ENGLISH Anasayfa  |  Editörden  |  Biz Kimiz?  |  Yayın İlkeleri  |  Sayılar  |  Abone  |  Linkler  |  Bize Yazın
MAKALELER:
Cağfer Karadaş: MU’TEZİLE KELÂM OKULUNUN OLUŞUM VE GELİŞİM SÜRECİ
Osman Aydınlı: MU’TEZİLE EKOLÜ TEŞEKKÜLÜ, İLKELERİ VE İSLÂM DÜŞÜNCESİNE KATKILARI
Hüseyin Hansu: MU’TEZİLE ARAŞTIRMALARINDA KAYNAK PROBLEMİ
Yüksel Macit: MU’TEZİLE’NİN FIKIH USÛLÜNDEKİ YERİ VE ETKİSİ
Mustafa Öztürk: MU’TEZİLE VE TEFSİR
Mustafa Demirci: MU’TEZİLE’NİN İSLAM MEDENİYETİNE KATKILARI -CEDEL-TERCÜME VE TABİÎ BİLİMLERDEKİ ROLÜ-
Ahmet Erkol: MU’TEZİLÎ DÜŞÜNCEDE DİNAMİZM VE MU’TEZİLE DÜŞÜNCESİNİN İSLAM TOPLUMUNU DÖNÜŞTÜRMEDEKİ ETKİSİ
M. Emin Maşalı: KÂDÎ ABDÜLCEBBÂR’A GÖRE DİLSEL DELÂLET
Abdullah Kahraman: MU’TEZİLÎ USULCÜ EBU’L-HÜSEYN el-BASRÎ’YE GÖRE BİLGİ KAYNAĞI VE DELİL OLARAK ÂHÂD HABER
Fethi Ahmet Polat: BİR İ’CÂZÜ’L-KUR’ÂN İDDİASI: SARFE
Mehmet Dağ: MU’TEZİLE MEZHEBİNE EHL-İ SÜNNET’İN İSNÂDI: ‘KIRÂATLAR, TEVKÎFÎ DEĞİL; İCTİHÂDÎDİR’ -Zemahşerî Özelinde Bir İddianın Değerlendirilmesi-
Zülfikar Durmuş: MU’TEZİLÎ MÜFESSİR ZEMAHŞERÎ’NİN MUHKEM VE MÜTEŞÂBİH’E İLİŞKİN GÖRÜŞLERİNİN ANALİTİK İNCELEMESİ
Halil İbrahim Bulut: MU’TEZİLE MEZHEBİNDE NEDENSELLİK TARTIŞMALARI
Recep Ardoğan: MU’TEZİLE’YE GÖRE ALLAH’A İMAN KONUSUNDA AKLIN GÜCÜ VE SORUMLULUĞU
Kenan Yakuboğlu: MU’TEZİLE’DE BİLGİNİN KAYNAĞI VE DEĞERİ
Muhammed Hamidullah Çeviri: Şerafeddin Gölcük: EL-MU’TEMED’İN NEŞRİ DOLAYISIYLA MU’TEZİLE’NİN FIKIH YÖNTEMİ ÜZERİNE
Noel J. Coulson Çeviri: Ferhat Koca: İSLAM HUKUKUNUN ÇATIŞMA VE GERİLİM ALANLARINDAN BİRİ OLARAK VAHİY VE AKIL
Shlomo Pines Çeviri: U. Murat Kılavuz: HİNT DÜŞÜNCESİ -ÖZELLİKLE BUDİST DÜŞÜNCE-NİN KELÂM DOKTRİNLERİNDEKİ BAZI HUSUSLARA ETKİSİ ÜZERİNE
 
ARAŞTIRMA NOTLARI:

Mustafa Aydın: İ’TİZÂL, TARİHSELCİLİK VE İSLÂM

Mehmet Azimli: İSLAM’IN ÖZGÜRLÜKÇÜ YORUMU MU’TEZİLE’NİN İKTİDARLA İMTİHANI

Ahmet Yaman: İSLAM’I SADECE KUR’AN’DAN, TARİHİ DE OSMANLI’DAN İBARET ZANNEDEN ACELECİ VE EKSİK BİR BAKIŞ DOLAYISIYLA ZORUNLU BİR TAVZİH

 
NOSTALJİ:

