu’tezile, s. 51, Kahire, (1366/1947); el-Hayyât’ın el-İntisâr’ından naklen s. 126; el-Eş’arî, Makâlât, I, 278; el-Mes’ûdî, Mürûcu’z-zeheb, VI, 20-23.