|
MU’TEZİLÎ USULCÜ EBU’L-HÜSEYN el-BASRÎ’YE GÖRE BİLGİ KAYNAĞI VE DELİL OLARAK ÂHÂD HABER
Abdullah KAHRAMAN
İslam düşünce
tarihinde Mu’tezile adıyla anılan mezhep,
daha çok kelâmî görüşleriyle tanınmaktadır.
Bunun yanında nasslar karşısında akılcılık ve
aklın kullanılması söz konusu edildiğinde ilk hatıra
gelen mezhep Mu’tezile olmaktadır.
Mu’tezile’nin kelâmî görüşlerine dair pek çok
müstakil eser ve araştırma yayınlandığı halde,
fıkha ve fıkıh usulüne dair katkıları ya da düşünceleri
pek gündeme gelmemektedir. Bu durumu,
Mu’tezile’nin esas ağırlığı usûlü’d-dîn
konusuna verdiği, fıkıhta ise genellikle Hanefî
mezhebini taklit ettiği şeklindeki yetersiz ve yanlış
gerekçelerle izah etmek mümkün değildir. Konunun
doğru bir şekilde ve etraflıca ele alınması
gerekmektedir. Bunun yanında Mu’tezile’nin gerçekte
akılcı olup olmadığı, akılcılığının ne
anlama geldiği,
orijinal bir fıkıh usulü ve bu usule göre oluşturulmuş
bir fıkıh doktrini bulunup bulunmadığı gibi
hususlar yeniden araştırılmayı beklemektedir.
Biz de bu makale çerçevesinde akılcı diye bilinen
Mu’tezile’nin önemli müelliflerinden birinin
yazdıklarından hareketle naklin en tartışmalı
konularından birine yani âhâd habere bakışını
ele almak istedik.
Fıkıh
usulünün diğer konuları içerisinden özellikle âhâd
haberi inceleme konusu yaptık. Zira ilk asırlarda
Mu’tezile’nin ortaya çıkması ile birlikte haber-i
vâhidin dinde delil (huccet) olarak kullanılıp
kullanılmayacağı münakaşa konusu olmuştur. Bu münakaşaların
temelini oluşturan haber-i vâhidin, yalnız
bir kişi tarafından rivayet edilen haberleri mi,
yoksa daha sonraki asırlarda usul kitaplarında görülen
ve özellikle Şâfiî usulcülerce azîz ve meşhûr
adı da verilen haberleri de içine alan, mütevâtir
derecesine ulaşmayan âhâd haberi mi içerdiği
hususunda farklı görüşler vardır.
Kaynaklarda
Mu’tezile’nin, âhâd haberi reddettiğine dair
bilgiler yanında, Mu’tezilî usulcülerin bu haberi
bilgi kaynağı ve delil olarak kabul ettikleri de yer
almaktadır. Bu sebeple Mu’tezile’nin âhâd
habere yükledikleri anlam ile onu nerelerde delil
olarak kullanıp nerelerde kullanmadıkları iyice
tespit edilmesi gereken bir husustur. Burada şu kadarını
ifade edelim ki, Mu’tezile âlimlerinin âhâd
haberin kabul şartlarına ilişkin farklı görüşleri
bulunmaktadır. Nazzâm (231/845) dışındaki
Mu’tezilî usulcüler, bu gibi haberlerin zannî
bilgi ifade ettiği, bundan dolayı da akâid konularında
delil olamayacağı görüşündedirler.
Usul
kitaplarında âhâd haberle ilgili tartışmaların
özünü bu kabil haberlerin bilgi ve amel bakımından
ifade ettiği değer oluşturmaktadır. Usulcülerin
çoğu “haber-i vâhid kesin bilgi ifade etmez”
diyerek âhâd haberin bilgi kaynağı olmadığı görüşündedir.
Âhâd haberin kesin bilgi gerektirmemesinin anlamı,
haberin yalan olmasının veya haber hususunda vehme düşülmüş
bulunmasının ihtimal dahilinde oluşudur. Bunun yanında
usulcüler, “âhâd haber bilgi gerektirmez, amel
gerektirir” diyerek âhâd haberin geçerli olduğu
alanı ortaya koymuşlardır. Özellikle Hanefî usulcüler
âhâd haberi, bilgi gerektirmediği halde amel
gerektiren hüccetlerin başında saymış ve âhâd
haberin amelle ilişkisi konusunda şöyle demişlerdir:
“Haber-i vâhid bilgi değil amel hakkında
muteberdir; çünkü haber-i vâhid gâlip zan bilgisi
gerektirir ve gâlip zan bilgisi şer’î hükümlerde
amelin vacipliği için yeterlidir.”
Hz.
Peygamber’in fiilî uygulamalarını, sözlü
talimatlarını ve tasviplerini içeren sünnetin İslam
dininde önemli bir kaynak değeri bulunduğu
bilinmektedir. Bu uygulama ve talimatlar daha sonraki
nesillere rivayet yoluyla aktarılmaktadır. Nakil yönü
de dikkate alınarak sünnet yerine kaynaklarda zaman
zaman daha kapsamlı bir ifade olan haber
terimi kullanılmaktadır.
