|
MU’TEZİLE KELÂM OKULUNUN OLUŞUM VE GELİŞİM SÜRECİ
Cağfer KARADAŞ
Hz. Peygamber, bulunduğu bölgedeki insanları
yeterince aydınlattığından onun döneminde farklı
bir arayışa ihtiyaç duyulmadığı gibi, sahabe
arasında da sistematik bir anlama ve arayış
faaliyeti görülmemektedir. Ancak İslâm sınırlarının
genişlemesinin, toplum içerisindeki kültürel ve
etnik farklılıkların artmasının yeni bir
‘yorum’ ihtiyacını kaçınılmaz kıldığı da
bir gerçektir. Kur’an’ın iki kapak arasında
toplanmasını ve çoğaltılmasını bu ihtiyacın
sonucu olarak değerlendirmek mümkündür. Hz. Ömer
döneminden itibaren yeni kurulan şehirlere
‘muallim’ sıfatıyla bazı sahâbîlerin gönderilmesi
yine aynı ihtiyaçtandır. Bu ihtiyaca cevap vermenin
gerektiğine inanan Müslümanlar, H. I. asrın sonu
ile II. asrın başında doğal olarak birtakım çalışmalar
yürütmüşler, diğer bir deyişle, bölgelerinde
oluşmuş problemlere çözüm arayışı içerisinde
olmuşlardır. Bu çaba ve arayışlar kimi zaman
bireysel plânda kalırken kimi zaman grup çalışmaları
şeklinde gerçekleşmiştir. Bu grup çalışmaları
İslâm coğrafyasında belli fikirler etrafında düşünce
oluşumlarına vesile olmuş ve sistematik düşünme
ve bilimsel faaliyetler boy göstermiştir. Böylelikle
düşünce okulları oluşmaya ve bu okulların ortaya
koyduğu sistematik düşüncenin ürünü olarak bağımsız
yeni bilim dalları meydana gelmeye başlamıştır.
İşte kelâm ilmi de, bu ihtiyacı karşılamanın
gerekliliğine inanarak bir araya gelmiş ve aynı amaç
doğrultusunda hareket eden insanlar topluluğu olan
Mu’tezile mensuplarının düşüncelerinin belli
bir forma dökülmesiyle ortaya çıkmış; inanç
dahiline giren bütün problemlerle ilgilenen bir
bilim dalı olarak teşekkül etmiştir. Buraya kadar
verilen bilgelerden hareketle kelâm ilminin ortaya çıkışı
ile Mu’tezile’nin mezhep (kelâm okulu) olarak
tezahür edişini birlikte düşünmek gerekir. Diğer
bir ifade ile naslara yaklaşımları ve yorumları
ile kelâm ilminin doğuşuna önayak olan Mu’tezile
âlimleri, aynı zamanda ortaya koydukları bu fikrin
etrafında buluşmaları ve ona olan mensubiyetleri
ile de bir mezhebin doğuşuna önderlik etmişlerdir.
Bu anlamda Mu’tezile kelâm okulunu (mezhep), İslâm
tarihinde ortaya çıkmış ilk fikrî oluşum olarak
değerlendirmek mümkündür. Her ne kadar Hasan el-Basrî
(ö. 110/728) gibi önde gelen düşünce adamlarının
oluşturdukları ders halkaları bir ‘okul’ olarak
değerlendirilebilirse de, bunun kendi adlarına
nispet edilerek devam eden bir oluşum olmaması ve öğrencileri
arasında bir yeknesaklık bulunmaması dolayısıyla
bu mümkün görünmemektedir. Zira onun meclisinde,
Mu’tezile’nin teşekkülüne vesile olan Vâsıl
b. Atâ (ö. 131/748) ve Amr b. Ubeyd el-Basrî (ö.
144/761) gibi kişilerin yanı sıra Katâde (ö.
117/735) gibi hadiste iştihar etmiş kişiler de
bulunabilmektedir.
