|
İSLAM HUKUKUNUN ÇATIŞMA VE GERİLİM ALANLARINDAN BİRİ OLARAK VAHİY VE AKIL
Noel J. COULSON - Çeviren: Ferhat KOCA
İslâm hukuku birbirine alternatif bir şekilde, ilâhî
bir hukuk ve hukukçuların hukuku olarak tasvir
edilmiştir. Görünüşte birbirine zıt olan bu
tasvirler, sistemdeki ilâhî vahiy ile hukukçuların
beşerî aklı arasında var olan temel gerilimi
ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, bu ilk derste,
benim araştırma konum, İslâm hukukunun üslûbu üzerinde
bu açık iki unsur tarafından oynanan hususî
rollerle ilgili olacaktır ve bu noktada, Orta Çağ dönemlerinden
kalma geleneksel veya klâsik hukuk usulünün ötesinde
araştırma yapmayacağım.
İslâm
hukukunu meydana getiren özel ve kamusal davranışlarla
ilgili kapsamlı sistem, Şerîat adıyla
bilinmektedir. İslâm hukukçusunun amacı Şerîat’ı
anlamaya (fıkh)
ulaşmaktır. Bu sebeple, onun birinci görevi, böyle
bir anlamayı kendilerinden çıkarabilmek için genel
ilke ve kaynakları (usûl)
formüle etmek olmuştur. Sonuç olarak, İslâm hukuk
teorisi, Usûlü’l-fıkh, veya “anlamanın kaynakları” adıyla
bilinmektedir.
Açıkçası,
bu anlamanın ilk kaynağı, İslâm’ın ilâhî
vahiy olarak neyi kabul ettiği konusuna kadar
uzayacaktır. Sünnî İslâm inancında ilâhî
vahiy, Allah tarafından, seçtiği aracı Peygamber
Muhammed’e, muhafazasına kefil olunarak verilen
vahiyler şeklinde kesin bir biçimde tanımlanmıştır.
Bu vahiyler iki biçimde ortaya çıkarlar: Birincisi,
Müslüman için bizzat Allah’ın sözü olan Kur’ân
metninde; ikincisi, İslâm toplumunun yöneticisi
olarak, Peygamber’in fiil ve kararlarında. Kur’ân’a
ilâve bu örnekler, toplu bir şekilde Peygamber’in
uygulaması veya sünnet
olarak bilinmektedir.
Fakat,
Kur’ân ve sünnet
birlikte, hiçbir anlamda kapsamlı bir hukuk sistemi
(kodu) meydana getirmezler. Onların ihtiva ettiği
hukukî malzeme, geniş bir çeşitliliğe sahip olan
muhtelif konular içerisine dağılmış belirli
meselelerle ilgili parça parça hükümlerin bir
mecmuasından ibarettir. Bu malzeme, büyük bir hukuk
mecmuasını temsil etmekten uzak olup, sadece bir
hukuk sisteminin çıplak iskeletini meydana getirir.
İslâm’ın
ilk 150 yılı, problemlerin ilâhî vahiy tarafından
hususî bir şekilde düzenlenmemiş olan çözümleri
konusunda, hukukî aklın tam bir serbest hürriyet içerisinde
bulunduğu bir dönem olarak nitelenmiştir. Kur’ân
ve sünnet
tarafından tespit edilen bu tür hukuk kuralları,
sadece yaşayan örf-âdet hukukunda belli bir amaçla
(ad hoc) yapılan değişiklikler olarak değerlendirilmiştir.
Bu yaşayan hukuk, özel bazı konularda açıkça ilâhî
vahyin emirleri tarafından değiştirilmedikçe,
kabul edilmiş standart davranış olarak kalmaya
devam etmiştir. Yeni şartlar yeni problemler doğurduğu
zaman, bunlar basit bir şekilde, bireysel yargıca
veya ilgili hukukçuya en uygun çözüm olarak gözüken
şeye göre cevaplandırılmışlardır. Hukukçu, re’y
olarak bilinen, kendi şahsî görüşünü açıklarken,
konuyla ilgili gördüğü herhangi bir faktörü
hesaba katıp katmama konusunda serbest idi. Kısacası,
bu ilk günlerde, hukuk açıkça iki temele sahip
bulunuyordu. O, ilâhî emir ve beşerî hüküm olmak
üzere, iki ayrı alanın bir bileşkesi idi.
Fakat
bu pratik tavır, çok geçmeden gittikçe artan
teolojik ve felsefî araştırmaların kurbanı oldu.
