|
KÂDÎ ABDÜLCEBBÂR’A GÖRE DİLSEL DELÂLET
M. Emin MAŞALI
İslam düşüncesi, vahiy ürünü olan dinî
metinler etrafında şekillenmiş, bu düşüncenin
farklı veçhelerini oluşturan muhtelif disiplinler
de söz konusu metinlere dayalı olarak varlık kazanmış,
gelişim sergilemiş ve onlar çevresinde örülmüşlerdir.
Bu anlamda vahiy, İslam düşüncesi içinde yer alan
bütün disiplinlerin temel yapı taşı olmuştur.
Dolayısıyla dinî metinler gerek İslam
medeniyetinin gerekse bu medeniyetin içeriğini oluşturan
ilimlerin varlık sebebidir, hatta bu anlamda İslam
medeniyetini bir ‘metin medeniyeti’ olarak tanımlamak
da mümkündür.
Lâkin her bir disiplin, oluşumunu sağladığı
tarihsel şartlar ve ilişkiler çerçevesinde, söz
konusu metinlerden hareketle kendine özgü farklı düşünsel
ve yöntemsel bir yaklaşım sergilemiştir. Bu
anlamda kimisi diğer kültürlerle en ufak bir ilişki
söz konusu olmaksızın –en azından ortaya çıkışı
itibarıyla- salt İslam toplumunun iç dinamikleri
tarafından üretilmiş, dolayısıyla dahilî bir
isteğe cevap olmuş iken kimisi de dinî metinleri,
farklı kültür ve medeniyetlerle etkileşimin
sonucunda, bu medeniyetlerin kavram ve telâkkileri çerçevesinde
anlamlandırmaya çalışmıştır.
Disiplinler arasında söz konusu olan bu farklılıklar,
benzer şekilde, her bir disiplin dahilinde de gerçekleşmiş
ve dolayısıyla tek bir disiplin içinde farklı düşünsel
ve metodik yaklaşım tarzları ortaya çıkmıştır.
Bu çerçevede İslam düşüncesinin taşıyıcıları
konumundaki düşünürler de vahyin belli bir
disiplin dahilinde ve muayyen bir yaklaşım biçimi
şeklinde görünüm kazanmasını sağlayan araç görevini
ifa etmişlerdir. Diğer bir ifade ile onlar, dinî
metinlerin bir ‘düşünce’ye dönüşümünün
aracıları olmuşlardır. Ancak düşünürlerin,
metni ele aldıkları epistemolojik perspektifin farklı
oluşu, onların, bu metne dayalı olarak ortaya
koydukları düşüncenin de farklı olması sonucunu
tevlit etmiştir. Bu sebeple dinî metinler karşısında
gerek disiplinler arası gerekse disiplin içi farklılıkların
kaynağı, söz konusu dinî metni ele alan disiplinin
karakteri ile bu metnin ele alındığı epistemolojik
perspektif olmaktadır. Zira her bir disiplin farklı
bir epistemolojik alanı ifade eder, bu ise metnin
belli bir anlama dönüştürülmesinin, yani
yorumlanması etkinliğinin hem hedefini hem de yöntemini
belirler. Keza düşünürler de metni, sahip oldukları
epistemolojik perspektife göre ele almakta, diğer
bir ifade ile onlar, kendi epistemolojik
perspektiflerini dillendirmede metne araçsal bir rol
yüklemektedirler.
Mütefekkirler bir taraftan dinî metinlerin bu şekilde
bir takım düşüncelere tahavvül etmesine aracılık
yaparken diğer taraftan bu teorik dönüşümün
metodik temellerini de vazetmişler, böylelikle de
gerçekleştirdikleri dönüştürme etkinliğini
nesnel bir temele dayandırmaya çalışmışlardır.
Bu bağlamda, ortaya konan düşüncenin temel dayanağının
dinî metinler olması, onları, bir metnin delâletinin
nasıl gerçekleştiğinin teorik çerçevesini
belirlemeye yani dilsel delâleti tanımlamaya sevk
etmiştir ki bu da belli bir düşünürün düşünce
biçiminin kapsamlı ve yetkin bir tanımının yapılması
için onun te’vil anlayışının tespiti gerektiğini
göstermektedir.
Bu
yazı çerçevesinde biz de mezhebinin sistematize
edilmesinde büyük katkıları bulunan sonraki dönem
Mu’tezile âlimlerinden Kâdî Abdülcebbâr el-Hemedânî’nin
(ö. 415/1025) dilsel delâlet teorisini ele almaya çalışacak,
bu teorinin, onun te’vil anlayışındaki araçsal
konumunun tespitine gayret edeceğiz.
|