Muhammed Şerafüddîn: KADERİYYE YAHUT MU’TEZİLE

  makaleler


BİR İ’CÂZÜ’L-KUR’ÂN İDDİASI: SARFE

Fethi Ahmet POLAT

Beşeriyetin Âdem ile başlayan dünya yolculuğu, bugüne kadar bir çok meşakkatli evreden geçtiği gibi bundan sonra da, bu yolculuğun son durağı olan kıyamet saatine kadar, daha bir çok meşakkatli yolculuktan geçecektir. En güzel sûrette yaratılan insanın şükür ve ibadeti gerçekleştirmesi için gerekli olan sahih dinî bilgiye ihtiyacı ilk insandan beri var olmuş ve son insana kadar da var olmaya devam edecektir. Bu ihtiyacın bir gereği olarak Yüce Yaratıcı, muhtelif dönemlerde ilâhî rehberliği taşıyan peygamberlerle tarihe müdahalelerde bulunmuştur. Gönderdiği bu hakikat elçilerinin her biri, tevhide ve Allah’a kulluğa davet etmişlerdir.[1] Kur’an’ın ifadelerine göre her peygamber, kavmi tarafından dışlanmış ve çeşitli ithamlara maruz kalmıştı.[2] Onlardan olağanüstü bazı hadiseler gerçekleştirilmesi talep edilmiş ve bu doğru yol rehberleri, ilâhî yardım sayesinde kavimlerine karşı manevî bir üstünlük elde etmişlerdi. [3] Söz konusu bu olağanüstülükler her peygambere verilen muhtelif mucizeler olarak tezahür etmiştir. Bu mucizelerin hedefi, muhataplarının, Yaratıcı karşısında amaçsız bir acziyet duyması değildir. Aksine bu aczin gereği olan neticeyi tevlit eder davranışlar içerisine girmeleridir. Mucizenin ortaya koyduğu iddiayı kabuldür.[4] Bu sebeple mucizevî olayın bir takım şartları vardır. Öncelikle, hakikaten ya da hükmen, Allah’tan gelmelidir. Nübüvvet iddiasını dillendiren zatın iddiasını müteakip gerçekleşmeli ve bu iddiaya uygun olarak, toplumun alışık olduğu tarzların dışında bir şekilde tezahür etmelidir.[5] Mucizeyi belirleyen ya da mucizenin miktarını muayyenleştiren merci, ne onu talep edenler, ne de elinde mucizenin gerçekleştiği peygamberlerdi. Bu, tamamen Allah’ın dilemesi ve muradına uygun olarak zuhur ederdi.[6] Bununla birlikte bazı tarihî şartların da göz önüne alındığını söyleyebiliriz. Fiillerin ve eylemlerin birbiri ile olan ilişkisi noktasında nedenleri vazgeçilmez gören ve maddî tabiat güçlerine aşırı tutkuyla bağlı olan İbrahim’in kavmine gösterilecek en güzel mucize ateşin yakmamasıdır. Musa ve İsa’ya yaşadığı dönemlere uygun mucizeler verilmiştir. Söz ustalarının yaşadığı topraklara gönderilmiş olan Hz. Muhammed’e de bir dil mucizesinin verilmesi murat edilmiştir.[7] İlâhî hikmet gereği son Peygamber’e maddî bir mucize değil aklî, ya da Sekkâkî (H.626)[8] ve Ebu’l-Bekâ’nın (H.1094) tasnifine göre, sezgisel-zevkî[9] bir mucize verilmiştir. Hatta Kur’an dışında somut mucize talebinde bulunan Kureyşlilere Kur’an’ın verdiği cevap, bugün bile Kur’an’a bir din kitabının dışında anlamlar yüklemeye çalışan insanlara verilmiş en güzel cevaptır: “Onlar hâlâ, “o’na Rabbinden mucizeler inseydi ya?!” diye sorarlar. De ki: “Mucizeler ancak Allah’ın elindedir; ben ise sadece bir uyarıcıyım.” Hayret! Bu ilâhî kelâmı, kendilerine iletmen için sana göndermiş olmamız onlara yetmez mi? Kuşkusuz onda rahmet[imizin tezahürü] ve iman edecek kimseler için bir uyarı vardır.”[10]

