|
MU’TEZİLE ARAŞTIRMALARINDA KAYNAK PROBLEMİ
Hüseyin HANSU
Mu’tezile mezhebi, aklı bir bilgi kaynağı olarak
kabul eden ve İslâm akaidini aklî metotlar
ışığında açıklamaya ve savunmaya çalışan bir
kelâm okulu olarak tanınmıştır. Genellikle kültürlü
ve seçkin bir kesim arasında yayılmış olan bu
mezhebe ait çok sayıda eserden söz edilmektedir.
Hicrî 131/748’de vefat eden mezhebin kurucusu Vâsıl
b. Atâ 10 eser yazmıştır.
Aynı zamanda İslam kültürünün ilk yazılı ürünleri
olarak da kabul edilebilecek olan bu eserler içerisindeki
“Elf mes’ele fî’r-red ale’l-Ma’neviyye”
adlı kitap, daha kuruluş aşamasında bu düşüncenin
ulaştığı seviyeyi göstermesi açısından dikkat
çekicidir. Bu düşünce ve kültür faaliyeti Vâsıl’dan
sonra da kesintisiz olarak devam etmiştir. Mezhebin
en önemli düşünürlerinden kabul edilen Ebu’l-Hüzeyl’in
(ö.235/849) 1200 eser yazdığı, Ebû Ali el-Cubbâî’nin
(ö.303/915) eserlerinin 4000 varağı aştığı, Ebû
Hâşim’in (ö.321/933) sadece kelâmla ilgili 260
eserinin olduğu belirtilmektedir. Aynı şekilde
Mu’tezile’nin filozofları sayılan en-Nazzâm (ö.221/835),
Süleymân b. Abbâd (ö.215/830?) ve el-Câhız’ın
(ö.255/869) çok sayıda eser yazdığı
belirtilmektedir.
Mezhepler tarihçisi el-Malâtî (ö.377/987),
Mu’tezile bilginlerine ait sayısız eser bulunduğundan
bahisle bunların hepsini kaydetmenin güçlüğüne işaret
etmiştir.
Ünlü bibliyografya yazarı en-Nedîm bu eserlerden yüzlercesinin
adını kaydetmiştir. Ne var ki bu muazzam yazılı
mirasın çok az bir kısmı günümüze gelebilmiştir.
Bunlar ise daha çok üçüncü asır ve sonrasına
aittir.
Yangın,
talan ve istilâ gibi nedenler bir yana bırakılırsa
bu mirasın ortadan kaybolmasının en önemli nedeni
mezhep taassubu olmuştur. Bu çerçevede Abbâsî halifesi el-Me’mûn (ö.218/833) tarafından başlatılan
Mihne (sorgulama, imtihana çekme) uygulaması
belirleyici bir rol oynamıştır.
el-Mu’tasım (ö.227/841 ) ve el-Vâsık (ö.232/846)
tarafından da sürdürülen Mihne politikası
İslam kültür tarihinin dönüm noktalarından
biridir. Kısaca bazı görüşlerin /inançların
devlet baskısıyla halka zorla kabul ettirilmesi ve
buna direnenlerin çeşitli cezalara çarptırılması
anlamına gelen Mihne sürecinde, dönemin bazı
Mu’tezile âlimleri de etkin rol oynamıştır. Özellikle
halifenin danışmanlarından Sumâme b. Eşras (ö.218/828)
ve kâdılkudât Ahmed b. Ebî Duâd (ö.240/854) öne
çıkan isimlerdir. Yaklaşık 18 yıl devam eden bu süreç
toplumda büyük bir infial uyandırmıştır. 232/846
yılında tahta çıkan el-Mütevekkil (ö.247/861) döneminde
son verilen bu uygulama, ikinci asrın başlarından
beri İslam düşüncesinin en etkin akımlarından
biri olan Mu’tezile için sonun başlangıcı olmuştur.
Mihne uygulamasındaki sorumluluğundan dolayı
Mu’tezile büyük bir bedel ödemiştir. Zira bu
uygulamanın toplumda doğurduğu infial sonucu,
sadece Mu’tezile değil, eserleri de ortadan kalkmıştır.
Aklî
yoruma dayalı din anlayışı nedeniyle
Mu’tezile’ye karşı öteden beri zaten var olan
muhafazakâr husumet, bu tarihten sonra âdeta bir
nefret ve intikam duygusuna dönüşmüştür. Mu’tezilî
âlimler hapsedilmiş veya sürgüne gönderilmiş,
ders vermeleri yasaklanmış
kitapları yakılmıştır.
Hatta onların kitaplarını bulunduranlar
veya mütalâa edenler dahi cezalandırılmıştır.
Öyleki Mu’tezile’nin minberlerden lânetlenmesi
giderek bir gelenek haline gelmiştir.
Nitekim
kaynaklarda 456/1063 yılında, Mu’tezile’nin hâlâ
tel’in edildiğine dair haberler bulunmaktadır.
Mu’tezile’ye
yapılan baskılar nedeniyle, bu mezhebe ait
eserlerin zamanla istinsah edilmemeye başlandığı
anlaşılmaktadır. Hicrî beşinci asır gibi erken
sayılan bir dönemde bile bu eserlerin artık mevcut
olmadığı görülmektedir. Kendi döneminde mevcut
olanlarının ise müellif hattıyla olduğuna işaret
eden Eş’arî mezhepler tarihçisi el-İsferâyînî
(ö. 478/1078), bu
eserleri istinsah etmeyi abesle iştigal olarak değerlendirmiştir.
