|
BİR İ’CÂZÜ’L-KUR’ÂN İDDİASI: SARFE
Fethi Ahmet POLAT
Beşeriyetin Âdem ile başlayan dünya yolculuğu,
bugüne kadar bir çok meşakkatli evreden geçtiği
gibi bundan sonra da, bu yolculuğun son durağı olan
kıyamet saatine kadar, daha bir çok meşakkatli
yolculuktan geçecektir. En güzel sûrette yaratılan
insanın şükür ve ibadeti gerçekleştirmesi için
gerekli olan sahih dinî bilgiye ihtiyacı ilk
insandan beri var olmuş ve son insana kadar da var
olmaya devam edecektir. Bu ihtiyacın bir gereği
olarak Yüce Yaratıcı, muhtelif dönemlerde ilâhî
rehberliği taşıyan peygamberlerle tarihe müdahalelerde
bulunmuştur. Gönderdiği bu hakikat elçilerinin her
biri, tevhide ve Allah’a kulluğa davet etmişlerdir.
Kur’an’ın ifadelerine göre her peygamber, kavmi
tarafından dışlanmış ve çeşitli ithamlara maruz
kalmıştı.
Onlardan olağanüstü bazı hadiseler gerçekleştirilmesi
talep edilmiş ve bu doğru yol rehberleri, ilâhî
yardım sayesinde kavimlerine karşı manevî bir üstünlük
elde etmişlerdi.
Söz konusu bu olağanüstülükler her peygambere
verilen muhtelif mucizeler olarak tezahür etmiştir.
Bu mucizelerin hedefi, muhataplarının, Yaratıcı
karşısında amaçsız bir acziyet duyması değildir.
Aksine bu aczin gereği olan neticeyi tevlit eder
davranışlar içerisine girmeleridir. Mucizenin
ortaya koyduğu iddiayı kabuldür.
Bu sebeple mucizevî olayın bir takım şartları
vardır. Öncelikle, hakikaten ya da hükmen,
Allah’tan gelmelidir. Nübüvvet iddiasını
dillendiren zatın iddiasını müteakip gerçekleşmeli
ve bu iddiaya uygun olarak, toplumun alışık olduğu
tarzların dışında bir şekilde tezahür etmelidir.
Mucizeyi belirleyen ya da mucizenin miktarını
muayyenleştiren merci, ne onu talep edenler, ne de
elinde mucizenin gerçekleştiği peygamberlerdi. Bu,
tamamen Allah’ın dilemesi ve muradına uygun olarak
zuhur ederdi.
Bununla birlikte bazı tarihî şartların da göz önüne
alındığını söyleyebiliriz. Fiillerin ve
eylemlerin birbiri ile olan ilişkisi noktasında
nedenleri vazgeçilmez gören ve maddî tabiat güçlerine
aşırı tutkuyla bağlı olan İbrahim’in kavmine gösterilecek
en güzel mucize ateşin yakmamasıdır. Musa ve İsa’ya
yaşadığı dönemlere uygun mucizeler verilmiştir.
Söz ustalarının yaşadığı topraklara gönderilmiş
olan Hz. Muhammed’e de bir dil mucizesinin verilmesi
murat edilmiştir.
İlâhî hikmet gereği son Peygamber’e maddî bir
mucize değil aklî, ya da Sekkâkî (H.626)
ve Ebu’l-Bekâ’nın (H.1094) tasnifine göre, sezgisel-zevkî
bir mucize verilmiştir. Hatta Kur’an dışında
somut mucize talebinde bulunan Kureyşlilere
Kur’an’ın verdiği cevap, bugün bile
Kur’an’a bir din kitabının dışında anlamlar yüklemeye
çalışan insanlara verilmiş en güzel cevaptır:
“Onlar hâlâ, “o’na Rabbinden mucizeler
inseydi ya?!” diye sorarlar. De ki: “Mucizeler
ancak Allah’ın elindedir; ben ise sadece bir uyarıcıyım.”
Hayret! Bu ilâhî kelâmı, kendilerine iletmen için
sana göndermiş olmamız onlara yetmez mi? Kuşkusuz
onda rahmet[imizin tezahürü] ve iman edecek kimseler
için bir uyarı vardır.”
Nitekim
konuyu pekiştiren bir diğer ayette Yüce Yaratıcı
şöyle buyurmaktadır: “Bizi [öncekiler gibi, bu
mesajı da] aşikâr mucizelerle göndermekten alıkoyan
tek sebep, önceki toplumların onları hep yalanlamış
olmalarıdır; nitekim, Semûd kavmine uyarıcı-aydınlatıcı
bir belirti olarak o dişi deveyi verdik, ama onlar
bunu kâle almadılar. Oysa Biz bu tür mucizeleri
ancak korkutup uyarmak amacıyla göndermişizdir.”
