ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
Cağfer Karadaş: MU’TEZİLE KELÂM OKULUNUN OLUŞUM VE GELİŞİM SÜRECİ
Osman Aydınlı: MU’TEZİLE EKOLÜ TEŞEKKÜLÜ, İLKELERİ VE İSLÂM DÜŞÜNCESİNE KATKILARI
Hüseyin Hansu: MU’TEZİLE ARAŞTIRMALARINDA KAYNAK PROBLEMİ
Yüksel Macit: MU’TEZİLE’NİN FIKIH USÛLÜNDEKİ YERİ VE ETKİSİ
Mustafa Öztürk: MU’TEZİLE VE TEFSİR
Mustafa Demirci: MU’TEZİLE’NİN İSLAM MEDENİYETİNE KATKILARI -CEDEL-TERCÜME VE TABİÎ BİLİMLERDEKİ ROLÜ-
Ahmet Erkol: MU’TEZİLÎ DÜŞÜNCEDE DİNAMİZM VE MU’TEZİLE DÜŞÜNCESİNİN İSLAM TOPLUMUNU DÖNÜŞTÜRMEDEKİ ETKİSİ
M. Emin Maşalı: KÂDÎ ABDÜLCEBBÂR’A GÖRE DİLSEL DELÂLET
Abdullah Kahraman: MU’TEZİLÎ USULCÜ EBU’L-HÜSEYN el-BASRÎ’YE GÖRE BİLGİ KAYNAĞI VE DELİL OLARAK ÂHÂD HABER
Fethi Ahmet Polat: BİR İ’CÂZÜ’L-KUR’ÂN İDDİASI: SARFE
Mehmet Dağ: MU’TEZİLE MEZHEBİNE EHL-İ SÜNNET’İN İSNÂDI: ‘KIRÂATLAR, TEVKÎFÎ DEĞİL; İCTİHÂDÎDİR’ -Zemahşerî Özelinde Bir İddianın Değerlendirilmesi-
Zülfikar Durmuş: MU’TEZİLÎ MÜFESSİR ZEMAHŞERÎ’NİN MUHKEM VE MÜTEŞÂBİH’E İLİŞKİN GÖRÜŞLERİNİN ANALİTİK İNCELEMESİ
Halil İbrahim Bulut: MU’TEZİLE MEZHEBİNDE NEDENSELLİK TARTIŞMALARI
Recep Ardoğan: MU’TEZİLE’YE GÖRE ALLAH’A İMAN KONUSUNDA AKLIN GÜCÜ VE SORUMLULUĞU
Kenan Yakuboğlu: MU’TEZİLE’DE BİLGİNİN KAYNAĞI VE DEĞERİ
Muhammed Hamidullah Çeviri: Şerafeddin Gölcük: EL-MU’TEMED’İN NEŞRİ DOLAYISIYLA MU’TEZİLE’NİN FIKIH YÖNTEMİ ÜZERİNE
Noel J. Coulson Çeviri: Ferhat Koca: İSLAM HUKUKUNUN ÇATIŞMA VE GERİLİM ALANLARINDAN BİRİ OLARAK VAHİY VE AKIL
Shlomo Pines Çeviri: U. Murat Kılavuz: HİNT DÜŞÜNCESİ -ÖZELLİKLE BUDİST DÜŞÜNCE-NİN KELÂM DOKTRİNLERİNDEKİ BAZI HUSUSLARA ETKİSİ ÜZERİNE
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:

Mustafa Aydın: İ’TİZÂL, TARİHSELCİLİK VE İSLÂM

Mehmet Azimli: İSLAM’IN ÖZGÜRLÜKÇÜ YORUMU MU’TEZİLE’NİN İKTİDARLA İMTİHANI

Ahmet Yaman: İSLAM’I SADECE KUR’AN’DAN, TARİHİ DE OSMANLI’DAN İBARET ZANNEDEN ACELECİ VE EKSİK BİR BAKIŞ DOLAYISIYLA ZORUNLU BİR TAVZİH

 
NOSTALJİ:

Muhammed Şerafüddîn: KADERİYYE YAHUT MU’TEZİLE

  makaleler


MU’TEZİLE ARAŞTIRMALARINDA KAYNAK PROBLEMİ

Hüseyin HANSU

Mu’tezile mezhebi, aklı bir bilgi kaynağı olarak kabul eden ve İslâm akaidini aklî metotlar ışığında açıklamaya ve savunmaya çalışan bir kelâm okulu olarak tanınmıştır. Genellikle kültürlü ve seçkin bir kesim arasında yayılmış olan bu mezhebe ait çok sayıda eserden söz edilmektedir.[1] Hicrî 131/748’de vefat eden mezhebin kurucusu Vâsıl b. Atâ 10 eser yazmıştır.[2] Aynı zamanda İslam kültürünün ilk yazılı ürünleri olarak da kabul edilebilecek olan bu eserler içerisindeki “Elf mes’ele fî’r-red ale’l-Ma’neviyye” adlı kitap, daha kuruluş aşamasında bu düşüncenin ulaştığı seviyeyi göstermesi açısından dikkat çekicidir. Bu düşünce ve kültür faaliyeti Vâsıl’dan sonra da kesintisiz olarak devam etmiştir. Mezhebin en önemli düşünürlerinden kabul edilen Ebu’l-Hüzeyl’in (ö.235/849) 1200 eser yazdığı, Ebû Ali el-Cubbâî’nin (ö.303/915) eserlerinin 4000 varağı aştığı, Ebû Hâşim’in (ö.321/933) sadece kelâmla ilgili 260 eserinin olduğu belirtilmektedir. Aynı şekilde Mu’tezile’nin filozofları sayılan en-Nazzâm (ö.221/835), Süleymân b. Abbâd (ö.215/830?) ve el-Câhız’ın (ö.255/869) çok sayıda eser yazdığı belirtilmektedir.[3] Mezhepler tarihçisi el-Malâtî (ö.377/987), Mu’tezile bilginlerine ait sayısız eser bulunduğundan bahisle bunların hepsini kaydetmenin güçlüğüne işaret etmiştir.[4] Ünlü bibliyografya yazarı en-Nedîm bu eserlerden yüzlercesinin adını kaydetmiştir. Ne var ki bu muazzam yazılı mirasın çok az bir kısmı günümüze gelebilmiştir. Bunlar ise daha çok üçüncü asır ve sonrasına aittir.

 Yangın, talan ve istilâ gibi nedenler bir yana bırakılırsa bu mirasın ortadan kaybolmasının en önemli nedeni mezhep taassubu olmuştur. Bu çerçevede Abbâsî halifesi el-Me’mûn (ö.218/833) tarafından başlatılan Mihne (sorgulama, imtihana çekme) uygulaması belirleyici bir rol oynamıştır. el-Mu’tasım (ö.227/841 ) ve el-Vâsık (ö.232/846) tarafından da sürdürülen Mihne politikası[5] İslam kültür tarihinin dönüm noktalarından biridir. Kısaca bazı görüşlerin /inançların devlet baskısıyla halka zorla kabul ettirilmesi ve buna direnenlerin çeşitli cezalara çarptırılması anlamına gelen Mihne sürecinde, dönemin bazı Mu’tezile âlimleri de etkin rol oynamıştır. Özellikle halifenin danışmanlarından Sumâme b. Eşras (ö.218/828) ve kâdılkudât Ahmed b. Ebî Duâd (ö.240/854) öne çıkan isimlerdir. Yaklaşık 18 yıl devam eden bu süreç toplumda büyük bir infial uyandırmıştır. 232/846 yılında tahta çıkan el-Mütevekkil (ö.247/861) döneminde son verilen bu uygulama, ikinci asrın başlarından beri İslam düşüncesinin en etkin akımlarından biri olan Mu’tezile için sonun başlangıcı olmuştur. Mihne uygulamasındaki sorumluluğundan dolayı Mu’tezile büyük bir bedel ödemiştir. Zira bu uygulamanın toplumda doğurduğu infial sonucu, sadece Mu’tezile değil, eserleri de ortadan kalkmıştır.[6]

Aklî yoruma dayalı din anlayışı nedeniyle Mu’tezile’ye karşı öteden beri zaten var olan muhafazakâr husumet, bu tarihten sonra âdeta bir nefret ve intikam duygusuna dönüşmüştür. Mu’tezilî âlimler hapsedilmiş veya sürgüne gönderilmiş,[7] ders vermeleri yasaklanmış[8] kitapları yakılmıştır.[9] Hatta onların kitaplarını bulunduranlar[10] veya mütalâa edenler dahi cezalandırılmıştır.[11] Öyleki Mu’tezile’nin minberlerden lânetlenmesi giderek bir gelenek haline gelmiştir.[12] Nitekim kaynaklarda 456/1063 yılında, Mu’tezile’nin hâlâ tel’in edildiğine dair haberler bulunmaktadır.[13]

