|
MU’TEZİLE VE TEFSİR
Mustafa ÖZTÜRK
Bu makalenin yazılış maksadı, Mu’tezile’nin
Kur’an ve tefsir anlayışını ana hatlarıyla
ortaya koymaktan ibarettir. Gerçi, Sünnî müelliflerin
tefsir tarihi üzerine yazdıkları eserler dikkate alındığında
Mu’tezile hakkında böyle bir yazı yazmaya ihtiyaç
yok gibidir. Çünkü, Ehl-i sünnet mezhebinin tefsir
ve diğer dinî ilimlerdeki en sahih anlayış ve
yorumun yegâne temsilcisi olduğu fikrini empoze eden
bu eserlerdeki hâkim kanaate göre Mu’tezile, dinî
açıdan sağlam temellerden yoksun bir inanç
sistemini benimsemiş fırkalar anlamındaki “Ehl-i
bid‘at” kategorisinde yer alan heretik bir fırka
olarak Kur’an’ı kendi mezhebî kabullerine kurban
etmiştir!..
Acaba
işin aslı gerçekten öyle midir? İşte bu çalışmada,
bizzat Mu’tezilî müelliflere ait eserlerdeki bilgi
ve değerlendirmeler ışığında mezhebin Kur’an
ve yorum anlayışı ortaya konulacak ve bu sûretle Sünnî
muhitteki geleneksel Mu’tezile algısının
nesnellik değeri de büyük ölçüde tebarüz etmiş
olacaktır.
Bilindiği
gibi, Mu’tezile, kendi içinde küçük fırkalara bölünmüş
bir kelâm mektebidir. Temelde akıl ve serbest düşünceye
prim veren bir zihniyetin kurumsallaşmış formu olan
Mu’tezile’nin öteden beri çok çeşitli anlayış
ve eğilimlerin kendini ifade etme imkânı bulduğu
bir serbest kürsüyü anımsatır olması, herhangi
bir konuda “Mu’tezile’ye göre” demeyi
neredeyse imkânsız kılmaktadır. Sözgelimi,
Kur’an’ın i‘câzı konusunda birçok Mu’tezilî
âlim Sünnîlerle hemen hemen aynı görüşü paylaşırken
Nazzâm (ö. 221/835 [?]), Îsâ b. Sabîh el-Murdâr/el-Muzdâr
(ö. 226/841) ve hatta Vâsıl b. Atâ (ö. 131/748)
çok daha farklı bir noktada durmaktadır. İşte bu
durum, Mu’tezile hakkında görüş bildirmenin
riskine, dolayısıyla bu konuda son derece ihtiyatlı
olunması gerektiğine işaret etmektedir.
Buradaki
risk faktörünün farkında olarak kaleme alınan bu
makalede, özellikle mezhep içinde kendine ait yeni görüşlerden
çok eklektik yaklaşımıyla dikkat çeken Kâdî Abdülcebbâr’ın
(ö. 415/1025) bir nevi Mu’tezile ansiklopedisi hüviyetindeki
eserlerine başvurulmuştur. Kendisinden önceki
Mu’tezile ulemasının görüşlerini derleyip
bunları değerlendiren, içlerinden seçim yaparak
mezhebi sistematik hâle getiren Kâdî Abdülcebbâr’ın
bu çalışmaya esas teşkil eden eserlerinin başında,
el-Muğnî’nin özellikle Halku’l-Kur’ân
meselesine tahsis edilen VII. cildi gelmektedir. Yine
adı geçen âlimin, zâhirî mânâ cihetinden
Mu’tezile’nin beş esasına (Usûl-i Hamse) ters düşen
ayetleri müteşâbih kategorisinde değerlendirdiği Müteşâbihü’l-Kur’ân
adlı eseri de bu çalışmanın temel kaynakları
arasında yer almaktadır.
Çalışmada
kullanılan bir diğer önemli kaynak ise Kâdî Abdülcebbâr’a
veya onun Zeydî öğrencisi Kıvâmüddîn Mankdîm’e
(ö. 425/1033) ait olan Şerhu’l-‘Usûli’l-Hamse
adlı eserdir. Bütün bu eserlerin yanında, şu an
Kur’an’ın tüm ayetlerini içeren yegâne
Mu’tezilî tefsir olma özelliğini muhafaza eden
Zemahşerî’nin (ö. 538/1144) el-Keşşâf’ına
da yer yer müracaat edilmiş; ayrıca Mu’tezilî
tefsir ekolünün belki de en seçkin siması olan Ebû
Müslim el-İsfahânî’nin (ö. 322/934), Fahreddîn
er-Râzî (ö. 606/1209) tarafından nakledilen bazı
görüşlerine de münasebet düştükçe atıfta
bulunulmuştur.