Söz konusu ayetin izahında Esed şunları söyler:
“Bu son derece veciz ve dolayısıyla ilk bakışta
kapalı gibi görünen cümle, bir bütün olarak
Kur’an’ın anlam ve amacı konusunda temel bir açıklama
ortaya koymaktadır. Kur’an’ın pek çok yerinde
Peygamber Muhammed’in Allah’ın elçilerinin
sonuncusu ve en büyüğü olmakla birlikte, önceki
bazı peygamberlerin sözlü mesajlarını desteklemek
ya da pekiştirmek için gösterildiği söylenen türden
mucizeler gösterme gücüyle donatılmadığı ısrarla
belirtilmiştir. Denebilir ki, onun tek mucizesi; açıklığıyla,
ahlâkî kapsam ve mahiyetiyle kusursuz; insanlık
tarihinin her çağına, her gelişim safhasına uyan;
insanların hem duygularına hem akıllarına hitap
eden; hangi ırktan, hangi toplumsal katmandan gelirse
gelsin her insana açık olan ve hem lâfzıyla hem de
muhtevasıyla Kıyamet Günü’ne kadar değişmeden
kalacak olan Kur’an’ın kendisiydi ve bugün de böyle
olmakta devam etmektedir. Önceki peygamberler değişmez
biçimde hep kendi toplumlarına, kendi kavimlerine ve
yalnız kendi çağlarına tebliğ etmekle görevlendirildikleri
için onların tebliğatı ister istemez kendi
toplumlarının ve kendi çağlarının toplumsal ve düşünsel
şartlarıyla sınırlıydı; ve hitap ettikleri
insanlar da henüz bağımsız düşünme evresine
varmamış olduklarından, bu peygamberler, üstlendikleri
görevin iç gerçeğini, sarsıcı mahiyetini
kavrayabilmeleri yönünde insanların dikkatlerini
uyandırabilmek için sembolik nitelikte bir takım alâmetlere,
bir takım mucizelere ihtiyaç duymuşlardı. Ama
Kur’an, insanlığın (özellikle, Yahudilik, Hıristiyanlık
gibi çıkışları itibariyle vahye dayanan dinsel
gelişmelerin etkili olduğu bölgelerde yaşayan
toplumların) belli bir düşünce ve inanç sistemini
(ideology), artık yukarıdaki ayetin işaret ettiği
tarzda geçmişte vuku bulan ve çoğu zaman sadece
yeni ve ciddi kavrayış, anlayış bozukluklarına
yol açan bir takım mucizevî alâmet ya da işaretlerin
zuhuruna ihtiyaç duymadan kavrayabileceği bir çağda
vahyedilmiştir.”
Nitekim
bir hadis rivayetinde yer aldığına göre Hz.
Peygamber şöyle buyurmaktadır; “Hiçbir nebi
yoktur ki ona, kendi devirlerindeki insanların iman
getirdikleri türden mucizeler verilmiş olmasın.
Bana verilen ise, Allah’ın bana vahyetmiş olduğu
şu vahiydir. Kıyamette ümmeti en fazla olan
peygamber olmayı ümit ederim.”
İbn Kesîr (H.774) bu rivayetin son kısmını
yorumlarken “Peygamber’in burada kast ettiği
mucize mu’ciz Kur’an’dır.” der.
Kıyamete kadar sürecek ve dünyanın her bölgesine
peygamber olmadan da gidebilecek ya da götürülebilecek
bir mucize gerçekten de son peygambere yaraşır bir
mucizeydi. Gözle görülen mucize bir süre sonra akıllardan
çıkabilirdi. Oysa akılla idrak edilen, unutulmadan
kalırdı.
Hem o dönem Arap milletinin en büyük söz ustalarının
karşı gelemediği bir mucizeye, ondan sonra hiç
kimse karşı gelemezdi.
O mucize yalnızca Hz. Peygamber’in zatı ile kaim
değildi. Bu sebeple onun i’câz vecihleri de oldukça
fazlaydı.
Kur’an’ın
mu’ciz bir kitap olduğunda herkes müttefiktir.