İmanlarının özünü açıklamak için derin düşüncelere
girişen bilginler arasından, insan davranışlarının
her veçhesinin zorunlu olarak ilâhî irade tarafından
düzenlenmiş olması gerektiği prensibi üzerinde görüşünü
belli eden bir grup ortaya çıktı. Onların hukuk
felsefesine göre, Allah’ın hukukî hakimiyeti her
şeyi kapsıyordu. Herhangi bir hukukî kural formüle
etmek için insan aklına izin vermek -onun kabul
edilmiş olan örf-âdete dayalı bir hukuk kuralının
devamı veya yeni bir problem hakkındaki hukuksal
nazariye olup olmadığına bakılmaksızın-
bid’ata eşit bir davranıştı. İslâmî
teolojinin dilinde, o, “Allah’a ortak koşmak”tı
ve Yaratıcı’nın ilim ve kudreti konusundaki temel
doktrine aykırı hareket etmekti.
Her
hukuk kuralının Kur’ân’dan ve hadis diye bilinen rivayetlerde kaydedilmiş olan Peygamber’in
tatbikatından çıkarılması gerektiğine inanan bu
grup, hukukun hazırlanmasında beşer aklını hür
bir şekilde kullanmanın meşru ve gerekli olduğunu
savunan “re’y
taraftarları”na (Ehlü’r-re’y)
karşı olarak, “hadis
taraftarları” (Ehlü’l-hadîs)
adıyla meşhur olmuşlardır. İki grup arasındaki
çatlak, sekizinci yüzyılda, İslâm hukuk usulünün
oluşumu sürecindeki ilk temel prensip ihtilâfı
konusunda katılaştı ve hukukta ilâhî ve beşerî
unsur arasındaki gerilim bu çatlağın tipik bir örneği
oldu.
Bu
ihtilâfta uzlaşma formülü, dokuzuncu yüzyılın
ilk yıllarında, hukukçu Şâfiî tarafından,
kendisine “İslâm hukuk usulünün babası” sıfatını
kazandıran bir başarıyla, icat edilmiştir. Bir
taraftan Şâfiî, hadis
adıyla kaydedilmiş olan, ilâhî vahiyle ilham
edilmiş Peygamber’in sünneti
prensibinin ardında samimi olarak durdu. Diğer
taraftan o, ilâhî vahiy tarafından açıkça veya
hususî olarak düzenlenmemiş durumlar hakkında
hukuk kuralları koymak için beşer aklının
gerekliliğini kabul etti. Fakat o, bu aklın re’y
formunda olmaması gerektiğini ileri sürmüştür.
Akıl, amaçladığı veya hedeflediği şeyde başarıya
ulaşmak için, ferdî bir hukukçunun hoşa giden düşüncesini,
ilâhî iradeden bağımsız bir hukuk kaynağı
olarak çalıştırmamalıdır. Beşer davranışının
nihâî amaçları ve gayeleri, Allah tarafından
ortaya konulmuştur ve onlar, beşer aklı böyle
olmaları gerektiğini tespit ettiği için değil,
fakat sadece Allah böyle emrettiği için
istenilirler ve haktırlar. Bu nedenle, ilâhî
vahiyle kurulmuş prensipler karşısında, beşer aklının
rolü bütünüyle ikinci derecede olmalıdır. Onun
fonksiyonu sadece ilâhî vahyin düzenlemiş olduğu
benzer veya paralel durumlardan çıkarılan
prensiplere müracaat ederek yeni durumları düzenlemektir.
Bu süreç, analojiyle akıl yürütme veya kıyas
olarak bilinmektedir. Sürecin hareket noktasını, ilâhî
iradenin kabul edilmiş bir bildirisinin (vahiy) oluşturması
gerektiğinden beri, beşer aklı ilâhî hukukun gerçekleştirilmesi
ve geliştirilmesinde koşum takımı olmuş ve ilâhî
vahiyden bağımsız olarak işletilmemiştir.
