|
MU’TEZİLE’DE BİLGİNİN KAYNAĞI VE DEĞERİ
Kenan YAKUBOĞLU
Felsefenin temel
disiplinlerinden biri olarak kabul edilen bilgi
problemi (epistemoloji), ilk çağdan itibaren
entelektüel bilme çabalarının kriterini belirleme
adına bilginin kaynağı, değeri ve bilgimizin dış
dünya gerçekliğini ne ölçüde yansıtabildiği
tartışmalarını kapsayan bir disiplin olarak gelişmiştir.
İslam
düşüncesinde de bilgi problemi daha çok kelâmcıların
ve felsefecilerin tartıştığı bir konu olarak
bilinmekle birlikte; İslamî ilimlerin güvenilir
bilgi temeline dayandırılması gereği açısından
hemen bütün din bilginlerinin yakından
ilgilendikleri bir problemdir.
Hz.
Muhammed’in (A.S.) vefatından sonra problemlerini
dinî metinlere bakarak çözmeye çalışmak
durumunda kalan Müslümanların elinde iki referans
kaynağı bulunuyordu. Bunlardan biri, bütün Müslümanların
tartışmasız kabul ettikleri ve sıkı bir şekilde
korunmakta olan Kur’an metni, diğeri de Hz.
Peygamber’in 23 yıllık peygamberlik hayatı süresince
ortaya koyduğu çözümler, uygulamalar ve sözleri.
Ancak, üzerinde ittifakın söz konusu olduğu
birinci referans kaynağı olarak Kur’an’ın gündelik
problemlerin çözümü konusunda somut öneriler
sunmaması ve ayetlerin farklı yorumlara açık olması
ikinci kaynak olarak Hz. Peygamber’in sünnetini
daha bir önemli hale getirmekteydi. Hz.
Peygamber’in, peygamberliği boyunca çeşitli
topluluklar içinde yaptığı konuşmalar ve Müslümanlara
verdiği öğütler (hadisler) yazılarak muhafaza
edilmediği için sadece duyanların akıllarında
kaldığı kadarıyla bilinmekteydi. Bu da zaman içinde
hangi sözlerin bütünüyle Hz. Peygamber’e ait
olduğu ve bunun nasıl bilinebileceği konusunda yöntem
tartışmalarını ortaya çıkarmıştır. Bu tartışmalar,
özellikle metodoloji (usul) konusunda İslam
bilginlerini; bilginin kaynağı olarak kabul edilen doğru
haber (haber-i sâdık)’in hangi kriterlerlere dayandırılması
gerektiği ve güvenilir bilginin nasıl sağlanacağı
problemi üzerinde yoğunlaşmaya yöneltmiştir. Bu
problem, kelâm başta olmak üzere fıkıh, hadis,
tefsir gibi disiplinlerle ilgilenen bilginler tarafından
farklı açılardan ele alınmıştır.
Öte
yandan, genişleyen İslam coğrafyası üzerindeki
yabancı kültürlerle tanışan Müslümanların,
yeni fikir ve kavramlarla İslam kültürünü
zenginleştirmek için yoğun bir çaba içine
girdikleri ve İslam medeniyetine evrensel bir yorum
kazandırmaya çalıştıkları bilinmektedir.
Entelektüel etkinliği üstün bir değer olarak gören
İslam’ın kutsal kitabı Kur’an’da yaratıcı
mutlak varlık Allah’tan sonra en çok vurgunun
bilgi kavramına yapıldığı düşünülürse;
böyle bir Kitab’ın muhatabı olan Müslümanların
kurduğu medeniyetin,
kendisinden önceki bilgi birikimini de kullanarak –özellikle
X-XIII. Asırlarda- insanlığa büyük kazanımlar sağlaması
beklenen bir olgudur.
Müslüman
bilginlerin geleneksel bilgi etkinliğinin kelâm,
felsefe ve tasavvuf olarak isimlendirilen üç temel
perspektif halinde şekillendiği görülmektedir. İnsanî
bilme alanlarının üzerinde olabildiğince yoğunlaşarak
ortaya konulan söz konusu disiplinlerin her biri
kendi açılarından farklı epistemolojiler ortaya
koymuşlardır. Dolayısıyla İslam dünyasındaki
epistemoloji anlayışı bu üç disiplinin ortaya
koyduğu farklı perspektifler içermektedir. Söz
konusu disiplinler içinde bilgi problemini akılcı
bir perspektif ortaya koyarak ele alan ve felsefeye
yakın bir çizgi izleyen kelâm, İslamî ilimler
sistemi içinde önemli bir yere sahiptir.
Ehl-i
nazar, ehl-i bürhân, ehl-i re’y,
ehl-i istidlâl, ehl-i kıyâs ve ehl-i
te’vîl gibi isimlerle de anılan kelâm
bilginleri, İslam ilimler sistemi içinde akla daha
fazla önem verdikleri için akılcı perspektife
sahip olarak kabul edilmişler ve zaman zaman da ağır
eleştirilere uğramışlardır.
Sistemli
bir İslamî ilim anlamında Mu’tezile bilginleri
tarafından kurulan ve geliştirilen kelâm disiplini,
felsefî fikirlerle beslenen, akla ve mantığa dayalı
bir düşünce sistemi olarak kabul edilmektedir.
