|
İSLAM’I SADECE KUR’AN’DAN, TARİHİ DE OSMANLI’DAN İBARET ZANNEDEN ACELECİ VE EKSİK BİR BAKIŞ DOLAYISIYLA ZORUNLU BİR TAVZİH
Ahmet YAMAN
Bu kısa yazı, değerli araştırmacı M. Hayri Kırbaşoğlu
tarafından, ilmî müzakere ortamlarında sıklıkla
sergilenen aceleci, fikr-i sabitlerle örülü ve
nezaket özürlü bir tavır üzerine kaleme alınmıştır.
Amacı ise, bu satırların yazarının bir yorumunu
bağlamından kopararak ve kendinden eklemeler yaparak
kamuoyuna yanlış aksettirmesini ve biraz da
istiskalle yaptığı bir değerlendirmesini tashih
etmektir.
İslâmî
İlimler Araştırma Vakfı (İSAV) tarafından 20-21
Aralık 2003 tarihinde İstanbul’da tertiplenen İslâm Hukukunda Metodoloji Problemi konulu tartışmalı ilmî
ihtisas toplantısını tanıtımı sırasında sayın
Kırbaşoğlu şöyle bir not düşmüştür:
“Asıl
sorun Kur’ân-ı Kerîm’in normatif beyanlarıdır.
Recm meselesinde tek tek rivayetleri eleseniz bile
tarihî gerçeği -nerede, neye dayalı olarak?- inkâr
edemezsiniz (Doç. Dr. Ahmet Yaman). {Bir doçent bunu
nasıl söyleyebiliyor? Osmanlı’nın uygulaması ve
bir takım rivayetler sayesinde ‘tarihî gerçek’
haline getirilen recm cezasının -rivayetlerin sıhhat
ve delâlet problemleri bir yana- Kur’ân’a ters düşüp
düşmediğinin hiç umursanmaması, bir hukukçu için
oldukça düşündürücü olsa gerektir.}
Bu
bağlamsız not, durup dururken bizim recm meraklısı
olduğumuz intibâını uyandırmakta ve bunu da sanki
Osmanlı uygulamasıyla temellendirdiğimiz zehâbına
yol açmaktadır.
Diğer taraftan, recm uygulamalarının tarihî
bir gerçeklik olduğu yönündeki tespitimizi
“nerede, neye dayalı olarak?” sorusuyla sorgulayıp
böyle bir gerçekliğin bulunmadığını ima
ederken, söz konusu cezanın Kur’ân’a ters düşüp
düşmediğini de umursamadığımızı dile
getirmektedir.
Tavzih
ve tashih sadedinde burada birkaç hususa kısaca
temas etmek mecburiyeti hasıl olmuş bulunuyor:
1.
Bir hükmün/şeyin İslâm’a âidiyetinin yegâne
ölçütü Kur’ân mıdır?
2.
Bir hükmün/şeyin, Hz. Peygamber’in (s.a.) hayatından
itibaren kopukluk ve aykırılık görülmeksizin
takip eden tarih boyunca hâkim uygulama olarak varlığını
devam ettirmesi bir anlam taşır mı?
3.
Recm uygulaması, sadece bir takım problemli
rivayetler sayesinde mi, yoksa daha ilk nesilden
itibaren daha sonra adına icmâ denecek bir uygulama
birliği ile de mi tarihî gerçeklik haline gelmiştir?
4.
Recm cezası Kur’ân’ın ilgili hükümleriyle çelişmekte
midir?
Bu
soruların kapsamlı cevapları müstakil bir makaleyi
gerektirmekle birlikte, amacımız, konuyla ilgili
etraflı bilgi vermek değil, tavzihte bulunmak olduğundan
şu kadarıyla yetiniyoruz:
A.
Bir hükmün/şeyin İslâm’a aidiyetinin temel
belirleyicisi Kur’ân olmakla birlikte, tek ölçütünün
o olmadığı; bunun yanında beyan görevi bulunan
Hz. Peygamber’in (s.a.) tercih ve tasarrufları
başta olmak üzere, ilk nesilden itibaren ümmetin
fikir birliğinin de “İslâmîlik” kriteri olarak
belirlendiği, bilindiği üzere bir kazıyye-i
muhkemedir. Nitekim sayın Kırbaşoğlu da şu cümleleriyle
bu müsellem yargıya katıldığını ortaya
koymaktadır: “Her şeyden önce uyulması gerekenin
Kur’ân olduğu şek ve şüphe götürmez bir gerçektir.
