|
MU’TEZİLE’NİN FIKIH USÛLÜNDEKİ YERİ VE ETKİSİ
Yüksel MACİT
Mu’tezile
denince daha çok itikadî ve kelâmî bir mezhep hatıra
gelir, ancak onlar fıkıh ve fıkıh usûlü ile de
ilgilenmişlerdir; bu alanda görüşleri ve eserleri
vardır. Fürû’ fıkıhla ilgili eserleri günümüze
gelmese de, fıkıh usûlü alanında bazı eserleri günümüze
ulaşmıştır ve matbu olarak mevcuttur. Mu’tezile,
felsefî bakış açısına sahip olmalarının
etkisiyle fıkıh usûlü ilmiyle daha fazla meşgul
olmuşlardır. Bilindiği üzere felsefe, ilkelerin
ilmidir, usûl de ilkeler cümlesindendir.
Mu’tezile’nin
fıkıh usûlü ile ilgili eserleri yeterince
incelenip tanınmadığından, “Mu’tezile’nin çoğunluğu
fıkıhta Hanefî’dir”
şeklinde bir iddia ortaya atılmış ve bu şifahî
olarak da yayılmıştır. Bu iddianın herhangi bir
tarihî kaynağı yoktur. Belki, ez-Zemahşerî (ö.
538/1143) gibi fıkıhta Hanefî, itikatta Mu’tezilî
birkaç âlimin olmasının verdiği izlenimle böyle
bir hükme varılmış olabilir. Son dönemlerinde
Mu’tezile baskı altında tutulunca bazı Mu’tezilîler
Hanefîlerin, birçoğu ise Zeydîlerin içine girmiştir.
Ancak Mu’tezile’yi temsil eden Basra ve Bağdat
Mu’tezilesi şeyhlerinin Hanefî mezhebiyle alâkaları
yoktur. Hatta onlardan bazıları Ehl-i re’ye karşı
eserler yazmıştır.
Kâdî Abdülcebbâr’ın (ö. 415/1025) da fıkıhta
Şâfiî olduğu iddia edilir.
Fakat Kâdî Abdülcebbâr başlangıçta usûlde Eş’arî,
fürû’da Şâfiî mezhebinden olmakla birlikte
sonra Mu’tezile’ye geçmiştir. Bu hususta İbnü’l-Murtazâ
(ö. 840/1437) şöyle der: “Kâdî Abdülcebbâr başlangıçta
usûlde Eş’arî, fürû’da Şâfiî
mezhebindendi, ulema meclisine girince düşündü,
tartıştı, hakkı tanıdı, ona boyun eğdi ve Ebû
İshak b. Ayyâş’a vardı, bir müddet onun yanında
kaldı, akranlarına üstün geldi, zamanının
birinci adamı oldu.”
Bu tespitte Kâdî Abdülcebbâr’ın
Mu’tezile’ye geçişi biraz üstü kapalı ifade
edilse de, Kâdî Abdülcebbâr’ın eş-Şer’iyyât
’ı (el-Muğnî XVII) incelendiğinde
onun Şâfiîlikte kalmadığı görülür, çünkü Kâdî
Abdülcebbâr, eş-Şâfiî (ö. 204/819) ve onun ashâbından
sıradan bir üslûpla görüş nakleder, onları
savunmaz, onları tenkit eder; kendisi Hanefîler
gibi, Kur’an’ın sünnet ile nesh edilebileceği görüşünde
olmakla birlikte, Şâfiî’nin aksi görüşte olduğunu
ve daha sonra gelen Şâfiîlerin, Şâfiî’nin bu görüşünü
nasıl tevil ettiklerini kaydeder.
Şâfiîlerin kıyası ispat tarzlarını beğenmez.
Kâdî Abdülcebbâr’ın bazı görüşleri Şâfiîlere
değil, Hanefîlere yakındır; Kâdî Abdülcebbâr’ın
tahsis ve nesh anlayışı büyük ölçüde Hanefîlerin
görüşüyle örtüşür
ve İbnü’l-Murtazâ’nın naklettiğine göre Kâdî
Abdülcebbâr, Hanefî Ebû Abdullah’tan (ö.