1.
Tefsir Tarihinde Mu’tezile
Mu’tezile,
İslam tefsir tarihinde maalesef kayıp bir halkadır.
Bu halkanın kaybolmasındaki en büyük pay,
kanaatimizce Sünnî iradeye aittir. Çünkü İslam’ın
resmî tarihini yazan Sünnîlik, Mu’tezile’yi başından
beri heretik bir fırka olarak algılamakta ısrar
etmiş ve bu ideolojik ısrar, özellikle mezhepler
tarihi alanında eser veren Sünnî müellifleri,
Mu’tezile hakkında kimi zaman insaf sınırlarını
aşan birtakım değerlendirmeler yapmaya, hatta
kasten yanlış beyanlarda bulunmaya sevk etmiştir.
Mu’tezile’yi
tahkir, tezyif, hatta tekfir etmeyi adeta dinî bir
vecibe gibi gören Sünnî müelliflerin başında Abdülkâhir
el-Bağdâdî (ö. 429/1037) gelmektedir. Nitekim o,
İslam mezhepler tarihinin temel kaynaklarından biri
olarak kabul edilen el-Fark beyne’l-Fırak adlı
eserinde hak ve hakikat çizgisinden sapan bir güruh
olarak takdim ettiği Mu’tezile’yi yirmi iki fırkaya
ayırmış ve bu fırkalardan yirmisinin Ehl-i bid‘at
olduğunu, Hâbitiyye ve Himâriyye diye anılan iki fırkanın
ise küfre girdiğini söylemiştir.
Bir
dönem Bağdâdî’nin öğrencisi olan Eş’arî
kelâmcısı Ebü’l-Muzaffer el-İsferâyinî (ö.
471/1078) ise et-Tebsîr fi’d-Dîn adlı eserinde, hocası Bağdâdî’yi hatırlatır
bir şekilde Mu’tezile’nin genelde ittifak ettiği
görüşleri “rezillikler” nitelemesiyle özet
olarak aktardıktan sonra şunları söylemiştir:
“Bilmelisin ki onların rezilliklerinden aktarmış
olduğumuz bu bilgiler Mu’tezilî fırkaların tümü
için geçerli olan ve üzerinde ittifak edilen görüşleri
kapsamaktadır. Bundan sonra aktaracağımız rezil ve
utanç verici görüşler ise muayyen bir Mu’tezilî
fırkaya mahsustur.”
Kanaatimiz
odur ki, Sünnî kelâm kitaplarında sıkça
rastlanan hilâfen
li’l-Mu‘tezile kaydının da işaret ettiği
gibi, Ehl-i Sünnet kelâmının dahi belli ölçüde
varlığını Mu’tezile’ye borçlu olduğu dikkate
alındığı takdirde Bağdâdî ve İsferâyinî’nin
mezkûr mülâhazalarını insaf ölçülerine sığdırmak
pek mümkün değildir. Kaldı ki Mu’tezile, hicrî
III. yüzyıl Ortadoğu İslam coğrafyasında epeyce
yaygın ve etkin olan Maniheizm, Hermesizm ve aşırı
Şiîlik gibi gnostik karakterli muhtelif din ve kültürlere
mensup İslam muhaliflerinin özellikle Kur’an’a yönelik
saldırılarını bertaraf etme mücadelesinin en ön
safında yer alan mezhep olup, sırf bu yönüyle
takdir edilip hayırla anılmaya müstehaktır. Yine
bu bağlamda Abdülkerîm b. Ebi’l-Avcâ, İshâk b.
Tâlût ve Nu‘mân b. Münzir gibi mülhitlerin
Kur’an’a dil uzatma girişimlerinin ardından ilâhî
kelâmın dil, üslûp ve nazım yönünden i‘câzını
izhar etmek maksadıyla kaleme alınan ve genellikle Meâni’l-Kur’ân
ve Nazmu’l-Kur’ân
diye isimlendirilen ilk eserlerin Vâsıl b. Atâ,
Ferrâ (ö. 207/822), Câhiz (ö. 255/869), Ebû Zeyd
el-Belhî (ö. 322/934) ve İbnü’l-İhşîd (ö.
326/938) gibi Mu’tezilî veya Mu’tezilî düşünceye
sempati duyan âlimlere ait olduğunu hatırlamakta da
fayda vardır.