Nitekim konuyu pekiştiren bir diğer ayette Yüce Yaratıcı şöyle buyurmaktadır: “Bizi [öncekiler gibi, bu mesajı da] aşikâr mucizelerle göndermekten alıkoyan tek sebep, önceki toplumların onları hep yalanlamış olmalarıdır; nitekim, Semûd kavmine uyarıcı-aydınlatıcı bir belirti olarak o dişi deveyi verdik, ama onlar bunu kâle almadılar. Oysa Biz bu tür mucizeleri ancak korkutup uyarmak amacıyla göndermişizdir.”[11] Söz konusu ayetin izahında Esed şunları söyler: “Bu son derece veciz ve dolayısıyla ilk bakışta kapalı gibi görünen cümle, bir bütün olarak Kur’an’ın anlam ve amacı konusunda temel bir açıklama ortaya koymaktadır. Kur’an’ın pek çok yerinde Peygamber Muhammed’in Allah’ın elçilerinin sonuncusu ve en büyüğü olmakla birlikte, önceki bazı peygamberlerin sözlü mesajlarını desteklemek ya da pekiştirmek için gösterildiği söylenen türden mucizeler gösterme gücüyle donatılmadığı ısrarla belirtilmiştir. Denebilir ki, onun tek mucizesi; açıklığıyla, ahlâkî kapsam ve mahiyetiyle kusursuz; insanlık tarihinin her çağına, her gelişim safhasına uyan; insanların hem duygularına hem akıllarına hitap eden; hangi ırktan, hangi toplumsal katmandan gelirse gelsin her insana açık olan ve hem lâfzıyla hem de muhtevasıyla Kıyamet Günü’ne kadar değişmeden kalacak olan Kur’an’ın kendisiydi ve bugün de böyle olmakta devam etmektedir. Önceki peygamberler değişmez biçimde hep kendi toplumlarına, kendi kavimlerine ve yalnız kendi çağlarına tebliğ etmekle görevlendirildikleri için onların tebliğatı ister istemez kendi toplumlarının ve kendi çağlarının toplumsal ve düşünsel şartlarıyla sınırlıydı; ve hitap ettikleri insanlar da henüz bağımsız düşünme evresine varmamış olduklarından, bu peygamberler, üstlendikleri görevin iç gerçeğini, sarsıcı mahiyetini kavrayabilmeleri yönünde insanların dikkatlerini uyandırabilmek için sembolik nitelikte bir takım alâmetlere, bir takım mucizelere ihtiyaç duymuşlardı. Ama Kur’an, insanlığın (özellikle, Yahudilik, Hıristiyanlık gibi çıkışları itibariyle vahye dayanan dinsel gelişmelerin etkili olduğu bölgelerde yaşayan toplumların) belli bir düşünce ve inanç sistemini (ideology), artık yukarıdaki ayetin işaret ettiği tarzda geçmişte vuku bulan ve çoğu zaman sadece yeni ve ciddi kavrayış, anlayış bozukluklarına yol açan bir takım mucizevî alâmet ya da işaretlerin zuhuruna ihtiyaç duymadan kavrayabileceği bir çağda vahyedilmiştir.”[12]

Nitekim bir hadis rivayetinde yer aldığına göre Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır; “Hiçbir nebi yoktur ki ona, kendi devirlerindeki insanların iman getirdikleri türden mucizeler verilmiş olmasın. Bana verilen ise, Allah’ın bana vahyetmiş olduğu şu vahiydir. Kıyamette ümmeti en fazla olan peygamber olmayı ümit ederim.”[13] İbn Kesîr (H.774) bu rivayetin son kısmını yorumlarken “Peygamber’in burada kast ettiği mucize mu’ciz Kur’an’dır.” der.[14] Kıyamete kadar sürecek ve dünyanın her bölgesine peygamber olmadan da gidebilecek ya da götürülebilecek bir mucize gerçekten de son peygambere yaraşır bir mucizeydi. Gözle görülen mucize bir süre sonra akıllardan çıkabilirdi. Oysa akılla idrak edilen, unutulmadan kalırdı.[15] Hem o dönem Arap milletinin en büyük söz ustalarının karşı gelemediği bir mucizeye, ondan sonra hiç kimse karşı gelemezdi.[16] O mucize yalnızca Hz. Peygamber’in zatı ile kaim değildi. Bu sebeple onun i’câz vecihleri de oldukça fazlaydı.[17]