369/979) fıkıh öğrenmek istemiştir.
Kâdî Abdülcebbâr, eş-Şer’iyyât ’ta,
“Şeyhimiz” dediği Ebû Abdullah’tan çok görüş
naklettiğine ve bazılarına katıldığına göre,
ondan Hanefî fıkhını öğrenmiş ve etkilenmiş
olabilir. Bununla birlikte Kâdî Abdülcebbâr, Hanefî
mezhebine de tâbi değildir; eş-Şer’iyyât ’ta,
“Şeyhlerimiz beyan etmiştir” diyerek
Mu’tezile’den çok görüş nakleder.
Yine “Şeyhimiz” dediği Ebû Ali el-Cübbâî (ö.
303/915) ve Ebû Hâşim el-Cübbâî’ye (ö.
321/933) sıkça atıfta bulunur ve onların birçok görüşüne
katılır.
Diğer
taraftan Kâdî Abdülcebbâr, Mu’tezile’nin ortak
görüşü olan husun-kubuh anlayışının bir yansıması
olarak teklifi, aklî teklif ve şer’î teklif diye
iki kısma ayırır.
Bu cümleden olarak aklî hüküm ve şer’î hüküm
ayırımı yapar; akıl ile bilinen hükümleri şer’e
izafe etmeye gerek yok, şer’ ile bilenen hükümler
şer’e izafe edilir der ve şer’in (şeriat) alanını
akılla bilinmeyen alan olarak sınırlar.
Bu durum diğer mezheplerin fıkıh usûllerinde
yoktur. Mu’tezile’nin fıkıh usûlü anlayışını
diğerlerinden ayıran en önemli özelliklerden biri
budur. Kâdî Abdülcebbâr ve Mu’tezilî talebesi
Ebü’l-Huseyn el-Basrî (ö. 436/1044), hemen hemen
bütün fıkıh usûlü konularını hasen ve kabih (güzel
ve çirkin) kavramlarıyla bağlantılı olarak işlerler.
Örneğin, kıyas ile teabbüd (amel) kabih değildir,
derler.
Hanefî hukukçusu es-Serahsî (ö. 490/1097),
Mu’tezile fıkıh usûlünü ilgilendiren bir konuda
şöyle der: “Ashâbımızdan bazısı iddia etti
ki, şer’î illetlerde tahsis caizdir ve bu selefin
yoluna ve Ehl-i sünnet mezhebine aykırı değildir.
Bu görüşü söyleyen hatalıdır. Selefimizin görüşlerinden
memnun olan kimselerin mezhebine göre şer’î
illetlerde tahsis caiz değildir; ona caiz diyen
kimse, Ehl-i sünnete muhaliftir, usûllerinde
Mu’tezile’nin görüşlerine meyyaldir.”
Bunlar
Mu’tezile’nin bir fıkıh usûlü anlayışı olduğunu
gösterir. Usûl fürû’a da yansır. Bu hususu ve
geçen aksi iddiayı başka çalışmalarımızda ayrıntılı
olarak ele almıştık,
ancak yeni bazı çalışmalarda da yaygın söylemin
etkisiyle, “Mu’tezilîler genelde fıkıhta Hanefî
oldukları halde o (Kâdî Abdülcebbâr) Şâfiî’dir”
dendiğinden, bu hususu tekrar hatırlattık.
Mu’tezile hakkında çalışmalar çoğaldıkça, bu
mezhep, bütün yönleriyle ortaya çıkacaktır. Bazı
şeyler zamanla anlaşılır. Bu makalede
Mu’tezile’nin genel fıkıh usûlü ilmindeki
yerini ve etkilerini tespit etmeye çalışacağız. Fıkıh
usûlünde mezheplerin farklı anlayışları olsa da
ortak noktaları da çoktur. Bu bakımdan genel bir fıkıh
usûlü ilminden söz edilebilir. Bütünü oluşturan
parçaların birbirine etkisi de bütüne döner. Bu
nedenle Mu’tezile’nin Şîa ve Ehl-i sünnetten meşhur
bazı fıkıh usûlcüleri üzerinde etkisini
mukayeseli olarak ele alacağız.
|