Hâl
böyle iken, Sünnî mezhepler tarihindeki dışlayıcı
bakış açısı maalesef aynıyla tefsir tarihine de
yansıtılmış ve bu çerçevede Mu’tezile’ye son
derece sert eleştiriler yöneltilmiştir. Klâsik Sünnî
literatürde Mu’tezile’nin Kur’an ve yorum anlayışına
yönelik kadîm eleştirilerden biri, İbn
Kuteybe’nin (ö. 276/889) Te’vîlü Muhtelifi’l-Hadîs adlı eserinde kayıtlıdır. İbn
Kuteybe anılan eserinde eleştiri konusu yaptığı
birkaç Mu’tezilî yorum aktardıktan sonra meseleyi
şöyle noktalamıştır: “Bu kitaptaki amacım, bu
ve benzeri tahrifler hakkında bilgi aktarmak değildir.
Benim esas amacım, [onların] Allah’ın kitabını
kişisel arzu ve isteklerine göre yorumlama, yorumu
mezhebî anlayışlarına göre temellendirme
hususundaki cehaletlerinden ve Allah’a karşı cüretkâr
tutumlarından [okuyucuyu] haberdar etmektir.”
Mu’tezile’nin
Kur’an ve yorum anlayışına yönelik sert eleştirilerden
biri de İmam Ebü’l-Hasen el-Eş’arî’ye (ö.
324/936) aittir. İbn Asâkir’in (ö. 571/1176) Tebyînü
Kezibi’l-Müfterî adlı eserinde kaydedildiğine
göre Eş’arî bu konuda şunları söylemiştir:
“Sapkınlar ve saptırıcılar Kur’an’ı kendi görüşlerine
göre yorumladılar. Onu kişisel arzu ve istekleri doğrultusunda
tefsir ettiler (...) Onlar, kendilerine mahsus
Kur’an yorumlarını Ebü’l-Hüzeyl, İbrâhim en-Nazzâm,
el-Fuvatî, Cübbâî, Ca‘fer b. Harb, Ca‘fer b. Mübeşşir,
cahil İskafî ve Belhli Fevrî ile, bu adamları
tebcil edip mutaassıp bir şekilde destekleyen
kimselerden aldılar. Bu Mu’tezilî şahıslar birer
dalâlet (sapkınlık) önderi oldukları hâlde cahil
insanlar körü körüne onların izinden gidip dinî
konularda dayanak ittihaz ettiler. İşte, Cübbâî
bir Kur’an tefsiri yazmış ve bu tefsirde Allah’ın
kitabını vahyin otantik formuna aykırı şekilde
izah etmiştir. O, Kur’an’ı Cübbâ diye maruf
olan beldesinin diliyle tefsir etmiştir. Cübbâî
Kur’an’ın nâzil olduğu dili [Arapça’yı]
bilen bir kişi olmadığı gibi, tefsirinde müfessirlerden
bir tek harf dahi nakletmemiştir. O, tefsirde sadece
kendi vesvesesini ve içindeki şeytanını esas
ittihaz etmiştir.”
Mu’tezile’nin
tefsir anlayışına yönelik en sert eleştiri, Ehl-i
hadis ve Selefiyye tarafından temelleri atılan
gelenekselciliği sistemli bir düşünce ekolüne dönüştüren
İbn Teymiyye (ö. 728/1328) ile onun en gözde öğrencisi
olan ve bilhassa itikâdî meseleleri selefî anlayışa
göre ele alıp incelemesi hasebiyle kelâmcılara son
derece sert eleştiriler yönelten İbn Kayyim el-Cevziyye’den
(ö. 751/1350) gelmiştir. İbn Kayyim, İslam hukuk düşüncesini
selefî bir yaklaşımla ele aldığı İ‘lâmü’l-Muvakkiîn adlı eserinde bid‘at ve dalâlet ehli
olarak tavsif ettiği Cehmiyye, Mu’tezile, Kaderiyye
ve benzeri fırkaların yorum anlayışları hakkında
şunları söylemiştir: “Onların Kur’an yorumları
gerçekte birer zihinsel çöp, fikir artığı ve
vesveseden ibarettir. Onlar, bu tür görüşlerle sayısız
kağıt (varak) doldurdular; gönülleri şüpheye, âlemi
fesada boğdular. Akıldan yana birazcık nasipdar
olan herkes bilir ki, bir âlimin fesada düşme ve
perişan olma sebebi, kişisel görüşü vahye, arzu
ve isteği akla mukaddem kılmaktan kaynaklanır. Bu
iki fâsit asıl (re’y ve hevâ) kalbe yerleştiğinde,
o kalbin helâk olması kaçınılmazdır.”
Klâsik
dönem Sünnî âlimlerin Mu’tezile hakkındaki bu
eleştirileri, M. Hüseyin ez-Zehebî’nin et-Tefsîr
ve’l-Müfessirûn adlı eserinde de hemen hemen
aynıyla tekrar edilmiştir.