Kur’an’ın mu’ciz bir kitap olduğunda herkes müttefiktir. Ancak bu i’câzın, Kur’an’ın hangi yönünde olduğu hususu tartışmalıdır. Elbette ki tartışmanın tüm tarafları onu ilâhî bir kitap olarak kabul etmektedir. Ne var ki ilâhî kitabın insanları aciz bırakan yönünün ne olduğunu ortaya koyma konusunda farklı iddialar seslendirilmiştir. İşte bu makalenin hedefi, mezkûr iddialardan bir tanesi olan sarfenin ne olduğunu, tarihini, esaslarını ve savunucularını tespit etmek; daha sonra eleştirel bir yaklaşımla söz konusu bu teorinin imkân ve ihtimallerini tartışmaktır. Tespit edebildiğimiz kadarıyla, Kur’an ilimlerine dair eserlerin bazılarında kısaca ele alınan bu mevzu hakkında Mehmet Akif Koç tarafından yapılmış bir makale[18] haricinde müstakil herhangi bir çalışma da mevcut değildir.

İ’câzü’l-Kur’ân’a Kısa Bir Bakış

A-c-z” sülâsî kökünden türetilmiş olan i’câz kelimesi, gerek İbn Fâris (H.395), gerek  Râğıb el-Isfehânî (H.425) ve gerekse İbn Manzûr’da (H.711) iki temel mânâyı, “acziyet ve kudret” anlamlarını ihtiva eden bir çok farklı mânâya sahiptir.[19] Burada gerçekten çok ilginç bir tevafuk vardır. Kelime birbirine zıt iki anlamı taşımakla aslında mucize ve i’câz’ın da pratik durumunu en güzel şekilde yansıtmaktadır. Kur’an’ın dil mucizesi; gücü-kuvveti olmayan bir muhataplar topluluğuna değil, aksine bu potansiyel açısından en ileri düzeye sahip insanlar topluluğuna yapılmış ancak buna rağmen onlar hiçbir şey yapamamışlardır.[20] Râfiî’ye göre i’câz iki ana hisseden müteşekkildir: İlki mu’ciz bir şey ortaya koymada beşer gücünün aciz kalması; ikincisi de bu aczin, zamanın değişmesi ya da geçmesine bakmayarak, insanda var olmaya devam etmesidir.[21] Ebu’l-Bekâ el-Kefevî, bu kavramın terkip halindeki tanımını veren ilk âlimlerdendir ve ona göre i’câzü’l-Kur’ân, “Kur’an-ı Kerim’in, belâğatta beşer gücünü aşması ve beşeri, bir benzerini getiremeyeceği şekilde aciz bırakmasıdır.”[22]

İşin ilginç olan tarafı, bu terkibin ya da bu terkibi ifade eder tarzda i’câz veya mucize kelimelerinin Kur’an ya da hadislerde olmayışıdır.  Hatta bu kelimelerin sahabe ve tâbiûn sözlerinde de yer almadığını söylemek abartı olmaz.[23] Her ne kadar “a-c-z” sülâsî kökünün muhtelif türevleri yirmi altı defa Kur’an’da geçmiş olsa da[24] bunların hiç birisi konumuzla ilgili değildir. Mucize kelimesini karşılar tarzda Kur’an’da ayet,[25] burhan,[26] beyyine,[27] sultan[28] ve basîra[29] kelimeleri kullanılmıştır. O halde bugün çok yaygın bir biçimde kullanılan i’câz ve mucize terimleri ilk birkaç asırlık dönemde İslam dünyasında kullanılıyor değildi. Bunun yerine başka kelimeler ya da ıstılahlar kullanılmaktaydı. Nitekim konu hakkında araştırma yapan bazı ilim adamlarına göre i’câzü’l-Kur’ân sahasındaki ilk çalışmalar, hicretin üçüncü ya da dördüncü asırlarından itibaren görülmeye başlanır.[30] Bu konuda bir çalışma yapmış olan el-Hâlidî’ye göre bu terimlerin ilk defa ortaya çıktığı dönemler, hicretin üçüncü asrının ortaları olmalıdır. Çünkü İ’câzü’l-Kur’ân adında bir eseri olan Muhammed b. Yezîd el-Vâsitî’nin vefat tarihi H.306’dır. Nitekim aynı yazarın tespitine göre halife el-Mütevekkil’in daveti ile İslam’a giren Ali b. Rabn et-Taberî, ed-Dîn ve’d-Devle fî İsbâti Nübüvveti Muhammed adında bir eser kaleme almış ve burada Peygamber’in mucizelerine dair bir çok bahis açmıştır. H.247-332 yılları arasında hilâfette kalan el-Mütevekkil eliyle İslam’a gelmiş bu eski Hıristiyan ilâhîyatçısının, söz konusu eseri, takriben H.247-332 yılları arasında yazmış olması gerektiğini söyleyebiliriz. Bu eser incelendiğinde görülecektir ki Taberî ayet, nubûet ve galebetü’n-Nebî gibi ifadeler kullanmasına karşın, aslâ bugünkü anlamıyla mucize ya da i’câz kelimelerini kullanmamıştır.[31]