Ancak bu i’câzın, Kur’an’ın hangi yönünde
olduğu hususu tartışmalıdır. Elbette ki tartışmanın
tüm tarafları onu ilâhî bir kitap olarak kabul
etmektedir. Ne var ki ilâhî kitabın insanları aciz
bırakan yönünün ne olduğunu ortaya koyma
konusunda farklı iddialar seslendirilmiştir. İşte
bu makalenin hedefi, mezkûr iddialardan bir tanesi
olan sarfenin ne olduğunu, tarihini, esaslarını
ve savunucularını tespit etmek; daha sonra eleştirel
bir yaklaşımla söz konusu bu teorinin imkân ve
ihtimallerini tartışmaktır. Tespit edebildiğimiz
kadarıyla, Kur’an ilimlerine dair eserlerin bazılarında
kısaca ele alınan bu mevzu hakkında Mehmet Akif Koç
tarafından yapılmış bir makale
haricinde müstakil herhangi bir çalışma da mevcut
değildir.
İ’câzü’l-Kur’ân’a
Kısa Bir Bakış
“A-c-z”
sülâsî kökünden türetilmiş olan i’câz
kelimesi, gerek İbn Fâris (H.395), gerek
Râğıb el-Isfehânî (H.425) ve gerekse İbn
Manzûr’da (H.711) iki temel mânâyı, “acziyet
ve kudret” anlamlarını ihtiva eden bir çok
farklı mânâya sahiptir.
Burada gerçekten çok ilginç bir tevafuk vardır.
Kelime birbirine zıt iki anlamı taşımakla aslında
mucize ve i’câz’ın da pratik durumunu en güzel
şekilde yansıtmaktadır. Kur’an’ın dil
mucizesi; gücü-kuvveti olmayan bir muhataplar
topluluğuna değil, aksine bu potansiyel açısından
en ileri düzeye sahip insanlar topluluğuna yapılmış
ancak buna rağmen onlar hiçbir şey yapamamışlardır.
Râfiî’ye göre i’câz iki ana hisseden müteşekkildir:
İlki mu’ciz bir şey ortaya koymada beşer gücünün
aciz kalması; ikincisi de bu aczin, zamanın değişmesi
ya da geçmesine bakmayarak, insanda var olmaya devam
etmesidir.
Ebu’l-Bekâ el-Kefevî, bu kavramın terkip
halindeki tanımını veren ilk âlimlerdendir ve ona
göre i’câzü’l-Kur’ân, “Kur’an-ı
Kerim’in, belâğatta beşer gücünü aşması ve
beşeri, bir benzerini getiremeyeceği şekilde aciz bırakmasıdır.”
İşin
ilginç olan tarafı, bu terkibin ya da bu terkibi
ifade eder tarzda i’câz veya mucize kelimelerinin
Kur’an ya da hadislerde olmayışıdır.
Hatta bu kelimelerin sahabe ve tâbiûn sözlerinde
de yer almadığını söylemek abartı olmaz.
Her ne kadar “a-c-z” sülâsî kökünün
muhtelif türevleri yirmi altı defa Kur’an’da geçmiş
olsa da
bunların hiç birisi konumuzla ilgili değildir.
Mucize kelimesini karşılar tarzda Kur’an’da ayet,
burhan,
beyyine,
sultan
ve basîra
kelimeleri kullanılmıştır. O halde bugün çok
yaygın bir biçimde kullanılan i’câz ve mucize
terimleri ilk birkaç asırlık dönemde İslam dünyasında
kullanılıyor değildi. Bunun yerine başka kelimeler
ya da ıstılahlar kullanılmaktaydı. Nitekim konu
hakkında araştırma yapan bazı ilim adamlarına göre
i’câzü’l-Kur’ân sahasındaki ilk çalışmalar,
hicretin üçüncü ya da dördüncü asırlarından
itibaren görülmeye başlanır.
Bu konuda bir çalışma yapmış olan el-Hâlidî’ye
göre bu terimlerin ilk defa ortaya çıktığı dönemler,
hicretin üçüncü asrının ortaları olmalıdır.
Çünkü İ’câzü’l-Kur’ân adında bir
eseri olan Muhammed b. Yezîd el-Vâsitî’nin vefat
tarihi H.306’dır. Nitekim aynı yazarın tespitine
göre halife el-Mütevekkil’in daveti ile İslam’a
giren Ali b. Rabn et-Taberî, ed-Dîn ve’d-Devle
fî İsbâti Nübüvveti Muhammed adında bir eser
kaleme almış ve burada Peygamber’in mucizelerine
dair bir çok bahis açmıştır. H.247-332 yılları
arasında hilâfette kalan el-Mütevekkil eliyle İslam’a
gelmiş bu eski Hıristiyan ilâhîyatçısının, söz
konusu eseri, takriben H.247-332 yılları arasında
yazmış olması gerektiğini söyleyebiliriz. Bu eser
incelendiğinde görülecektir ki Taberî ayet,
nubûet ve galebetü’n-Nebî gibi
ifadeler kullanmasına karşın, aslâ bugünkü anlamıyla
mucize ya da i’câz kelimelerini kullanmamıştır.