Ancak bu, vahiy dışında hiçbir bilgi kaynağı
bulunmadığı, bulunsa bile ona tâbi olmak gerekmediği
anlamına gelir mi? Bu soruya müspet cevap vermek pek
mümkün görünmemektedir. Zira Kur’ân’ın lafzî
anlamıyla yetinerek insanlığın karşılaşacağı
bütün meselelerin çözülebileceğini düşünmek
pek sâfiyâne bir yaklaşım olur. Bu yüzdendir ki,
sadece Kur’ân’ın değil, Sünnet’in bile, karşılaşılan
yeni problemlere hazır çözümler sunamadığı dönemlerde,
Kıyâs, İstihsân, Kamu yararı –hatta geçmiş şeriatler
شرع
من قبلنا-
vb. içtihad teknikleri uygulanmak durumunda kalınmıştır.”;
“Hz. Peygamber’i sadece Kur’ân’ı nakleden
biri, bir ‘postacı’ olarak nitelendirmek mümkün
değildir. Elbette Hz. Peygamber’in temel görevi
Kur’ân’ı tebliğ etmektir, ancak doğru anlaşılıp
uygulanmasını sağlamak da bu göreve dahildir.
Tabiatıyla bunu sağlamak için Hz. Peygamber’in
Kur’ân metninde yer almayan bir takım açıklamalarda
bulunması, Kur’ân’ın çeşitli hükümlerinin
nasıl uygulanacağını açıklaması veya bizzat göstermesi
de kaçınılmazdır.”;
“…Hem Kur’ân hem de hadis malzemesi siyer eşliğinde
ele alınmalıdır ki, bu son derece önemli bir
husustur.”
Buradan
hareketle, sünnet ve sîret kaynaklarına, daha genel
bir ifadeyle rivayet malzemesine baktığımızda,
birden fazla uygulama olarak recmin yer aldığını;
Hz. Peygamber’in (s.a.) vefatını takiben Râşid
Halifeler döneminde de söz konusu cezanın gündemde
olduğunu görmemiz bizi düşündürmektedir. Burada
olsa olsa, mezkûr malzemeye ne kadar güvenebileceğimiz
sorusu sorulabilir ki, bunun cevabını da yine sayın
Kırbaşoğlu’nun benimsediği metotla verebiliriz:
“Herhangi bir şeyin ‘Sünnet’ olup olamayacağı,
o konuda Hz. Peygamber’den rivayet edilen hadisin sağlamlığına
bağlıdır. Hz. Peygamber’in bireysel, toplumsal ve
evrensel plânda ortaya koyduğu Sünnet (Model)
konusunda bize bilgi veren hadislerin güvenilir olup
olmadığı ise, Hadis, Fıkıh ve Kelâm âlimlerinin
geliştirip uyguladıkları isnâd ve metin tenkidi
prensiplerinin uygulanmasıyla tespit edilmeye çalışılır.”
Bu
metotlar muvacehesinde konuyu ele alan en son çalışmalar,
yine sayın Kırbaşoğlu’nun da açıkça atıfta
bulunduğu gibi, bu hususta birçok sahih ve hasen
rivayetin bulunduğunu tespit etmişlerdir.
İlgili hadislerden bir kısmının senet ya da metin
yönüyle eleştiriye açık olması gerçeği karşısında
ise, yine sayın Kırbaşoğlu’nun şu cümlesine sığınmak
mümkündür: “Hz. Peygamber’in Kur’ân’ı
yorumu ve ona dayalı içtihadları diyebileceğimiz Sünnet’ini
bize nakleden hadisler içerisinde Kur’ân’a aykırı
ve açıkça yanlış olan rivayetlerin bulunduğunu
öne sürerek Sünneti/Hadisleri tamamen reddetmek de
mantıksızlıktır, çelişkidir.”
B.
Din tamamlanmış olduğuna ve bu tamamlanmış biçimini,
ilk neslin anlayış ve tatbikatında bulabileceğimize/bulduğumuza
göre, tartışmaya konu olan hususun onlar tarafından
algılanış biçimi, birinci derecede önem taşımaktadır.
Üstelik bu algılanış ve uygulanış şeklini
tespit edebileceğimiz yegâne kaynaklar olan ilk
siyer, hadis ve fıkıh eserleri, sanki söz birliği
etmişçesine, muhsan olan zânînin recmle cezalandırılmasında
hemfikirdirler.