Aynı şey Ebû Hanîfe (ö. 150/767) için de söz
konusudur. Onun meclisinde de, Bişr b. Gıyâs el-Merîsî
(ö. 218/833) gibi kelâmî eğilimli kişilerin yanı
sıra Ebû Yûsuf (ö. 182/798) gibi kelâm düşüncesine
sert muhalefet gösteren kişiler de
bulunabilmektedir. Hasan el-Basrî’den farklı
olarak Ebû Hanîfe’nin adına ‘Hanefîlik’ ismi
altında teşekkül eden fıkıh mezhebinin itikâdî
yönünün de bulunması, bu mezhebin Mu’tezile
benzeri bir fikrî oluşum olarak değerlendirmesi için
yeterli değildir.
Çünkü Ebû Hanîfe, kendisine nispet edilen
itikatla ilgili eserleri bakımından değerlendirildiğinde,
düşüncesinin genel hatları itibarıyla selef çizgisinde
olduğu görülür.
Mezhep içinde etkili öğrencisi Ebû Yûsuf’un kelâm
ilmine muhalefetinin de, öncülüğünü yaptığı
mektebin temsil ettiği selef tonunun koyulaşmasına
katkıda bulunduğu söylenebilir. H. III. yüzyılın
ikinci yarısı ve IV. yüzyılın birinci çeyreğinde
yaşamış ve mezhebin itikadını derlemiş olan Tahâvî’nin
(ö. 321/933) ‘selef’ çizgisindeki Akîde’sini
Ebû Hanîfe ile öğrencileri Ebû Yûsuf ve Muhammed
eş-Şeybânî’ye dayandırması bunun bir göstergesi
olarak değerlendirilebilir.
Öte yandan Ebû Hanîfe’nin görüş ve yaklaşımlarının
kelâmî forma dökülmesi ancak Mâverâünnehir
Hanefî âlimlerinden Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ö.
333/944) ile mümkün olabilmiştir.
İslâm
coğrafyasında teşekkül eden erken dönem itikadî
ve siyasî oluşumlar incelendiğinde, neredeyse tamamının
Irak bölgesinde ortaya çıktığı görülür. Bu
da, o bölgede yeni oluşumlara ihtiyaç duyulduğunu
veya bölgenin şartlarının bu oluşumlara zemin oluşturduğunu
gösterir. Bu durumda hem Mu’tezile düşüncesinin
oluşumunu hem de bu düşüncenin bir ürünü olan
kelâm ilminin meydana gelişini bölge şartlarına
bağlamak yanlış olmasa gerektir. Zira bu bölgeye
gelen ve değişik şartlarla karşılaşan Müslümanların
bu şartlar doğrultusunda davranma, tedbir alma veya
bölgeye uygun yaşama tarzı oluşturma zorunluluğu
hissetmiş oldukları gelişmelerden anlaşılmaktadır.
Bu şartların oluşmasında bölge kültürünün
etkin rol oynaması doğal bir gelişmedir. Zira bölge
kültürü, bölgenin sosyal, siyasal ve dinî
zeminini oluşturmaktadır. Bizanslıların Hıristiyanlığı
ve İranlıların ise düalist dinleri bir nevi
devletin resmî ideolojisi olarak benimsemelerini
hesaba katarsak, dinin anılan dönemde üst
belirleyici bir kültür unsuru olduğu gerçeği ile
karşılaşırız. Bu da bizi, dönemin sosyal ve
siyasal yapısının büyük ölçüde dinlere
endeksli bulunduğu gerçeğine götürür. Bu mülâhazaların
ışığı altında, Mu’tezile’nin de içinde yer
aldığı ilk dönem İslâm düşüncesindeki gelişmelerin
anlaşılmasının, büyük ölçüde bölgede varlık
gösteren dinlerin tanınmasına bağlı olduğu açıktır.
|