Öte yandan i’câzü’l-Kur’ân sahasında ilk defa kimlerin kalem oynattığı da tartışmalıdır. İslam dininin hızla yayılmasının ardından yeni coğrafyalarda başka din mensupları ile karşı karşıya gelinmesi, ihtida etmiş bazı kimselerin eski kültürlerini muhafazası, kendileriyle evlenilmeye izin verilmiş olan Ehl-i Kitap kadınlarının eski kültür yapılarını muhafaza etmeleri ve Müseylimetü’l-Kezzâb,[32] Ahlebe b. Kâ’b, Tuleyha b. Huveylid b. Nevfel el-Esedî,[33] Secâh bintu Hâris b. Suveyd et-Temîmiyye,[34] ve Esvedu’l-Ansî[35] gibi irtidat hareketlerinde önemli rol oynamış şahısların yanı sıra; Nadr b. Hâris, Abdülkerîm b. Ebi’l-Avcâ, İshâk b. Tâlut ve Nu’mân b. Münzir gibi mülhitlerin, Kur’an’ı çelişkilerle dolu bir kitap olarak görmeleri ya da ona nazirede bulunmaya kalkışmalarıyla birlikte Kur’an’ın i’câzına yönelik çalışmalar da başlamıştır. İlk tefsir kitaplarının dil ve edebiyat unsurlarını öne çıkaran kitaplar olması da bundandır. İslam dünyasında dış saldırılara karşı fikrî mücadele vermiş olan Mu’tezile’nin bu sahada ilk eser yazan grup olması tabiîdir.[36]  Bilindiği kadarıyla bu konuda ilk defa müstakil bir eser kaleme alan İbrâhim b. Seyyâr en-Nazzâm (H.231) ve ardından talebesi Câhız’dır (H.255). Hatta i’câz konusunda bir çok insan Câhız’ın ilk müellif olduğunu zikreder.[37] Kanaatimizce bunun sebebi, Bâkıllânî (H.403), Zerkeşî (H.794) vd. i’câz yazarlarının Câhız’dan çok fazla etkilenmiş olmaları ve sık sık ona müracaat etmeleridir. Kimilerine göre hem Nazzâm hem de Câhız bu konuda müstakil eser kaleme almamış, sadece yeri geldikçe bu konulara temas etmiş olup aslında bu konuda ilk müstakil eser Hattâbî (H.388) tarafından te’lif edilmiştir.[38] Oysa Nazzâm hakkında bunu söylemek mümkün ise de Câhız için doğru olmaz. Çünkü her ne kadar bugüne ulaşmamış olsa da bizzat Câhız’ın kendisi, bu konuda Nazmu’l-Kur’ân adında müstakil bir eser yazdığını söylemektedir.[39] Kaldı ki bugün elimize ulaşmasa da el-Vâsitî’nin (H.307) İ’câzü’l-Kur’ân fî Nazmihi ve Te’lîfihi, Ahmed b. Ali b. Mencur el-İhşidî’nin (H.326) Nazmu’l-Kur’ân adında eserleri olduğunu biliyoruz ki bunların hepsi de Hattâbî’den önce yaşamışlardır.[40] Mucizeyi inkâr ettikleri söylenen İbnu’r-Râvendî (vefat tarihi kimi kaynaklarda H.245-250 kimlerinde ise 298-301 gösterilir) ve Mu’tezilî Îsâ b. Sabîh el-Murdâr’ın da (H.227), bu konu hakkında ilk olarak bir şeyler yazması muhtemeledir.[41] Her halükârda bu çalışmalar hicretin üçüncü asrından sonra başlamıştır. İ’câzü’l-Kur’ân’ın altın çağı beşinci asırda başlar ve bu asırda Ebu’l-Alâ el-Maarrî (M.1057), Şerif el-Murtazâ (H.436), İbn Hazm (H.456), İbn Sinân el-Hafâcî gibi âlimler yeni fikirlerle i’câzı anlamaya ve anlatmaya başlarlar.[42] Bu asrın en meşhur âlimleri ise Ebu Bekr el-Bakıllânî ve Abdülkâhir el-Cürcânî’dir (H.471). Denilebilir ki Kur’an’ın beyânî i’câzı konusunda daha sonra bu asırdakiler kadar mükemmel çalışmalar yapılmamıştır.