Mu’tezile’ye yapılan baskılar nedeniyle, bu mezhebe ait eserlerin zamanla istinsah edilmemeye başlandığı anlaşılmaktadır. Hicrî beşinci asır gibi erken sayılan bir dönemde bile bu eserlerin artık mevcut olmadığı görülmektedir. Kendi döneminde mevcut olanlarının ise müellif hattıyla olduğuna işaret eden Eş’arî mezhepler tarihçisi el-İsferâyînî (ö. 478/1078), bu eserleri istinsah etmeyi abesle iştigal olarak değerlendirmiştir.[14] Öte yandan kelâmcıları zemmeden kitapların yazılmış olması ve Kelâm okumanın haram olduğuna dair verilen fetvalar da,[15] Mu’tezile’ye ait eserlerin giderek ortadan kaybolmasını hızlandırmıştır.

Hicrî dördüncü asırda Sünnî İslam dünyasından uzaklaştırılan Mu’tezile, bir süre Şîa ve Zeydiyye’nin hâkim olduğu bölgelerde varlığını devam ettirmişse de, fiilen yaşayan bir mezhep olmaktan çıkmıştır. Mu’tezile’nin görüşleri Şîa ve Zeydiyye içerisinde etkisini sürdürürken, Sünnî dünyada ise Mu’tezile artık bir bidat hareketi olarak görülmüş, görüşleri de sadece muhaliflerinin dilinden öğrenilmiştir. Bu konudaki bilgiler de özellikle el-Bağdâdî, el-İsferâyînî, eş-Şehristânî gibi mezhepler tarihçilerinin verdiği ve çoğunlukla birbirlerinden aktardıkları yarım yamalak malûmatla sınırlı kalmıştır. Zira fırka ve mezhepleri tanıtan yazarlar onları tanıtmak, görüşlerini yorumsuz bir şekilde vermek yerine, genellikle onları reddetmek, çürütmek, yermek, iyi taraflarını öne çıkarmayıp sadece kötü taraflarından söz etmek ve böylece mensup oldukları mezhebin haklılığını ortaya koymak gibi bir amaç gütmüşlerdir. Bu yazarların, kendilerine muhalif mezhepler hakkında yetersiz bilgi verdikleri, mugalâtaya saptıkları, onları yorumlayarak ya da bağlamından kopararak aktardıkları, bazen kasıtlı olarak yalana baş vurdukları ifade edilmiştir.[16] Bu sahanın en güvenilir kaynaklarından kabul edilen el-Eş’arî, Makâlâtu’l-İslâmiyyîn adlı eserinin girişinde, mezhep tarihçilerinin bu olumsuz tavrına dikkat çekerken;[17] dinler tarihçisi el-Birûnî (ö.430/1038) de, mezheplere dair bazı eserlerde Mu’tezile’nin, “Allah-u Teâlâ bizâtihi alîmdir” sözünün, halkı Mu’tezile aleyhine kışkırtmak için “Allah’ın ilmi yoktur” şeklinde aktarıldığına şahit olduğunu belirtmiştir. Muhalif ve hasımların görüşlerini anlatan makâlât yazarlarının çok azının bu hareket tarzından kurtulabildiğine işaret eden el-Birûnî, özellikle aynı dinden doğan muhtelif mezheplerde, birbirlerine yakınlıkları sebebiyle bu durumun daha bariz bir şekilde görüldüğünü ifade etmiştir.[18] Hatta Fahreddîn er-Râzî, İslam mezheplerini, el-Bağdâdî gibi muhaliflerine karşı son derece mutaassıp olan birine dayanarak yazdığı için, eş-Şehristânî’nin el-Milel ve’n-nihal’ini bile itimat edilebilecek bir eser olarak görmemiştir.[19]

Polemik türü eserlerde Mu’tezile hakkında verilen bilgiler, genellikle bu mahiyette olmuştur. Özellikle hicrî beşinci asırda yazılmış bulunan el-Bağdâdî’nin el-Fark beyne’l-fırak adlı eseri bu tarzın en tipik örneğidir. Onun üslûbunu devam ettiren el-İsferâyînî de aynı yanlışları sürdürmüştür. Önceki iki esere nispetle daha tarafsız davranan eş-Şehristânî bile Mu’tezile hakkında yanlış bilgilere yer verebilmiştir. Bu kaynaklardaki yanlış bilgilerin ise, Mu’tezile’ye karşı aşırı muhalifliği ile bilinen İbnü’r-Râvendî’nin (ö.250?/864) Fadîhatu’l-Mu’tezile’sinde ileri sürdüğü iddialara dayandığı anlaşılmıştır.[20] İbnü’r-Râvendî tarafından öne sürülen bu iddialar, Mu’tezilî bilgin el-Hayyât tarafından cevaplandırıldığı halde, adı geçen yazarlar tarafından tekrar edilmiş görünmektedir. Bu yazarların, Mu’tezile hakkında verdikleri bilgilerin, İbnü’r-Râvendî’nin iddiaları ile sınırlı olması, mezhebin ana kaynaklarına müracaat etmediklerini zaten göstermektedir.