Yapısı bakımından kavlî, fiilî ve takrirî
gibi kısımlara ayrılan sünnet, Hz. Peygamber’den
rivayeti yani bize ulaştırılış şekli bakımından
mütevâtir, meşhûr ve âhâd
şeklinde üçlü bir taksime tâbi tutulmuştur. Bu
taksim Hanefî usulcülere aittir. Hanefîlerin dışındaki
usulcülere göre ise rivayet edilişi bakımından sünnetin,
biri âhâd diğeri de mütevâtir olmak
üzere başlıca iki kısmı vardır.
Usulcülerin
genel tanımına göre âhâd haber, gerek Hz.
Peygamber’den rivayet eden râvîlerinin, gerekse
sonraki tabakadaki râvîlerinin sayısı, tevâtür
sayısının altında bulunan,
şeklen ve mânen şüphe taşıyan bir bağlantı ile
Hz. Peygamber’e ulaşan haberdir.
Usulcüler
mütevâtir haberin tanımı ve şartları gibi
hususlarda farklı görüşler ileri sürmüşlerse
de, delil olması konusunda ittifak sağlamışlardır.
Ancak âhâd haber için aynı şeyleri
söylemek mümkün değildir. Zira usulcüler âhâd
haberin tanımı, şartları ve delil olup olmadığı
hususunda önemli mesai harcamış ve farklı görüşler
ileri sürmüşlerdir.
Mu’tezilî usulcüler de usule dair yazdıkları
eserlerde âhâd haber konusunu ele almışlardır.
Bunlar içerisinde Mu’tezilî usulcü Ebu’l-Hüseyn
el-Basrî’nin (436/1044) eserinde âhâd habere
verdiği geniş yer dikkat çekicidir. Çağdaşı
Hanefî usulcü Ebû Zeyd ed-Debûsî’nin (430/1039)
Takvîmu’l-edille adlı eserinde âhâd
habere verdiği yer ile el-Basrî’nin ayırdığı
yer mukayese edildiğinde durum daha iyi anlaşılabilir.
Mu’tezilî usulcüleri içerisinde konuya en geniş
yer veren müellif olması dolayısıyla biz bu
makalede, Mu’tezilî usulcü Ebu’l-Hüseyn el-Basrî’nin
yazdıklarından hareketle Mu’tezile’nin âhâd
habere bakışlarını, âhâd haberle ilgili olarak
tartışılan temel konulara yaklaşımını tespit
etmeye çalışacağız. Çünkü onun yazdıkları
sadece kendi görüşleri olmayıp çoğu kez o,
mezhebinin görüşlerini aktarmaktadır.
Bu
konuyu el-Basrî’nin eseri çerçevesinde ele almamızın
bir diğer sebebi de şudur: Hanefî fakih Alâuddîn
es-Semerkandî (539/1144), fıkıh usulü alanında
yazılan eserlerin çoğunun Mu’tezile’ye ait olduğunu
söylemektedir.
Ancak elde mevcut Mu’tezilî fıkıh usulü eserleri
sınırlıdır. Bunlar içerisinde Kâdî
Abdulcebbâr’ın (415/1025) el-Umed ve
eş-Şer’iyyât adlı eserleri ile Ebu’l-Hüseyn
el-Basrî’nin Şerhu’l-umed ve el-Mu’temed
adlı eserleri, baskıları olan ve ulaşabildiğimiz
eserlerdir. Bunlar içerisinde, usul-i fıkhın diğer
konularını olduğu gibi, âhâd haber konusunu da
sistematik ve geniş olarak kapsayan sadece el-Basrî’nin
el-Mu’temed’idir. Kâdî
Abdulcebbâr el-Umed’inde sınırlı
birkaç konuyu ele almış, genel olarak sünnete, özel
olarak da âhâd habere hiç yer vermemiştir. Bu müellif,
eş-Şer’iyyât adlı eserinde fıkıh usulünün
diğer konuları yanında âhâd habere de yer vermiştir.
Ancak bu bilgiler eserin son bölümünde kısaca yer
almış, el yazması nüshada okunamayan pek çok yer
âhâd haber konusuna denk gelmiştir. Bu sebeple
eseri baskıya hazırlayanlar, okuyamadıkları
yerleri boş bırakmış, bu da cümleler arasında önemli
kopukluklar meydana getirmiş ve derli toplu bilgi
elde edilmesini imkânsız hale getirmiştir.
Bütün bu sebeplerden ötürü, Mu’tezilî usulcülerin
âhâd haberler konusuna yaklaşımını öğrenebilmek
için geriye sadece el-Mu’temed kalmaktadır.
Biz de mezkûr konuyu el-Mu’temed’in ilgili
bölümünü esas alarak hazırlamak durumunda kaldık.
Konu çok uzun olup, makale sınırlarını aşacağından
ana hatlarıyla ele almaya ve âhâd haberle ilgili
tartışmalı hususlara yer vermeye gayret ettik.
Dolayısıyla bu makalenin, bütünüyle âhâd haber
konusunu ele almasa da, en azından Mu’tezile’nin
en güçlü usulcülerinden birini ve eserini tanımaya
bir katkı sağlayacağı düşüncesindeyiz.
|