[1] 21 Enbiyâ 25.

[2] 51 Zâriyât 52-53.

[3] 30 Rûm 47; 57 Hadîd 25; 7 A’râf 104-108.

[4] Müslim, Mustafa, Mebâhis fî İ’câzi’l-Kur’ân, Dâru’l-Müslim, 2. Baskı, Riyad1996, s. 20.

[5] el-Hemedânî, Abdülcebbâr b. Ahmed, Şerhu Usûli’l-Hamse, Talik: Ahmed b. Hüseyn b. Ebû Hâşim, Tahkik: Abdülkerîm Osmân, 3. Baskı, Kahire1996, s. 568-571.

[6] 14 İbrâhim 9-11.

[7] el-Câhız, Ebû Osmân Amr b. Bahr, Resâilu’l-Câhız: er-Resâilu’l-Kelâmiyye, (Keşşâfu Âsâri’l-Câhız ekli), Takdim: Ali Ebû Mulhim, Dâru ve Mektebetü’l-Hilâl, Beyrut1987, s. 156.

[8] Makalede tevellüd ya da vefat tarihleri, genelde isimlerin ilk defa geçtiği yerlerde verilmiştir.

[9] el-Kefevî, Ebu’l-Bekâ Eyyûb b. Mûsâ el-Huseynî, el-Külliyyât, Muessesetü’r-Risâle, 2. Baskı, Beyrut1993, s. 150; Nursî, Bediuzzaman, İşârâtü’l-İ’câz, Tercüme: Abdülmecid Nursî, Envar, İstanbul1994, s. 132.

[10] 29 Ankebût 50-51.

[11] 17 İsrâ 59.

[12] Esed, Muhammed, Kur’ân Mesajı, Tercüme: Cahit Koytak-Ahmet Ertürk, İşaret, 5. Baskı, İstanbul2001, s. 571-572.

[13] Buhârî, Muhammed b. İsmâil, el-Câmiu’s-Sahîh, Mısır1345H., IX, 113.

[14] İbn Kesîr, Ebu’l-Fidâ İsmâil b. Ömer, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Tahkik: Muhammed İbrâhim el-Bennâ-Muhammed Ahmed Âşûr, Abdülazîz Ğanîm, Kahraman, İstanbul1992, I, 89.

[15] es-Süyûtî, Celâluddîn, el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Tercüme: Sakıp Yıldız-H. Avni Çelik, Hikmet, İstanbul1987, II, 307.

[16] el-Kâsimî, Muhammed Cemâluddîn, Tefsîru’l-Kâsimî el-Musemmâ Mehâsinu’t-Te’vîl, Tahrîc ve Ta’lîk: Muhammed Fuâd Abdülbâki, Dâru İhyâi’l-Kütübi’l-Arabiyye, Kahire, II, 77.

[17] el-Hatîb, Abdülkerîm, İ’câzü’l-Kur’ân: el-İ’câz fî Dirâsâti’s-Sâbikîn, Dâru’l-Fikri’l-Arabî, Kahire1974, s. 140-141.

[18] Koç, M. Akif, Kur’an-ı Kerim’in İ’câzında Sarfe Nazariyesi, Yeni Ümit Dergisi, Sayı: Ocak-Mart, İzmir1998.