Mu’tezilî bilginlere ait görüşlerin tahrif edildiğine, yanlış anlamalara sebebiyet verecek şekilde aktarıldığına dair pek çok örnek vermek mümkündür.[21] Bu makalede, sadece Mu’tezile’nin sahâbenin adaleti ve hadis hakkındaki görüşlerine dayanak yapılan bazı nakillerdeki eksiklik veya ilâvelere dikkat çekilecektir.


[1] Bkz en-Nedîm, Ebu’l-Ferec Muhammed b. İshâk, Kitâbu’l-Fihrist, nşr. M. Rıdâ Teceddüd, Tahran 1971, s. 201-222.

[2] İbn Nedîm, age, s. 203.

[3] el-Malâtî, Ebu’l-Huseyin Muhammed b.Ahmed, et-Tenbîh ve’r-red alâ ehli’l-ehvâ ve’l-bida’, nşr. Muhammed Zeynuhum Muhammed Azb, Mektebetü’l-Medbolî, Kahire 1990, s. 32-33.

[4] el-Malâtî, age, s. 33.

[5] et-Taberî, Muhammed b. Cerîr, Târîhu’r-rusul ve’l-mülûk, Dâru’l-Fikr, Beyrut 1987, IX, 498.

[6] Hamidullah, “Usûl al-fıqh’ın tarihi”, İTED, II(1956-57), s. 7.

[7] Taberî, age, X, 40.

[8] İbnü’l-Cevzî, Ebu’l-Ferec Abdurrahman, el-Muntazam fî Târîhi’l-Mülûk ve’l-Umem, nşr. Suheyl Zukar, Dâru’l-Fikr, Beyrut 1995, IX,155; Hatiboğlu M. Said, Şerafu ashâbi’l-hadîs mukaddimesi, s. 10.

[9] el-Hamevî, Yakut, Mu’cemu’l-udebâ, Dâru’l-Fikr, Beyrut 1980, VI, 259.

[10] İbnü’l-Abrî, G. Ebu’l-Ferec b. Ehrun, Târîhu muhtasar-ı düvel, nşr. Anton Salihanî el-Yesuî, Dâru Râid, Lübnan 1983, s. 415; Cârullah, Zuhdî Hasan, el-Mu’tezile, Kahire 1947, s. 217.

[11] İbn Kesîr, Ebu’l-Fidâ İsmâil b. Amr, el-Bidâye ve’n-nihâye, thk. Dr. Ahmed Ebû Mulhîm, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1985, XII, 98, 105, 106.

[12] İbn Cevzî, age, VII, 287.

[13] İbn Kesir, age, XII, 91, Hatiboğlu, age, s. 11.

[14] el-İsferâyînî, Ebu’l-Muzaffer, et-Tabsîr fî’d-dîn ve temyîzi fıraki’n-nâciye ani’l-fıraki’l-hâlikîn, nşr. Kemâl Yûsuf el-Hût, Âlemu’l-Kütüb, Beyrut 1983, s. 192.

[15] Meselâ bkz. İbn Kudâme el-Makdisî (ö. 620/1223), Tahrîmü’n-nazar fî kütübi ehli’l-Kelâm, el-Herevî, Zemmü’l-kelâm ve ehlihi.

[16] Bkz. Ebu’l-Hasan Ali b. İsmâil el-Eş’arî, Makâlâtu’l-İslâmiyyîn ve İhtilâfu’l-Musallîn, nşr. M. Muhyiddîn Abdülhamîd, Mektebetü’l-Asriyye, Beyrut 1990, I, 3; Ebû Reyhân Muhammed b. Ahmed el-Birûnî, Tahkîku ma lil Hind, Âlemu’l-Kütüb, Beyrut 1985, s. 4; er-Râzî, Münâzarâtu Fahruddîn er-Râzî fî Bilâdi Mâverâinnehr, nşr. Fethullah Huleyf, Dâru’l-Maşrik, Beyrut 1967, s. 39; el-Kâsımî, Cemâleddîn, Târîhu’l-Cehmiyye ve’l-Mu’tezile, Müessesetü’r-Risâle, 3. Baskı, Beyrut 1985, s. 32, el-Kevserî, Tebyîn kezibi’l-mufterî mukaddimesi, s. 20.