Zehebî’nin konuyla ilgili kişisel değerlendirmeleri
ise, maalesef hiçbir tahkik ve tenkide tâbi
tutulmaksızın blok hâlinde bazı Türkçe eserlere
taşınmıştır.
Oysa, İslam tefsir tarihine mezhepler üstü bir
perspektiften, daha doğrusu, dışarıdan bakan
birisinin eserine göz attığımızda karşımıza çok
daha farklı bir Mu’tezile tablosu çıkmaktadır.
Meselâ, müsteşrik Ignaz Goldziher Mu’tezile’nin
te’vil ve tefsir anlayışı hakkında şunları söylemektedir:
“Onların
te’vil ameliyesi, şek ve şüphe ehlinin dil
uzatmalarından münezzeh kıldıkları Allah’ın
kelâmını akla uygun bir çerçeve içinde muhafaza
etmek gibi yüce bir maksada matuf idi… Bu bölümün
başında da işaret ettiğimiz gibi,
Mu’tezile’nin tefsirde naklin maksadını göz ardı
ettiğini ve sadece hür ve tenkitçi bir yaklaşımla
kutsal metni anlamaya kalkıştığını düşünmemiz
yanlış bir varsayım olacaktır. Böyle bir varsayım,
en azından Mu’tezile’nin kadîm temsilcilerinden
onay almayacaktır. [Bu noktada], onların
Kur’an’a salt özgür düşünceyle değil, bilâkis
Allah’a karşı tam bir sorumluluk bilinci (verâ‘
ve takvâ) içinde yaklaştıkları gerçeğini göz
ardı etmemiz doğru olmayacaktır.”
Goldziher’in
bu şekilde tavsif ettiği Mu’tezile ekolüne mensup
âlimler, özellikle tefsir ve kelâm sahasında yüzlerce
eser vermiş; ama bu eserlerden çok büyük bir kısmı
maalesef günümüze ulaşamamıştır.
Bu noktada, özellikle Sünnî mezhepler tarihçilerinin
Mu’tezile’ye yönelik olumsuz tutumları dikkate
alındığında, söz konusu eserlerin kaybolmasına
yol açan temel faktörü mezhep taassubu olarak teşhis
etmek mümkündür. Bunun yanında, Bağdat’ın Moğollar
tarafından istila edilmesi, savaşlar, yangınlar ve
doğal afetler gibi muhtelif faktörleri de zikretmek
gerekir.
Diğer
yandan Mu’tezile’nin kendi muarızlarına yönelik
dışlayıcı tavrı ile kelâm ilminin zemmine tahsis
edilmiş eserlerde bu ilim dalıyla ilgili kitapların
okunmasının haram oluşuna dair fetva verilmesi de
Mu’tezilî kültür mirasının heder edilmesinde önemli
rol oynamıştır. Nitekim Mu’tezile, Me’mûn’un
(ö. 218/833) Abbâsî hilâfet devletinin başına geçmesinin
ardından siyasal otoritenin desteğini arkasına
alarak mezhebî görüş ve kanaatlerini muhaliflerine
zorla kabul ettirmeye çalışmıştır.
Tarih
kayıtlarına “Mihne” (resmî kovuşturma ve işkence)
diye geçen bu baskıcı tavır aslında Mu’tezile için
bir intihar olmuştur. Nitekim, 232/846 yılında Mütevekkil’in
tahta geçmesiyle birlikte roller değişmiş ve bu
defa baskıya maruz kalma sırası Mu’tezile’ye
gelmiştir. Halife el-Mütevekkil, Mihne sürecinde
etkin rol üstlenen Ahmed b. Ebî Duâd (ö. 240/854)
ve tüm aile efradını sürgüne göndermesinin yanında
bu süreçte en fazla baskı gören Ehl-i hadisle ilişkileri
onarma girişiminde bulunmuş ve hatta onlardan
Mu’tezile aleyhinde hadis rivayet etmelerini istemiştir.
Tarihin bu uğrağında düşünce önderlerinden bir
kısmı hapsedilip bir kısmı sürgüne gönderilen,
kitapları yakılan Mu’tezile ekolü, sırtına
vurulan Ehl-i bid‘at damgasıyla Sünnî dünyanın
o dönemdeki merkezi olan Bağdat’tan kovulmuştur.
Mu’tezile bu tarihten sonra İslam düşüncesinin
modern Batı düşüncesiyle karşılaştığı XX.
asrın başlarına kadar Sünnîler nazarında fiilen
tarihin sayfalarına gömülmüş bir heretik fırka
olarak anılmıştır.
|