Söz konusu felsefî bağın nedeni kelâm
disiplininin Mu’tezile bilginleri tarafından geliştirilmiş
olmasına ve onların da felsefe ile ilişki içinde
bulunmalarına bağlanmaktadır.
İslam
düşüncesinde, özellikle îtikâdî mezhepler
tarihinde önemli bir yere sahip bulunan Mu’tezile
mezhebinin bu ismi nereden aldığı ve nasıl teşekkül
ettiği hususunda farklı görüşler ileri sürülmektedir.
Bir çok kaynakta Mu’tezile’nin kurucusu olarak
kabul edilen Vâsıl b. Atâ’nın (öl. 131/748); mürtekib-i
kebîrenin (büyük günah işleyenin) durumu
konusunda hocası Hasan-ı Basrî’den farklı görüş
ileri sürmesi sonucu hocasının meclisini terk ettiği
için “ayrılanlar” anlamında bu isimle
nitelendirildikleri belirtilmektedir. Başka bir görüşe
göre ise Mu’tezile ismi daha eskilere, Hz. Ali
zamanına kadar götürülmekte; o dönemde çıkan
anlaşmazlıklarda hiç bir tarafı tutmayan tarafsızların
Mu’tezile (tarafsızlar) ismiyle anıldıkları
kaydedilmektedir. Hayatının kırk yılını
Mu’tezile mezhebi içinde geçiren ve daha sonra Eş’ariyye
mezhebinin kurucusu olan Ebu’l-Hasan el-Eş’arî (öl.
324/936); Vâsıl b. Atâ’nın mürtekib-i kebîre
konusunda icmâ-ı ümmete muhalefet ettiği için bu
adla anılmış olduğunu belirtmektedir.
Bütün
bu rivayetler Mu’tezile ezhebinin ortaya çıkışı
konusunda fikir vermekle beraber hangisinin gerçek
neden olduğunu kestirmek oldukça zordur. Ancak bütün
bu görüşlerden iki yönlü izlenim edinilebilir:
Birincisi, Mu’tezile nitelemesinin bu görüşe bağlı
olanlara hasımları tarafından kötüleme amacıyla
verilmiş olduğudur. Çünkü ayrılanlar bölünmeye
yol açmışlar, birliği bozup ayrı fırka olmuşlardır.
İkinci olarak da, alternatif bir siyasal tercihin
Mu’tezile okulunun ortaya çıkmasına zemin hazırladığına
ilişkin görüştür.
Mu’tezile adının yalnız muhalifleri tarafından
kullanıldığını kabul etmek pek mümkün değildir.
Çünkü bu ismin Mu’tezile bilginleri tarafından
da kullanıldığı bilinmektedir.
Diğer taraftan, bazı fikirlerinin siyasal olaylardan
etkilendiği görülmekle birlikte, siyasal bir
alternatifin Mu’tezile disiplininin amacı olarak görülemeyeceği
de açıktır.
Mu’tezile
bilginlerinin kendileri için kullandıkları ehlü’l-adl
ve’t-tevhîd tanımlamasında öne çıkan tevhid
ve adalet
kavramlarının konjonktürel açıdan önemli olduğu
ve Mu’tezile bilginlerinin de bu kavramlara özel
olarak vurgu yaptıkları anlaşılmaktadır.
Tevhid
konusunda Mu’tezile bilginlerinin ortaya koyduğu bu
hassas tavrın konjonktürel açıdan önemli
nedenlerinin bulunduğu, Halku’l-Kur’ân
ve sıfatlar
konusundaki fikirlerin kendiliğinden ortaya çıkmadığı,
İslam’ın tevhid ilkesini Hıristiyanların
itirazlarına karşı koruma kaygısından doğduğu
ifade edilmektedir. Bilindiği gibi Müslümanlar Hıristiyanları
teslis inancından dolayı kâfir olarak
nitelemektedirler. Onlar da Arapça biliyorlardı ve Müslümanların
karşısına Kur’an’daki Hz. İsa’nın kelimetullah
oluşunu kelâmullah’ın ezelî oluşuyla karşılaştırıyorlar
ve şöyle diyorlardı: “Bizde İsa kelimetullah’tır,
sizde de Kur’an logos’tur; yani her ikisi de ezelîdir.”
Dolayısıyla bu konuda Mu’tezile bilginleri tarafından
ortaya konulan hassasiyetin kendi içinde oldukça
haklı nedenleri olduğu görülmektedir.
Öte
yandan Mu’tezile’nin adalet kavramına böylesine
önem vermesinin de özellikle iki amaca dayandığı
söylenebilir:
Birincisi,
Allah’ın mutlak adaleti ve ahlâkî mükemmelliğini
her türlü eksiklik şaibesinden uzak tutmak,
İkincisi
de insanın dinî, ahlâkî vb. yükümlülük ve
sorumluluklarını mantıksal açıdan tutarlı bir
zemin üzerine oturtarak insanın, eylemlerinin yegâne
sorumlusu olduğu anlayışını pekiştirmek.
Mu’tezile
ekolünün rasyonel yaklaşımı, İslam topraklarının
genişlediği ve yabancı inanç ve kültürlerle karşı
karşıya geldiği ilk yüzyıllarda aşırı-sapkın
fikirlere karşı önemli bir savunma mekânizması
geliştirmiş; söz konusu argümanlar daha sonra
ortaya çıkan Ehl-i Sünnet bilginleri tarafından
da önemli ölçüde kullanılmıştır.
|