Öte yandan kelâmcıları
zemmeden kitapların yazılmış olması ve Kelâm
okumanın haram olduğuna dair verilen fetvalar da,
Mu’tezile’ye ait eserlerin giderek ortadan
kaybolmasını hızlandırmıştır.
Hicrî
dördüncü asırda Sünnî İslam dünyasından
uzaklaştırılan Mu’tezile, bir süre Şîa ve
Zeydiyye’nin hâkim olduğu bölgelerde varlığını
devam ettirmişse de, fiilen yaşayan bir mezhep
olmaktan çıkmıştır. Mu’tezile’nin görüşleri
Şîa ve Zeydiyye içerisinde etkisini sürdürürken,
Sünnî dünyada ise Mu’tezile artık bir bidat
hareketi olarak görülmüş, görüşleri de sadece
muhaliflerinin dilinden öğrenilmiştir. Bu konudaki
bilgiler de özellikle el-Bağdâdî, el-İsferâyînî,
eş-Şehristânî gibi mezhepler tarihçilerinin verdiği
ve çoğunlukla birbirlerinden aktardıkları yarım
yamalak malûmatla sınırlı kalmıştır. Zira fırka
ve mezhepleri tanıtan yazarlar onları tanıtmak, görüşlerini
yorumsuz bir şekilde vermek yerine, genellikle onları
reddetmek, çürütmek, yermek, iyi taraflarını öne
çıkarmayıp sadece kötü taraflarından söz etmek
ve böylece mensup oldukları mezhebin haklılığını
ortaya koymak gibi bir amaç gütmüşlerdir. Bu
yazarların, kendilerine muhalif mezhepler hakkında
yetersiz bilgi verdikleri, mugalâtaya saptıkları,
onları yorumlayarak ya da bağlamından kopararak
aktardıkları, bazen kasıtlı olarak yalana baş
vurdukları ifade edilmiştir.
Bu sahanın en güvenilir kaynaklarından kabul edilen
el-Eş’arî, Makâlâtu’l-İslâmiyyîn adlı
eserinin girişinde, mezhep tarihçilerinin bu olumsuz
tavrına dikkat çekerken;
dinler tarihçisi el-Birûnî (ö.430/1038) de,
mezheplere dair bazı eserlerde Mu’tezile’nin,
“Allah-u Teâlâ bizâtihi alîmdir” sözünün,
halkı Mu’tezile aleyhine kışkırtmak için
“Allah’ın ilmi yoktur” şeklinde aktarıldığına
şahit olduğunu belirtmiştir. Muhalif ve hasımların
görüşlerini anlatan makâlât yazarlarının çok
azının bu hareket tarzından kurtulabildiğine işaret
eden el-Birûnî, özellikle aynı dinden doğan
muhtelif mezheplerde, birbirlerine yakınlıkları
sebebiyle bu durumun daha bariz bir şekilde görüldüğünü
ifade etmiştir.
Hatta Fahreddîn er-Râzî, İslam mezheplerini, el-Bağdâdî
gibi muhaliflerine karşı son derece mutaassıp olan
birine dayanarak yazdığı için, eş-Şehristânî’nin
el-Milel ve’n-nihal’ini bile itimat
edilebilecek bir eser olarak görmemiştir.
Polemik
türü eserlerde Mu’tezile hakkında verilen
bilgiler, genellikle bu mahiyette olmuştur. Özellikle
hicrî beşinci asırda yazılmış bulunan el-Bağdâdî’nin
el-Fark beyne’l-fırak adlı eseri bu tarzın
en tipik örneğidir. Onun üslûbunu devam ettiren
el-İsferâyînî de aynı yanlışları sürdürmüştür.
Önceki iki esere nispetle daha tarafsız davranan eş-Şehristânî
bile Mu’tezile hakkında yanlış bilgilere yer
verebilmiştir. Bu kaynaklardaki yanlış bilgilerin
ise, Mu’tezile’ye karşı aşırı muhalifliği
ile bilinen İbnü’r-Râvendî’nin
(ö.250?/864) Fadîhatu’l-Mu’tezile’sinde
ileri sürdüğü iddialara dayandığı anlaşılmıştır.
İbnü’r-Râvendî tarafından öne sürülen bu
iddialar, Mu’tezilî bilgin el-Hayyât tarafından
cevaplandırıldığı halde, adı geçen yazarlar
tarafından tekrar edilmiş görünmektedir. Bu
yazarların, Mu’tezile hakkında verdikleri
bilgilerin, İbnü’r-Râvendî’nin iddiaları ile
sınırlı olması, mezhebin ana kaynaklarına müracaat
etmediklerini zaten göstermektedir.
Mu’tezilî
bilginlere ait görüşlerin tahrif edildiğine, yanlış
anlamalara sebebiyet verecek şekilde aktarıldığına
dair pek çok örnek vermek mümkündür.
Bu makalede, sadece Mu’tezile’nin sahâbenin
adaleti ve hadis hakkındaki görüşlerine dayanak
yapılan bazı nakillerdeki eksiklik veya ilâvelere
dikkat çekilecektir.
|