Öte
yandan i’câzü’l-Kur’ân sahasında ilk defa
kimlerin kalem oynattığı da tartışmalıdır. İslam
dininin hızla yayılmasının ardından yeni coğrafyalarda
başka din mensupları ile karşı karşıya
gelinmesi, ihtida etmiş bazı kimselerin eski kültürlerini
muhafazası, kendileriyle evlenilmeye izin verilmiş
olan Ehl-i Kitap kadınlarının eski kültür yapılarını
muhafaza etmeleri ve Müseylimetü’l-Kezzâb,
Ahlebe b. Kâ’b, Tuleyha b. Huveylid b. Nevfel el-Esedî,
Secâh bintu Hâris b. Suveyd et-Temîmiyye,
ve Esvedu’l-Ansî
gibi irtidat hareketlerinde önemli rol oynamış şahısların
yanı sıra; Nadr b. Hâris, Abdülkerîm b. Ebi’l-Avcâ,
İshâk b. Tâlut ve Nu’mân b. Münzir gibi mülhitlerin,
Kur’an’ı çelişkilerle dolu bir kitap olarak görmeleri
ya da ona nazirede bulunmaya kalkışmalarıyla
birlikte Kur’an’ın i’câzına yönelik çalışmalar
da başlamıştır. İlk tefsir kitaplarının dil ve
edebiyat unsurlarını öne çıkaran kitaplar olması
da bundandır. İslam dünyasında dış saldırılara
karşı fikrî mücadele vermiş olan
Mu’tezile’nin bu sahada ilk eser yazan grup olması
tabiîdir.
Bilindiği kadarıyla bu konuda ilk defa müstakil
bir eser kaleme alan İbrâhim b. Seyyâr en-Nazzâm
(H.231) ve ardından talebesi Câhız’dır (H.255).
Hatta i’câz konusunda bir çok insan Câhız’ın
ilk müellif olduğunu zikreder.
Kanaatimizce bunun sebebi, Bâkıllânî (H.403),
Zerkeşî (H.794) vd. i’câz yazarlarının Câhız’dan
çok fazla etkilenmiş olmaları ve sık sık ona müracaat
etmeleridir. Kimilerine göre hem Nazzâm hem de Câhız
bu konuda müstakil eser kaleme almamış, sadece yeri
geldikçe bu konulara temas etmiş olup aslında bu
konuda ilk müstakil eser Hattâbî (H.388) tarafından
te’lif edilmiştir.
Oysa Nazzâm hakkında bunu söylemek mümkün ise de
Câhız için doğru olmaz. Çünkü her ne kadar bugüne
ulaşmamış olsa da bizzat Câhız’ın kendisi, bu
konuda Nazmu’l-Kur’ân adında müstakil
bir eser yazdığını söylemektedir.
Kaldı ki bugün elimize ulaşmasa da el-Vâsitî’nin
(H.307) İ’câzü’l-Kur’ân fî Nazmihi ve
Te’lîfihi, Ahmed b. Ali b. Mencur el-İhşidî’nin
(H.326) Nazmu’l-Kur’ân adında eserleri
olduğunu biliyoruz ki bunların hepsi de Hattâbî’den
önce yaşamışlardır.
Mucizeyi inkâr ettikleri söylenen İbnu’r-Râvendî
(vefat tarihi kimi kaynaklarda H.245-250 kimlerinde
ise 298-301 gösterilir) ve Mu’tezilî Îsâ b. Sabîh
el-Murdâr’ın da (H.227), bu konu hakkında ilk
olarak bir şeyler yazması muhtemeledir.
Her halükârda bu çalışmalar hicretin üçüncü
asrından sonra başlamıştır. İ’câzü’l-Kur’ân’ın
altın çağı beşinci asırda başlar ve bu asırda
Ebu’l-Alâ el-Maarrî (M.1057), Şerif el-Murtazâ
(H.436), İbn Hazm (H.456), İbn Sinân el-Hafâcî
gibi âlimler yeni fikirlerle i’câzı anlamaya ve
anlatmaya başlarlar.
Bu asrın en meşhur âlimleri ise Ebu Bekr el-Bakıllânî
ve Abdülkâhir el-Cürcânî’dir (H.471).
Denilebilir ki Kur’an’ın beyânî i’câzı
konusunda daha sonra bu asırdakiler kadar mükemmel
çalışmalar yapılmamıştır.
|