Bu fikrin, takip eden tarih boyunca da icmâ
kavramını hatırlatacak ölçüde hâkim olması,
bizce, asla göz ardı edilemeyecek bir anlamı olduğunu
göstermektedir. Hatta, eğer Kâsânî’nin tevâtür
tasnifini dikkate alırsanız, uygulamanın bir
anlamda mütevâtir olduğundan bile
bahsedebilirsiniz. Tevâtürü ikiye ayıran Kâsânî,
itiraz görmeksizin çağ be çağ açıkça amel
edilen, bu sebeple de rivayet lâfızlarıyla nakline
lüzum görülmemiş olan olgunun da mütevâtir olacağını
söylemektedir.
C.
Recm cezasının Kur’ân’a mutabık olduğu veya
ters düştüğü iddiası ise, olaya nereden ve nasıl
baktığınıza göre değişebilecek, dolayısıyla sübjektif
karakter taşıyan bir iddiadır. Böyle olduğu içindir
ki, birçok fakih “hevâ sahibi bir fırka dışında
bütün Müslümanlar bunda ittifak etmiştir”
diyerek, İslâm’ın ilk neslinden itibaren bu cezanın
Kur’ân’a ters addedilmediğini belirtmiştir.
Yani siz ters görürken bir başkası mutabık görebilmektedir.
Hatta
merhum Muhammed Hamidullah’a kulak verirseniz o,
ters düşmesi bir yana, recmin Kur’ânî dayanaklarının
bulunduğunu bile söyleyecektir. “…Evlendikten
sonra zina ederlerse, kölelere özgür kadınlara
verilen cezanın yarısı vardır…Allah sizi aydınlatmak, size öncekilerin yasalarını göstermek
istiyor…” mealindeki 4/Nisâ suresinin 25-26.
ayetlerine düştüğü notta rahmetli Hamidullah bu
dayanağı şöyle bulmaktadır: “Cezanın yarısı
için kronolojik olarak bu ayetten sonra gelen 24/Nûr,
2 ayeti düşünülemez. Burada hiç kuşkusuz daha önce
geçen 15. ayet ve Medine’nin bazı gelenekleri söz
konusu olabilir. Öte yandan 24/Nûr, 2 ayeti özgür
ve evlenmemiş kadınların zina etmesiyle ilgilidir.
Evli bir kadının zina cezası ise, Hz.
Peygamber’in sünnetiyle, Kitab-ı Mukaddes’te de
olduğu gibi recimdir. Bu ceza ikiye bölünemez ki,
zina eden evli köleye uygulanabilsin. ‘Öncekilerin
yasaları’ ifadesiyle kastedilen. Kitab-ı
Mukaddes’tir. Kuşkusuz iki yasa arasında özellikle
evlenilmesi yasak olan kadınlar ve cinsel suçlarla
ilgili konularda büyük benzerlikler var. O ölçüde
ki, Kur’ân’ın eski tanrısal yasayı yeniden gözden
geçirdiği, bazı yönlerden değiştirdiği, bazı yönleri
de aynen geçerli kıldığı söylenebilir. Biz, yakında
geçen 23. ayette bir örnek kaydetmiştik. Bir başka
örnek de, evli kadının Kitab-ı Mukaddes tarafından
recminin öngörülmesidir. (Levililer, XX, 10;
Tesniye, XXII, 21, 24; Yuhanna, VIII, 5) Kur’ân bu
yasadan söz etmiyor, yani bu yasayı kendiliğinden
geçerli hale getiriyor. Nitekim Hz. Muhammed onu her
zaman uygulamıştır. Kur’ân’da buna benzer başka
örnekler de vardır. Hz. Muhammed, Kur’ân tarafından
verilen ve ‘Onların
doğru yoluna uy’ diye buyuran (6/En’ûm, 90)
talimata uyarak geçmiş peygamberlerin yasalarını
uygulamaktan başka bir şey yapmamıştır. Bu
anlamda başka ayetler de vardır…”
Bizim,
“Fıkhî yorum ve çözümlemelerimiz sırasında
metodik tutarlılığımıza özen göstermeliyiz ve
ilk Müslüman nesillerin algılayışını, dolayısıyla
tarihî tecrübeyi atlamamalıyız” tespitimiz esnasında,
orada dile getirilen örneklerden biri olarak recmi
tahlilimizi yanlış anlayıp, bağlamından da
kopararak aksettirmesi, bizi, sayın araştırmacıya
bu cevabı vermeye zorlamıştır. Gerçekten de bir
taraftan “yaşayan sünnet”i tebcil edip
diğer taraftan hoşunuza gitmeyen/çağdaş bulmadığınız
tarihî tecrübeyi yani yaşayan sünneti reddetmek,
vusûlsüzlüğümüzün usûlsüzlüğümüzden
kaynaklandığını bir kere daha göstermektedir.