Şâfiî’nin
tezi İslâm hukuk teorisinin klâsik açıklamasının
temeli haline gelmiştir. Daha ileride onuncu yüzyıldan
itibaren, bir hukuk kuralının Kur’ân veya sünnetten
veya onlardan kıyasî tümdengelim (dedüksiyon)
metoduyla çıkarılması gerektiğine dair hukukî
konsensüs (icmâ) meydana geldi. Fakat bir dipnot
olarak belirtilmelidir ki, klâsik hukuk teorisi bazı
durumlarda katı kıyasî akıl yürütmenin
adaletsizliğe yol açabileceğini ve bu sebeple de akıl
yürütmenin daha serbest bir formunu kullanmaya izin
verilmesi gerektiğini kabul etmiştir. Bunun
eskilerin re’y olarak söyledikleriyle çok yakın ilişkisi olmasına rağmen,
şimdi o daha karmaşık terminoloji içerisine
giydirilmiş ve ona istihsân
(en âdil çözümü aramak) veya istislâh
(kamu yararı için en iyi çözümü aramak) adı
verilmiştir. Ancak, o bundan böyle, teoride, beşer
aklına bağımsız bir rol vermek olarak değerlendirilmemiştir.
“Hakkaniyet” ve “kamu yararı”, şimdi Kur’ân
veya sünnette
çok özel bir delilin bulunmadığı hallerde kullanılmak
üzere, Allah’ın amaçları (makâsıd-ı Şâri’)
olarak, hukuk usulü (kaynağı) görevine sahip görülmekteydi.
Bu sebeple, sonuç olarak, klâsik hukuk teorisi,
kapsamlı ve Allah’ın emirlerinin ön düzenleyici
sistemi olarak hukuk kavramının mükemmelliğini
ifade etmektedir.
Şu
an ilâhî vahiy ve beşer aklının karşılıklı
etkileşimini resmederek, genel çerçevesini çizdiğim
çeşitli hukuk prensipleri ve aklı kullanma metotlarının
çalışması konusunda, yüzeysel bir şekilde pek çok
probleme değinmek yerine, bir tek probleme
derinlemesine dikkat çekmek istiyorum. Seçilen
problem, bir miras meselesidir ve bu konu özellikle
iki sebepten dolayı seçilmiştir.
Birincisi,
İslâm hukukunda verasetten daha belirgin bir şekilde
bireysel özelliklere sahip herhangi bir konu
bulunmamaktadır. Çeşitli hukukî varislerin özellikleri
ile birlikte çok titiz bir kesinlik tespit edilmiştir
ve onların belirlenmiş haklarının miktarı,
genellikle İslâm hukukçuları tarafından hukukî
başarının zirvesi ve bütün hukuk sisteminin bir göstergesi
olarak değerlendirilmiştir. Peygamber’in meşhur
bir vecizesine göre, miras hukuku “bütün
yararlı insan bilgisinin toplamının yarısını”
teşkil eder. Bazıları, konuyu kompleks bir hukuk
labirenti şeklinde değerlendirebilir fakat her şeye
rağmen o, İslâm hukuk düşüncesinin ruhunun en
tipik bir açıklaması olarak devam etmektedir.
İkinci
olarak, miras hukuku, İslâm aile hukukunun çok önemli
ve tamamlayıcı bir parçasını meydana getirir ve
bir anlamda onun odak noktasını teşkil ettiği söylenebilir;
öncelikler sistemi ve niceliksel değer, aile bağları
ve sorumlulukları şemasında yer alan akrabalık
konumundan kaynaklanan birer akraba isme dayanır.
Miras hakları, ölen merhumun yaşadığı sırada
kendisine borçlu olunan görevler sebebiyledir. Bu
nedenle sistem İslâm’ın sosyal değerler
konseptini ve aile grubunun yapısını yansıtır.
Seçmiş
olduğum miras konusundaki hususî problem,
vasiyetname bırakmadan ölen ve kocası, annesi, baba
tarafından dedesi, ana-bababir erkek kardeşi ve
anabir iki erkek kardeşi bulunan bir Müslüman kadının
durumudur. Onun malı bu yaşayan akrabaları arasında
nasıl paylaşılacaktır?
İlk
açıklama olarak birkaç konuya işaret edelim.
Birincisi, kabul etmeliyiz ki, mirasla ilgili bütün
başlangıç niteliğindeki olaylar karara bağlanmıştır
ve böylece geride yalnızca malın yaşayan akrabalar
arasında dağıtılması sorunu kalır. Biz menkul ve
gayri menkul mal, eşya ve hakikî mülk arasındaki
herhangi bir ayırımla ilgili değiliz. Bu safhada
miras tek bir varlık olarak değerlendirilmiştir ve
orada tek problem, her akrabanın hakkını,
niceliksel değerin kesirli bir hissesi açısından
tespit etmektir.
|