 Mezhepler tarihi eserleri hakkında bir değerlendirme için bkz. Yusuf Ziya Yörükan, Ebu’l-Feth eş-Şehristânî ve Mezheplerin Tenkidinde Usul, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2002, s. 83-127; E. Ruhi Fığlalı, Mezhepler Arasındaki Farklar, TDV, Ankara 1991, Giriş, s. XIII-XXXI.

[17] el-Eş’arî, age, I, 33.

[18] el-Birûnî, age, s. 3.

[19] er-Râzî, age, s. 39; el-Kâsımî, age, s. 32.

[20] el-Kevserî, el-Fark beyne’l-fırak mukaddimesi (Mukaddimetü’l-Kevserî içinde), s. 154; Subhî, Ahmed Mahmud, fî ilmi’l-Kelâm, Beyrut 1985, I, 270.

[21] Mevcut az sayıdaki Mu’tezile eseri ile bu kaynaklar arasındaki bir karşılaştırma bile bu tahrifatı göstermeye yetmektedir. Bu konuya dair bazı örnekler şöyledir:

 a. Bazı Mezhepler tarihi kaynaklarında Mu’tezile bilgini Ca’fer b. Mübeşşir’e “Kim bir tane veya ondan daha küçük bir şey bile çalsa fâsık olur, ebediyen cehennemde kalır” şeklinde bir görüş isnat edilmiştir. (el-Bağdâdî, Abdülkâhir, el-Fark beyne’l-Fırak, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut ts, 127; eş-Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, Dâru’l-Fikr, Beyrut 1999, s. 46). Bu iddiaya cevap veren el-Hayyât’a göre Cafer b. Mübeşşir’in söylediği aslında sadece şudur: “Küçük günah kasıtlı olarak işlenirse kebire olur.” (Bkz. el-Hayyât, Ebu’l- Huseyin Abdurrahîm b. Muhammed b. Osmân, Kitâbu’l-İntisâr ve’r-Red âlâ İbn-i Râvendî el-Mulhid, nşr. H. S. Nyberg, Dâru’l-Kabs, Beyrut 1986, s. 83)

 b. en-Nazzâm’ın 199 dirhem çalanın fâsık sayılamayacağı buna karşın 200 dirhem veya daha fazla çalanın fâsık sayılacağı görüşünü savunduğu iddia edilir. el-Bağdâdî’ye göre bir nas veya icmâa dayanmayan bu ictihadı onun şeytanî vesveselerinin bir ürünüdür. (el-Bağdâdî, age, 104-105, eş-Şehristânî, age, 45). Halbuki 200 dirhem, en-Nazzâm’a göre bir malın nisab miktarının alt sınırıdır. ( Bkz. el-Hayyât, age, s. 93)

 c. el-Fuvatî’nin, “Kişinin muhalifini -Müslüman bile olsa- suikastla öldürmesi caizdir” dediği iddia edilmiştir. (el-Bağdâdî, age, 121, el-İsferâyînî, age, s. 77). Bunun el-Fuvatî’ye iftira olduğunu söyleyen el-Hayyât, onun bu konudaki görüşünü şu şekilde vermiştir:

 “İrtidat ettiği kesinleşen bir kimsenin cezasını uygulayacak bir imam yoksa, buna gücü yeten biri, kendisini ele verecek bir iz bırakmayacak şekilde ona Allah’ın hükmünü uygular (yani onu öldürür). Eğer bunu yaptığına dair bir şüphe doğacaksa bu takdirde söz konusu hükmü uygulaması helâl olmaz.( el-İntisâr, s. 62)

 d. el-Hasan el-Basrî’nin Vâsıl b. Atâ’yı, “el-Menziletü beyne’l-menzileteyn” görüşünden dolayı kovduğu (el-Bağdâdî, age, s. 82; el-İsferâyînî, age, s. 68) şeklindeki iddia da Mu’tezile yazarları tarafından kabul edilmemiştir. en-Nedîm, el-Fihrist, s. 201. Geniş bilgi için bkz. Hansu, Hüseyin, Mu’tezile ve Hadis, yayınlanmamış doktora tezi, AÜSBE, Ankara 2002, s. 34-38.