|
KADERİYYE YAHUT MU’TEZİLE
Muhammed ŞERAFÜDDÎN
“Mu’tezile’ye
gelince: Bunların esâsî umdelerini tevhid
meselesi ve Cenâb-ı Hakk’ın ne gibi sıfatlarla
tavsif olunacağı ve hangi sıfatlarla tavsif olunamayacağı
meseleleri teşkil eder. Bu meselelere kadere
ait mebâhisi dahi ilâve edenler vardır
ve aynı zamanda kime mü’min ve kime
fâsık denileceği hakkındaki sözlerin ve vaîde
dair olan meselelerin dahi bunlara ilhak
edildiği görülmektedir.” (İbn Hazm, c. 11, s.
112)
Kaderiyye:
Beşeriyetin fikir tarihi bize gösteriyor
ki, felsefî düşüncelerin önünde kendini gösteren
suallerin biri ve belki birincisi cebir ve ihtiyâr
meselesidir. İrademiz serbest midir? Her istediğimizi
yapmak ve istemediklerimizi bırakmak elimizde midir?
Yoksa yaptıklarımız bir îcâb neticesi midir? Bu
bir meseledir ki, muhtelif asırlarda feylesofları ve
din âlimlerini meşgul etmiştir. Bu gün de ahlâk,
hukuk, kelâm ve umumî
felsefede bu meselenin önümüze çıktığını
görmekteyiz. İslâm âleminde ilk defa olarak bu
meseleyi kurcalamış olan kimsenin Ma’bed el-Cühenî olduğu söyleniyor ki, bu zat, dinî teklifler
karşısında insanın iradesinin serbest olması lâzım
geleceğini, aksi takdirde kulların ahirette ta’zîb
ve ten’îm olunmalarının bir manası kalmayacağını
ileri sürmüştü.
Dinî
naslarda cebri ifade eden âyet ve hadiseler olduğu
gibi, bunların bir çokları da tefvîz ve ihtiyârı
ifade etmektedir. Beşerin hürriyet-i iradesini gösteren
ayetlerle başladığı halde, cebri ifade eden ayetle
hitam bulmuş olan sûre de vardır (İnsan sûresi).
Yunan
feylesoflarından başlayarak Süryanî, Zerdüştî,
Nasrânî âlimlerin zekâlarını ziyaret ettikten
sonra beşerin bu ezelî meselesi Basra’da Hasan
Basrî’nin mihrakında toplanmış olan fikir zıyası
arasında İslâm âleminde de kendini gösterdi.
İslâm’ın
nusûsu, teklifler karşısında beşerin hürriyetini
kabul etmekle beraber, aynı zamanda bu hürriyetin
Allah’ın irade ve meşiyyeti içinde eridiğini ve
bu cüz’î irade şûlesinin Allah’ın iradesi muvâcehesinde
görülmeyecek kadar sönük kaldığını dahi söylediğine
nazaran, ilâhî kudretin önünde cüz’î ve hâdis
olan beşerî kudrete tam bir istiklâl verilmemek İslâm
dininin ruhuna daha muvafık olduğu halde, bu zâtın
beşerin hürriyetini kabul eden meseleyi bir noktadan
nazar-ı itibara alması, kendisinin gayrı İslâmî
bir tesir altında kalmış olduğuna atfolunabilir.
Bunun için diyebiliriz ki, bu yazılarımızın baş
tarafında söylediğimiz veçhile Zerdüşt’ün “Ahuramazda
insanın iradesini kendisine bırakmış ve bundan
dolayı insanın kendi iradesiyle Ehrimen’e
inkıyad ve iltihak etmesi de mümkündür” demiş
olması ve aynı zamanda Ma’bed’in bu fikri
İranlı mezkûr Sensuye’den öğrenmiş
bulunması nazar-ı itibara alınacak olursa, bu adamın
İslâm ruhundan uzaklaşmış olmasının sebebini
anlamış oluruz.
Ma’bed’in
bu meseleyi yalnız bir cihetten düşünmüş olması,
netice itibariyle ezelî mukadderâtı nefyetmesini
istilzam etmişti. Tâbiînden olan bu Ma’bed’in
zamanındaki sahabeden İbn Ömer, bu adamın
kaderi nefyetmekte olduğunu işittiği zaman müteessir
olarak kendisinden teberrî ile bu bâbda Sahîh-i
Müslim’in başındaki birinci hadisi pederi Ömer
b. el-Hattâb’dan rivayet eyledi.
Nefy-i
kader edenlerin başında bulunanlardan bu Ma’bed
ve Dımeşkli Geylân,
bu hususta gulâttan idiler. Bunlar, vukûa
gelmeden evvel kulların fiillerini Cenâb-ı Hakk’ın
bilmediğine kâildirler. Bunların muakkiblerinden Vâsıl
b. Atâ (ö. 131) ve bunun kayınbiraderi Amr
b. Ubeyd, ezelî mukadderâtı küllî düsturlar
halinde kabul ediyorlardı.
Bunlar;
nusûsta vârid olan hayır ve şerrin Allah’ın
takdiriyle olması keyfiyetini mevt ü hayat
vesaire gibi kulların kudretlerinden hariç olan
ef’âl-i ilâhiyyeye atfediyorlardı. Fakat bu küllî
düsturların intibak ettiği cüz’îlerde yani
kulların kendi kudretleriyle iktisap ettikleri hayır
ve şerde takdîr-i ezelî bulunduğunu kabul
etmiyorlardı.
Şehristânî’nin
(Vâsıliyye, c. l, s. 29, ‘İbn Hazm’ kenarı)
ikinci kaidesi hakkındaki sözleri bizim yazdığımız
veçhile anlaşılmak lâzım geldiği gibi Vâsıl’ın
kayınbiraderi ve arkadaşı Amr b. Ubeyd’in
de kaderi, Şehristânî’den nakletmiş olduğumuz
sûretle, yani küllî düsturlar halinde olarak kabul
ettiği Fahr-ı Râzî’nin Tefsîr-i kebîr’inde
(c. l, s. 269, Devlet Matbaası Basması) Hatîb’in
Târîh-i Bağdâd’ından naklen îrâd etmiş olduğu şu hikâyeden
anlaşılmaktadır:
Amr
b. Ubeyd’in
yanına gelenlerden bir zat, Ebû Leheb hakkındaki âyet-i
kerîmenin levh-i-mahfûzda olup olmadığını
kendisinden sormuş ve Amr b. Ubeyd bu sual karşısında,
bu âyetin levh-i mahfûzda mevcut olduğunu, fakat Ebû
Leheb’in şahsına inhisar etmeyerek umumî bir
halde bulunduğunu söylemiştir.
|