Son
olarak, müzakere ve tartışma ortamlarında, ayniyle
insan olan üslûbumuzu belirlemede örnek almamız
gerektiğine inandığımız bir tavrı dikkatlere
sunuyoruz: Ebû Hanîfe ile Mâlik, yatsı namazından
sonra Mescid-i Nebî’de otururlar müzakerede
bulunurlardı. Her biri benimsediği görüşü
savunur ama birbirlerini kırmazlardı. Bu hal, aynı
yerde sabah namazını beraberce kılıncaya kadar
devam ederdi.
Kırbaşoğlu,
“İslâm Hukukunda Metodoloji Problemi”, İslâmiyât,
VI/4 (2003), s. 235.
Kırbaşoğlu, İslam
Düşüncesinde Sünnet, Ankara 1993, s. 162.
Kırbaşoğlu,
“Soruşturma”, İslâmiyât, VI/4
(2003), s. 180.
Kırbaşoğlu, İslam
Düşüncesinde Sünnet, s. 96.
Kırbaşoğlu,
“İslam’a Yamanan Sanal Şiddet: Recm ve İrtidat
Meselesi”, İslâmiyât, V/1 (2002), s.
130. Sayın Kırbaşoğlu’nun sık atıfta
bulunduğu Y. Ziya Keskin, recm hadislerini
irdelediği hacimli çalışmasında, bunların
bir kısmının ‘meşhur’ olduğu sonucuna
varmıştır. Bkz. Recm Cezası Ayet ve Hadis
Tahlilleri, İstanbul 2001, s. 320.
[7]
İslam Düşüncesinde Sünnet, s. 164.
Bu tespitin sayın
Kırbaşoğlu tarafından teyidi için bkz., “İslam’a
Yamanan Sanal Şiddet: Recm ve İrtidat
Meselesi”, İslâmiyât, V/1 (2002), s.
126. Mezkûr makalenin tenkidi için bkz., Davut
İltaş, “Yadsınan Gelenek: ‘İslam’a
Yamanan Sanal Şiddet: Recm ve İrtidat
Meselesi’ Yazısı Üzerine Bazı Eleştirel Mülâhazalar”,
Marife, 3/1 (2003), s. 217-227.
Bedâiu’s-Sanâi’
fî Tertîbi’ş-Şerâi’, Beyrut 1986,
7/331.
Örnek olarak
bkz. Şâfiî, el-Üm, Beyrut 1993, 6/181 (Küllü’l-eimme
indenâ raceme); Taberî, Tehzîbu’l-Âsâr,
Mekke 1404, 4/164; İbnü’l-Münzir, Kitabu’l-İcmâ,
Ankara 1983, s. 111; Temîmî, Deâimu’l-İslâm
an Ehli Beyti Rasûlillah aleyhi ve aleyhim
Efdalu’s-Selâm, Kahire 1960, 2/447; Cassâs,
Ahkâmu’l-Kur’ân, Beyrut 1993,
3/377-378; İbn Hazm, el-Muhallâ,
Beyrut 1988, 12/173 (fe emme’l-Ezârika feleysû
min fırakı’l-İslâm feinnehüm kâlû lâ
racme aslen);
İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid,
İstanbul 1985, 2/363 (Fe inne’l-müslimîn ecmeû
alâ enne haddehum erracmu illâ fırka min
ehli’l-ehvâ)
Hamidullah, Aziz Kur’an, çev. Abdülaziz
Hatip- Mahmut Kanık, İstanbul 2003, s. 229-230;
Hamidullah, İslâm’ın Doğuşu, çev.
Murat Çiftkaya, İstanbul 2002, s. 283.
Kırbaşoğlu, İslam
Düşüncesinde Sünnet, s. 19, 153, 190.
Saymerî, Ahbâru
Ebî Hanîfe ve Ashâbih, Beyrut 1976, s. 74
|