[19] İbn Fâris, Ebu’l-Huseyn Ahmed, Mu’cemu Mekâyîsi’l-Luğa, Tahkik: Abdusselâm Muhammed Hârûn, Dâru’l-Cîl, 1. Baskı, Beyrut1991, IV, 232-234; el-Isfehânî, er-Râğıb, Müfredâtü Elfâzi’l-Kur’ân, Tahkik: Safvân Adnân Dâvûdî, Dâru’l-Kalem, Şam – ed-Dâru’ş-Şâmiyye, Beyrut1992, s. 547-548; İbn Manzûr, Cemâluddîn Muhammed b. Mukerram, Lisânu’l-Arab, Dâru Sâdır, 1. Baskı, Beyrut1990, V, 369-373.

[20] el-Hâlidî, Salâh Abdülfettâh, el-Beyân fî İ’câzi’l-Kur’ân, Dâru Ammâr, 3. Baskı, Beyrut1993, s. 21.

[21] er-Râfiî, Mustafa Sâdık, İ’câzü’l-Kur’ân ve’l-Belâğatü’n-Nebeviyye, Tahkik: Abdullah el-Minşâvî, Mektebetü’l-Îmân, Kahire1997, s. 139.

[22] Ebu’l-Bekâ el-Kefevî, el-Külliyyât, s. 149.

[23] Hâlidî, el-Beyân fî İ’câzi’l-Kur’ân, s. 25.

[24] Bkz. Abdülbâkî, Muhammed Fuâd, el-Mu’cemu’l-Müfehres li Elfâzi’l-Kur’âni’l-Kerîm, el-Mektebetü’l-İslâmiyye, İstanbul, ACZ Maddesi.

[25] 7 A’râf 73.

[26] 28 Kasas 32.

[27] 7 A’râf 73, 105.

[28] 23 Mu’minûn 45-46.

[29] 17 İsrâ 59.

[30] Yavuz, “İ’câzü’l-Kur’ân”, DİA, XXI, 403-404.

[31] Hâlidî, el-Beyân fî İ’câzi’l-Kur’ân, s.29-31.

[32] İbn Hişâm, Ebû Muhammed Abdulmelik, es-Sîratü’n-Nebeviyye, Tahkik: Mustafa es-Sekâ, Kahire1336H., IV, 222-246.

[33] Zehebî, Şemsuddîn b. Muhammed b. Ahmed b. Osmân, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, Tahkik: Şu’ayb el-Arnâ’ûd, Beyrut1988, I, 316.

[34] İbn Kesîr, Ebu’l-Fidâ İsmâil, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Beyrut1988, VI, 324.

[35] İbn Abdilberr, Ebû Ömer Yûsuf b. Abdillah b. Muhammed, el-İstîâb fî Ma’rifeti’l-Ashâb, Tahkik: Ali Muhammed el-Becâvî, III, 1265-166.

[36] el-Umerî, Ahmed Cemâl, Mefhûmu’l-İ’câzi’l-Kur’ânî hatte’l-Karni’s-Sâdis el-Hıcrî, Dâru’l-Ma’ârif, Mısır, s. 47; Şimşek, M. Sait, el-Câhız ve Eserlerindeki Kur’an ve Tefsirine Ait Görüşleri, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara1984, s. 115.

[37] Hatîb, İ’câzü’l-Kur’ân, s. 153.

[38] Hatîb, İ’câzü’l-Kur’ân, s. 181-182.

[39] Câhız, Resâil Kelâmiyye, s. 166. (Zemahşerî de bu eserden bahseder. Bkz. ez-Zemahşerî, Mahmûd b. Ömer, el-Keşşâf an Hakâikı’t-Tenzîl ve Uyûni’l-Ekâvîl fî Vucûhi’t-Te’vîl, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut, I, 3.)

[40] Bedevî, Abdurrahmân, Mezâhibu’l-İslâmiyyîn, Dâru’l-İlm li’l-Melâyîn, 3. Baskı, Beyrut1983, I, 220.

[41] Hâlidî, el-Beyân fî İ’câzi’l-Kur’ân, s. 105.

[42] Hâlidî, el-Beyân fî İ’câzi’l-Kur’ân, s. 108.